| YILMAZ TEKİN
İSTANBUL (DİHA) - Bölge de Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) yürüttüğü operasyonlarda hayatını kaybeden asker anneleri tarafından sarf edilen "Evlatlarımızı vatana feda etmiyoruz" sözlerinin Türkiye'de yeni bir dönemin başlangıcı anlamına geldiğini belirten Gazetece-Yazar Ece Temelkuran "Türkiye'de ölüm kültürünü yükselten ve yücelten bütün bu söylemleri kırabilecek tek bir şey var; O da bir Annenin benim çocuğum niye öldü? Benim çocuğumun ölmemesi mümkün müydü? Daha kaç çocuk ölecek? diye hesap sormaya başlamasıdır" dedi.
Son çıkan kitabı "Ne Anlatayım Ben Sana"'da Türkiye'de 6 yıldır devam eden ve 122 insanın yaşamını yitirmesine neden olan "Ölüm orucu" eylemlerini tutuklu ve hükümlülerin anneleri üzerinden anlatan Ece Temelkuran ile, son kitabı, bölgede yaşanan çatışmalarda yaşamını yitiren asker annelerinin tepkileri ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir" sözleri üzerine konuştuk.
*Son kitabınız da annelerin 'acılarının ortaklaştırması'ndan bahsediyorsunuz. Tam da bunun üzerine asker annelerinin "Evlatlarımızı vatana feda etmiyoruz" feryatları yükseldi. Nasıl değerlendiriyorsunuz annelerin bu tepkisini?
'Ölüm kültürünü yükselten-yücelten bütün söylemleri kırabilecek tek bir şey var; O da bir annenin benim çocuğum niye öldü? Benim çocuğumun ölmemesi mümkün müydü? Daha kaç çocuk ölecek? Bu sorunların çözülmesi için kaç kişinin ölmesi gerekiyor?' diye hesap sormaya başlamasıdır. Asker annelerinin cenazelerde sarf ettiği "Çocuklarımızı vatan feda etmiyor" sözleri ile benim bahsettiğim "acıların ortaklaştırılması" meselesi birbirine denk geliyor. Ben buna seviniyorum, bütün bu şiddetin bir şekilde durma olasılığı var. Meşru bir zeminde sorunların tartışılması için şiddeti ancak anneler durdurabilir. Çünkü bir şehit annesinin söylediği sözleri, 25 yaşındaki bir Türk ya da Kürt erkeği söyleseydi. Ona "Halkı askerlikten soğutmaktan" veya farklı bir suçtan hemen dava açarlardı ve hüküm giyerdi. Ama bir bu sözleri anneler söyledi. Çünkü anneler bu sözlerin bedelini çok öncesinden çok fena ödediler. Kimse bu yüzden hesap sormuyor, soramazlarda.
Bu yüzden anneleri suçlu, terörist veya bölücü olarak görmüyorlar. Suçlu olarak görseler de tehlikeli bir şey yapmış olurlar. Benim esas olarak "acıların ortaklaştırılması" meselesi üzerinden cevabını aradığım şey şu; Hakikatin bir tek dili olabilir mi? Hepimizin ortak bir şekilde sorunlarımızı konuşabileceği, hakikatin sadece anlatıldığı, başka hiçbir şeyin anlatmadığı bir dil olabilir mi? Bu dille acılarımızı ortaklaştırabilir miyiz? Ortak bir bilinç düzlemi kurabilir miyiz? 'Senin acım benim acım, benim acım senin acın' en basit şekliyle söylüyorum. Böyle bir dil kurulursa biz bu ülke için yeni bir damar açarız. Bu ülkenin tüm sorunlarının çözümünü bu damardan ortak bir dil üzerinden çözebiliriz.
*Asker annelerinin bu tepkileri, "toplumsal barış" için yeni bir başlangıç olabilir mi?
Bence iki taraf içinde yeni bir başlangıç olmalıdır. İki tarafın anneleri de kendi taraflarının muktedirlerinden "Benim çocuğum neden öldü" diye hesap sormaya başlamalıdırlar. Evet, ben bunun yeni bir başlangıç olabileceğini düşünüyorum. Ama bu başlangıç, Türkiye'deki yasaklarla, tabularla, engellenmeye çalışılırsa anti-militarist bir hareketin başlaması mümkün olmaz. Acıların ortaklaştırılmaması ile sorunların ortak bir dille çözülmesine giden yol daha baştan tıkanmış olur. Zaten bu ülke damarlar tıkana tıkana çok ciddi bir enfarktüs tehlikesi ile karşı karşıyadır. Memleketin kalbi duracak. Bence bunu hiç görmek istemeyenlerde görüyor. Çok ciddi bir düzlem kayması var.
* 'Düzlem kayması' derken neyi kastediyorsunuz? Örneklendire bilir misiniz?
