BARIŞIN ŞARTLARI Sıcak çatışmalara sahne olan Ortadoğu’nun demokratikleşmemesi ve Bölge’ye barış gelmemesinin en temel nedenlerinden biri Kürt Sorunu’nun yıllardır çözümsüz bırakılmasıdır. Bu sorun çözüme kavuşmadığı sürece, Bölge’deki Barış girişimleri, sorunları çözme ve istikrar girişimlerinden sonuç almak olası değildir. Bu durumun temel sorumlusu ise, uluslararası ve bölgesel güçlerdir. Çünkü, politikalarını Kürtleri yok sayan Lozan Anlaşmasına dayandıran bölge devletleri, hiçbir zaman Kürtleri bir halk olarak tanımamış ve Kürtlere hep “sopa siyaseti” ile yaklaşmışlardır. Bugün de aynı mantıkla Türkiye, İran ve Suriye devletleri arasında anti-Kürt ittifakı gerçekleşmiştir. Bu politika, bugün gölgedeki çözümsüzlüğün ana nedenini oluşturmuştur. Bu zihniyetin öncülüğünü yapan Türk Devletinin, Kürt halkına dönük baskı, şiddet ve imha politikasının sonucu olarak, bugünkü çatışma ve gerilim ortamı yaratılmıştır. Demokratik çözüm ve barıştan yana gösterilen tüm çabalar ne yazık ki barışı sağlamaya yeterli olmamaktadır. Çünkü, tek taraflı ateşkes ve silah bırakma önerileri ve halkın yasal muhatapları olmadan gerçekleştirilmek istenen çözüm biçimleriyle sonuca ulaşılamaz.
PKK’ nin, 1993, 1995 ve 1998 yıllarında, demokratik çözümün önünü açmak için gerçekleştirdiği tek taraflı ateşkesler barışı sağlamaya yetmedi. Yine Öcalan’ın, 2 Ağustos 1999 yılında yaptığı çağrı sonucu silahlı mücadele, stratejik olarak bırakılarak, gerillalar 6 yıl boyunca sınır dışına çekildi. Mart 2003’ten itibaren, Güney’de kurulan Kürt Federe Devletinin oluşumu, Türkiye, İran ve Suriye tarafından yeni saldırı gerekçesi yapılarak, barış şansı tekrar ortadan kaldırıldı. Başbakan Erdoğan’ın 12 Ağustos 2005 yılında, Diyarbakır’da ki konuşması ve bazı aydınların barışçıl çabaları sonucu olarak; demokratik çözüme ve barışa bir kez daha şans vermek amacıyla, PKK bir aylık bir eylemsizlik süreci ilan etti. Bu süreç, Başbakan’ın sözlerine sahip çıkmaması ve bölgedeki operasyonların artması ile ne yazık ki, tekrar kesintiye uğradı.
Kürt halkı; barışa, kardeşliğe, eşitliğe, özgürlüğe ve demokrasiye susamış bir halk.
Kürt halkı, barışa susamış bir halk olarak, barış umudunu sürekli her fırsatta dile getirdi ve hala da aynı söylemlerinde ısrar ediyor. Kürt halkı barışmak istiyor. Kürt halkı demokrasi istiyor. Kürt halkı önkoşulsuz diyalog istiyor. Kürt halkı ültimatomsuz müzakere istiyor. Kürt halkı Anayasal güvence istiyor. Kürt halkı, her iki tarafta da akan kanın durmasını istiyor. Kürt halkı kendi ülkesinde eşit vatandaşlık istiyor. Kürt halkı parlamentoda temsil hakkı istiyor. Ve Kürt halkı genel siyasi af istiyor… Kürt halkı bu barış isteğinin samimiyetini ortaya koydu ve bu konuda somut adımlar attı. Yaptığı ateşkeslerle, silahların susması ve diyalog yolunun açılması için barışa ciddi bir şans tanıdı. Newroz’ da barış talebini milyonlarla dile getirdi. Kürt halkının bu barış ve kardeşlik çağrılarına Türk yetkililerin cevabı ne oldu peki ? Onlar, Kürt halkını potansiyel "terörist" olarak gördüler ve barış, kardeşlik ve demokrasi çağrılarına barbarca yaklaşımlarla ve saldırılarla yanıt vermeyi sürdürdüler ve hala da sürdürüyorlar. Kürt halkını barış eli hep havada kalıyor. Kürt halkı baskıyla ve şiddetle terbiye edilmeye çalışılıyor. Diyarbakır ve Batman’daki olaylarda, 3 yaşındaki çocuklarda dahil, halka silah sıkılıyor. Şemdinli’de Kürt halkına tuzaklar hazırlanıyor. Savaş uçakları masum halkın üzerinden uçuruluyor. Çeteler yeniden hortlatılıyor. Köyler boşaltılıyor, halk göçe zorlanıyor. Bölgenin 10 bin yıllık tarih , kültür ve doğa mirası olan Hasankeyf yok edilmeye çalışılıyor. Başbakan ise, "Kürt" kelimesini ağzına almaktan adeta korkuyor. Kısacası, barış, kardeşlik ve demokrasi kan kaybediyor. Şiddet, baskı, zulüm ve savaş ise sürekli mevzi kazanmaya devam ediyor. Anlaşılan odur ki, Türk Devletinin, toplumsal barışa ve Kürt Sorununun çözümüne dönük bir politikası yoktur. Yıllardır, "Çözümsüzlük çözümdür" stratejisi ile bütün iç ve