Biri, “benim adım Mehmet Ağar, ben ne söylediğimi biliyorum”, diğeri “Müslümansanız bana oy vermelisiniz” , öbürü “Ben Atatürk’ün kurduğu partiyim, oyunuzu bana verin” diyor.
Bütün bu partilerin belli simgeleri kullanarak yaptıkları oy avcılığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Hepsinin ülkeyi getirdikleri sonuç ortada. Gece operasyonu ile Emniyet Müdürü değiştirenler; çeteleri, faili meçhul cinayetleri çözemeyenler ; “Kürt Sorunu” kelimesinden köşe bucak kaçanlar; Demokrasi ve İnsan Haklarından öcü gibi korkanlar, bireyin devlet için var olduğunu iddia edenler, şoven Türk milliyetçiliğinin arkasına sığınarak Türkiye’nin iç ve dış siyasetini çökertenler!
30 yıldır süren kan ve gözyaşı dolu sürece barış getirmeyerek, militarizmi savunanlara, çetelerden ve onların uzantısı diğer örgütlerden medet umarak savaş çığırtkanlığı yapanlara, kardeş kanı dökülmesine müdahale etmeyenlere, ülke gerçeklerini görmezlikten gelerek mazlum Kürt halkının acıları üzerine siyaset üretenlere gereken cevabı, bu halk , seçim sandıklarında verecek.
Bütün bu siyasi partilerin içinde öyle bir parti var ki, “sosyal demokrat” kimliğini her fırsatta dile getirmesine rağmen, sosyalist enternasyonale üye olmasına karşın, yaptığı söylemler ile, icraatları ile radikal sağ bir parti sayılan Milliyetçi Hareket Partisi ( MHP ) nin ırkçı anlayışını fazlasıyla aşarak, Türk milliyetçiliğini en fazla savunan parti olarak, parti kimliğiyle çelişkili söylemleriyle, neredeyse tarihe geçmek üzere.
Bu partinin genel başkanı olan Deniz Baykal’ın siyasi geçmişine bir göz atalım: CHP’nin o dönemde genel başkanı olan Ecevit’e karşı çıkıp, onu hizipçilik yapmakla suçlayarak siyasete başladı. Oysa kendisi Ecevit tarafından koalisyon hükümetlerinde iki ayrı bakanlıkta görev almıştı.
Ordu tarafından 12 Eylül 1980 de yapılan ihtilalin ardından bir çok siyasetçi göz altına alınırken, Baykal, önceleri gözetim altına alındı, daha sonra Zincirbozan’a konuk oldu.
Deniz Baykal’ın siyasi hayata ikinci dönüşü 1987 yılında kurulan SODEP ten Antalya milletvekili olarak meclise girmesiyle başladı. Kapatılan eski partilerin üzerindeki yasağın kalkmasıyla CHP’ye geçen Baykal partinin genel başkanlığına seçildi.
1995 te Tansu Çiller’in başkanlığındaki DYP ile koalisyon ortaklığı yapan Baykal, daha sonra bu ortaklığı bozarak desteğini çekti. 1999 da yapılan genel seçimlerde CHP barajı aşamayınca genel başkanlık görevini bıraktı. Ancak bir yıl sonra tekrar genel başkan olarak partinin başına geçti.
Kasım 2002 seçimlerinde, herkes, CHP’den oy patlaması bekliyordu. Koalisyon ortakları ANAP, MHP ve DSP yıpranmıştı. Seçimler yapıldı. Seçimden bir yıl önce kurulan AK Parti tek başına iktidar oldu. CHP ise muhalefet partisi olarak meclise girse de, başarısızlığı ortadaydı. Bu başarısızlık 2004 yapılan yerel seçimlerde de devam etti.
CHP, toplumun tüm kesimlerini kucaklayamadığı için, söylemlerinde samimi olmadığı halk tarafından deşifre olduğu için, sürekli hizipçiliğe oynadığı için, demokrasiye hiçbir zaman sahip çıkmadığı için, “küçük olsun, benim olsun” siyasetini partisinin temel ilkesi yaptığı için Türkiye’de iktidar olma sansını hiçbir dönem elde edemedi.