Lincin normalleştirildiği ve ödüllendirildiği, muhafazakarlığın ortalamanın faşizmle birleşerek, herhangi bir siyasi seçeneğin kalmadığı bir ortam var. Bütün her şey, otopark yeri de dahil olmak üzere; kişisel-kitlesel her şeyin ölümle çözülmesinin geçerli olduğu bir yere doğru gidiyoruz demeyeceğim. Zaten ordayız. Dolayısıyla başka bir seçenek başka bir damar yaratmazsak, insanlığa ülkeye olan vicdani borcumuzu yerine getirmemiş olacağız. Diğer bir konu ise, şimdi bize çok uzak bir ihtimal gibi geliyor. Ama burası Afganistan olabilir. Ülke bölünmesin diye bu kadar hassasiyetler geliştiren, "Çakıl taşımı bile vermem" diyen bir ülkenin, kaç tane insanı öldü? Afganistan böyle olunuyor. Her tarafın bombalanması ile, Afganistan olunmuyor. Önce insanları insanlıktan çıkıyor. Ondan sonra Afganistan olunuyor. Ondan sonra toprak ve ülke insanlara küsüyor. Bu kadar ciddi bir düzlem kayması, ciddi bir tehlike yumağı içinde dolaşırken, ölüm kültürü yukarılara doğru çıkarılıyor. Bu durum bizi daha hızlı bir şekilde Ortadoğu'nun korkunç kaderi ile yüz yüze getiriyor.
*Asker ailelerinin tepkilerine Başbakan "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir" diye yanıt verdi. Bir yazınızda bu durumu "Başbakan'ın bittiği an" olarak nitelendirdiniz…
Evet eleştirdim. Birçok insanda bu konuda sert eleştiriler yaptı. Fakat sonradan dönüp baktığımda, şunu düşündüm; Eleştirilmesi en kolay olanı eleştiriyoruz. Yani bu ülkede bu meseleleri Recep Tayyip Erdoğan başlatmadı. Belki bu bakış açısının tek sahibi de ol değil. Şehit anneleri aynı şeyi başka muktedir iktidar sahiplerine söylemediler. Orduya söylemediler. Bunu sormak lazım. Biz bu işlerin hesabını kimlerden sormalıyız? Sadece Recep Tayyip Erdoğan'dan sormak bana fazla kolay gelmeye başladı.
*Evlat acısı üzerinden çocuklarının ölmesine karşı çıkan asker ailelerinin tepkilerinin hedefi militarizm olabilir mi?
Bu işin bir hedefi var. Kimler olduğunu hem birlikte bulacağız. Hesap sorulacak insanlar kurumlar kimdir. Bunları hep birlikte bulacağız. Ama esas olan durum ise; bu savaşı durdurmak istiyoruz. Kürt sorunun çözmek istiyoruz. Memleketteki siyasi İslam meselesini çözmek istiyoruz. "Bu sorunları çözmek istiyoruz" iradesinin sivil insanlar tarafından, kitlesel olarak dile getirilmesidir.
Kürt sorununda her iki tarafta da militer çözümü kimler yukarı taşıyor ve şiddet yanlısı çözümleri kim dayatıyorsa, bunlardan hesap sormak gerekiyor. Hakikatin dili de bence o zaman ortaya çıkacaktır. Çünkü anneler konuşmaya başlarsa, onların konuştuğu yer sözün anne sütüyle yumuşatıldığı bir yerdir. Hikayelerin olduğu gibi anlatıldığı bir yerdir. Hakikatin diline biraz daha yakın bir yer.
*Son kitabınızda Türkiye'deki cezaevlerinde son on yılda yaşananlar, tecrit ve ölüm oruçlarını cezaevlerindeki tutukluların anneleri üzerinde anlatıyorsunuz. Türkiye açısından kanayan bir yara olan cezaevi sorunu işlediğiniz kitabınıza ne tür tepkiler aldınız?
Kitap sadece ölüm oruçlarında olan insanların annelerine ilişkin yazılmadı. Bu kitap tüm toplumsal sorunların çözümü için "yeni bir dil" önerisidir. Türkiye'nin yaşadığı tüm sorunları için önerilen yeni bir dil. Şimdi bu kitapla ilgili ne ölüm oruçlarını yürüten örgütten nede bu eyleme karşı duran insanlardan, nefret dolu bir tepki almadım. Bu benim karakaşım kara gözüm için değildir. Herkesin bir vicdani meselesi var. Bir şarkı vardı, "Herkesin bir derdi var uyur içinde" diye... İnsanların dertleri de içlerinde uyuyor. Bu dertleri doğru bir şekilde uyandırıldığı zaman konuşma ihtiyacı olduklarını anlıyorlar. Bu çok iyimser bir yaklaşım olabilir. Bazıları için çok naif gelebilir. Eğer naif olmayan tüm yöntemleri denediysek ve elimizde şimdi hiç bir şey yoksa... Farklı bir dille konuşmanın ve farklı yola bakmanın da zamanı gelmiş demektir. Dolayısıyla benim kitapta ölüm oruçları için önerdiğim dil; Türkiye'nin önemli bir sorunu olan "Kürt Sorunu" için de geçerlidir. |