dış sorunlarını ötelemeye alışan devlet, yine aynı yanlışa düşüyor. Oysa ki, ülkenin dış sorunlarından çok daha fazla önem sergileyen Kürt Sorununda ise, kaybeden yalnızca TÜRKİYE oluyor. Barış umutlarının tükendiği, savaş çığırtkanlarının savaş baltalarını yeniden sarıldığı bu süreçte, sayısı bir elin parmakları kadar sayılı, sorumluluk sahibi ve sağduyulu Türk aydınları olarak "Silah başına mı?" yoksa "Masa başına mı?" sorusuna yanıt aramak durumundayız. Şimdiye kadar Kürt Sorunu’nda çözümü hep savaşta, ölümde, akan kanda aradık. Geçmişte yaşadığımız 20-25 yıllık kan ve gözyaşı dolu süreç, çözümün savaşla değil, ancak barışla gerçekleşebileceğini bize en acı şekilde gösterdi. Geldiğimiz süreçte “monolog” değil “diyalog” yoluyla Kürt halkının muhatapları ile masa başına oturarak demokrasi ve barış ortamını sağlamamız gerekiyor. Bu barış ortamının oluşması, her iki tarafında bazı şartları gerçekleştirmesine bağlı. Tek taraflı bir barış asla mümkün olamaz. Barış, ancak karşılıklı kabul edilebilecek bir antlaşma çerçevesinde oluşabilir. 80 yıllık Kürt Sorunu’nun çözümünü sağlayacak barış şartları ise şu şekilde sıralanabilir : - Kürt kimliliğinin tanınması ve Türkiyelilik üst kimliği çatısı altında tüm kimliklerin anayasal güvenceye kavuşturulması, - Kürt dili ve kültürü önündeki engellerin kaldırılması, anadilde eğitim hakkı tanınması ve Bölgede Türkçe’nin yanında Kürtçe’nin ikinci resmi dil olarak kabul edilmesi ve bunun yanı sıra diğer azınlıkların kültürel haklarına saygı gösterilmesi, - Düşünce, inanç ve ifade özgürlüğü temelinde serbest siyaset ve örgütlenme hakkının tanınması, anayasa ve yasalarda başta cins ayrımcılığı olmak üzere, tüm toplumsal eşitsizliklerin kaldırılması, -Bir toplumsal uzlaşma projesiyle iki toplumun karşılıklı birbirlerini affederek barışı tesis etmek amacıyla, Öcalan dahil, tüm siyasi tutukluların serbest bırakılması, siyasal ve toplumsal yaşama katılımlarının engellenmemesi, - Köy koruculuğu sisteminin lağvedilmesi ve halkın köylerine geri dönüşü için sosyal ve ekonomik projelerin gerçekleştirilmesi, - Yukarıdaki maddelerin gerçekleşmesine paralel olarak gerillanın, her iki tarafın belirleyeceği bir takvim dahilinde, kademeli olarak silahlarını bırakıp yasal demokratik toplumsal yaşama katılım sürecinin başlatılması. Böyle bir barış antlaşması sayesinde, Türkiye’nin seksen yıldır özlediği barış ve huzur ortamı sağlayabiliriz. Savaşları ancak barışarak yok edebiliriz. Farklılıklarımızı yok sayarak değil, zenginliğimiz olarak kabul ederek ve kucaklayarak barışabiliriz. Türkiye geçmiş otuz yılda, kendini birleştiren değil, bölen duyguların esiri oldu. 1960’lı, 70’li yıllarda ‘komünist-faşist’, 1980’li, 90’lı yıllarda ‘Türkçü-Kürtçü’, ‘dinci-laik’ kamplaşmaları neredeyse 35-40 yılımızı alıp götürdü.
Ben diyorum ki, bir kere de bizi bölen değil birleştiren, yan yana oturtan, eşit ve özgürlükçü duygular topluma hakim olsun.
Hepimiz, kendimizi ve geçmişimizi temize çıkarmak için tarihi bir fırsata dönüştürebiliriz önümüzdeki süreci. Uzlaşmaz ve yok sayıcı çözüm önerilerinden ziyade, daha gerçekçi değerlendirmelerle umudumuzu çoğaltabiliriz.
Birlikte konuşarak, tartışarak ve yaşayarak bu toprakların hepimize yeteceğini artık öğrenmeliyiz.
Paylaşmak, sevgi, yüzleşme, vefa, aşk, cesaret, farkındalık ve itiraf bizi çağırıyor. Bizi bekliyor kucaklaşmanın geç kalmış hasreti…
O zaman, belki o zaman, çocuklarımızın gözlerindeki sorulara karşı vicdan borcumuzu ödeyebiliriz… Hüzünlü ağaçlara, kırgın ırmaklara, küskün uçurumlara, yaralı dağlara, yaslı yağmurlara, rüzgarsız mezarlara, tohumsuz topraklara, çatısız evlere, yakılan köylere, üşüyen yüreğimize, ertelenen aşklara karşı, belki o zaman borcumuzu ödeyebiliriz! Kardeş kanının akmadığı, Barış Analarının ve Şehit Analarının kucaklaştığı, Askerlerin ve Hewallerin birbirlerine mermi yerine karanfil attığı, barışın ve demokrasinin egemen olduğu bir Türkiye’ye, en kısa sürede kavuşmak dileğiyle…..
NİL DEMİRKAZIK ÇOCUK-DER GENEL BAŞKANI |