Bu dönem ise, 2007 de yapılacak genel seçimlerde iktidar ortağı olma hırsıyla ırkçılığa ve milliyetçiliğe oynayarak oy avcılığı yaptığını her fırsatta ortaya koydu. Kürt Sorunu’nu asla kabul etmeyen Baykal, Sorunu “Terör Sorunu” olarak nitelendiren, Kürt kimliğinden rahatsızlığı her fırsatta ortaya koyan, “Türkiye toprakları üzerinde yaşayan herkes Türktür” mantığının ve militarizmin en güçlü savunucusu olarak, yükselen milliyetçilik akımlarından partisi için yer kapma isteğini açıkça belli etti.
Deniz Baykal, Şemdinli’de yaşanan provokasyonun ardından, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı Türk milleti yerine ikame edilemez!.. Türk milleti tanımını kafanın içine sokacaksın!..” diyerek ülkedeki Kürt kimliğini açıkça inkar etti.
Oysa aynı Baykal, 2 Ekim 2002 de partisinin Diyarbakır mitinginde şunları söylüyordu:
“ Türkiye bir ırk devleti değildir, devlet kimsenin etnik kökenini tayin edemez!..SODEP döneminde hazırladığımız Kürt Raporu dikkate alınsaydı, 30 bin insanımız ölmezdi!..”
Yine Baykal’ın, CHP’nin genel başkanı olduğu 1999 yılında, CHP’nin yayınladığı “Demokratikleşme ve İnsan Hakları” raporunda şu ifadeler kullanılıyordu :
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının taşımaları gereken tek ortak kimlik T.C. vatandaşlığı olmalıdır!.. Kürt Sorunu’nun aşılarak Kürt kimliğinin tanınması, iç barışımızın kökleştirilmesi ve demokratikleşme çabamızın en kritik test noktalarından biridir!..”
CHP’nin parti programlarında ise, halen, “Kürt Sorunu”, “kültürel mozaik kavramlarından bahsediliyor. “Cumhuriyet, yurttaşlık kavramının temel öğe alınmasıdır!..” deniyor.
Baykal’ın, bugün geldiği “milliyetçi, ulusalcı” çizgiye herhangi bir yanıt bulmak oldukça zor. Bir zamanlar “evrenselci” çizgide olan Deniz Baykal’ın değişip, “millici” görüşe yanaştığına hepimiz tanık olmaktayız.
Baykal’da ki bu değişiklik, acaba düşüncelerinin farklılaşmasından mı yoksa milliyetçiliğin yükselen değer olmasından mı kaynaklanıyor ?
“Türkiye’de Kürt Sorunu var” diyen ve çözüm için “demokratikleşmeyi” gösteren Başbakan Erdoğan’ı “Teröristlerle siyasi flört içinde olmakla” ve “Ham hayal peşinden koşmakla” suçlayan CHP’nin konuyla ilgili olarak, 1998 yılında hazırladığı raporunda, aynı temel görüş bildirdiği ortaya çıkmıştı. Baykal da, bunun üzerine, “7 yıl önce hukuk sisteminde bu sıkıntı vardı. Şimdi şartlar değişti” savunmasını yaparak bir anlamda kendini aklamaya çalıştı.
Oysa, CHP genel başkanı Deniz Baykal’ın, yaklaşık 20 ay önce yapılan partisinin 30. Olağan Kurultayında kabul edilen bildirgede de, “Kürt Sorunu” dediği ve çözüm için demokrasiyi adres gösterdiği ortaya çıktı. Oy birliği ile kabul edilen bildirgede, Kürt Sorunu’nun çözümüne yönelik partinin öneri ve tespitleri de yer alıyordu.
Parti programındaki “Etnik Duyarlılıklara Demokratik Çözüm” ilkesi temelinde hazırlanan bildirgede, “Devletin ırkı, dini olmaz. Farklılıkların inkarı, ortadan kaldırılması, etnik kimliklerin asimilasyonu kabul edilemez” ifadelerine de yer veriliyordu.
“Kürt Sorunu” na yönelik kalıcı çözüm önerilerini ise Baykal, şu şekilde açıklıyordu :
CHP, Kürt Sorunu’nu, eşit anayasal yurttaşlık, sosyal hukuk devleti, insan hakları, sosyo-ekonomik kalkınma, eşitlik ve özgürlük ilkeleri eşliğinde kalıcı çözüme kavuşturmaya kararlıdır. Aynı devletin yurttaşları olarak, herkesin kimliğine, etnik kökenine, kültürüne, anadiline ve inancına saygı çağdaş toplumların ve gerçek demokrasilerin temel kuralıdır. Partimiz bu kuralı, tüm bölgelerimizde eksiksiz yaşama geçirmeye kararlıdır.”
Bildirgede ayrıca, anadilde eğitimden, koruculuk sisteminin tasfiyesine kadar bir çok konu yer alıyor. Başta anadilde eğitim olmak üzere, görsel ve yazılı yayın alanlarının özgürleştirilmesinin talep ediliyor. Yine aynı bildirgede, OHAL’in kaldırılmasına rağmen, fiili uygulamaların olduğuna dikkat çekiliyor ve bunun her alanda sona erdirilmesi savunuluyor. “Köye Dönüş Projesi” nin eğitim, sağlık ve kırsal alt yapısı sağlanarak derhal yaşama geçirilmesiyle mağdur olan yurttaşların haklarını AİHM’de arama ihtiyaçlarına son verilmesi ayrıca talep ediliyor.
CHP genel başkanı Deniz Baykal, son kurultayda, “ Türkiye’nin bir ırkın devleti, bir kafatası devleti” olmadığını öne sürerek, “kimsenin etnik kökenini tayin etmek, devletin hakkı değildir” diyordu.
Baykal, yine, partisinin Diyarbakır mitinginde, “herkes kendi etnik kökenini ortaya koyarak, onunla iftihar edebilir. Herkes, elbette anasının dilini de öğrenir, konuşur, elbette anasının dilinde radyo da dinler, televizyon da izler, müzikte yapar” söylemlerini dile getiriyordu.
2002 seçimlerinin ardında, barış, sevgi, kardeşlik döneminin başlayacağını savunan Deniz Baykal, “ Şu geçmişi aşmalıyız, geçmişin ipoteğinden kendimizi kurtarmalıyız” diyordu. Bundan sadece 20 ay önce ise, CHP’nin felsefesinin “önce insan” olduğunu vurgulayarak, herkesin eşit olduğunu , kimsenin mezhebi, soyu, ve anadili nedeniyle bir başkasından üstün olamayacağını belirten Baykal, bugün ise ırkçı ve şoven milliyetçi bir ideolojinin baş savunucusu durumundadır.
Bu kadar kısa bir süreçte, bu kadar inanılmaz bir çelişkiye imza atan Baykal ne yapmak istiyor ? Bu sorunun yanıtını kendisinin dahi bildiğini sanmıyorum.
“Önce insan” söyleminin içini de dolduramayan Baykal, hiçbir kesim tarafından samimi olarak algılanamaz.
Birbiri ile bu kadar çelişki ve samimiyetsiz söylemlerini “Baykal Kriterleri” olarak nitelendirsek dahi, bu söylemlerinin istikrarsızlığı gün gibi ortada.
Düşüncelerinde ve eylemlerinde net bir çizgiyi koruyamayan, iç ve dış siyasetle ilgili konulardaki sürekli sapmalarıyla kendi seçmenin bile kafasını karıştıran, güvenilemez, sözüne sadık kalmayan, siyasi söylemlerini günün şartlarına göre sürekli değiştiren, oportünist bir anlayışa sahip, yükselen milliyetçilik söylemlerini iktidar ortağı olmak adına kullanarak oy avcılığı yapan, istikrarsız bir parti liderinin Türkiye’nin iktidarına talip olmasındaki tehlike apaçık ortadadır.
Türkiye'nin onun samimiyetine ne kadar önem verdiğini ve sözüne ne kadar güvendiğini ise 2007 seçimlerinde hep birlikte görüp, yaşayacağız.
NİL DEMİRKAZIK
ÇOCUK-DER GENEL BAŞKANI |