|
Erdal Eren’e*
Büyük bir ciddiyetle ama kukalı saklambaç oynar gibi daldılar hayatın politik oyunlarına. Oynadıkları sokak oyunlarından her birinin art niyetli büyüklerin masabaşlarında tezgahladıkları daha büyük oyunların birer parçası olduğunu anlamadan ebelendiler tek tek...
|
|
|
|
***
Tam bu zamanlar... Aralık yada Ocak.
İnsanın yüzünü bıçak gibi kesen ıslak lodoslar zamanı İzmir’de.
Epeydir, çıplak yakalanan tenlerimizden parçalar, lime lime soğuktan dökülüyor lodos ve yağmurun kardeşliğinde...
Bir duraktan eve gelene kadar bile sırılsıklam olmuş it eniklerine dönüyoruz. Babamın ‘E be oğlum, halinize bakmıyorsunuz, kalkıp memleketi kurtarmaya çalışıyorsunuz’ diye takıldığı zamanlar.
Aslında durum aynen öyle...
Çoluk çocuğuz hepimiz... Memleket derdine düşmüş çocuklar.
On beş, on altı, taş çatlasa on yedi... Onsekizini görenimiz yok henüz.
***
Altımız şişhane olsa da üstümüz hamam... Her birimizin taş gibi parkası var siper edilecek göğüslerimizi sımsıcak tutan.
Şaka değil, herkes çok seviyor parkasını... E parkalarından başka neyi oldu ki benim kuşağımın başında kavak yelleri esen zamanlarında?
Abartmasız az çok politik olan her öğrenci parka giyiyor okulda. Kim bilir belki de kışın o bezdirici soğuklarına tahammülümüz biraz da parkalarımızı giyeceğimiz zamanlar olmalarından.
Açıkca söyleyen yok ama, giyeni beş yüz metre öteden şak diye ‘devrimci’ eden parkaları giymek, içten içe mutluluk veriyor bizlere.
Parkaların üzerimizden yansıyan sevincini bizden küçüklere savuracağımız kışın güneşli havalarını bekliyoruz hep.
***
Her yıl çift gidiş gitmekten, benden iki sınıf geri de kalmış abim yalvarıyor ‘Oğlum ne olur şu kıza bir yüz versen?’
Tam boynunun ortasında belirgin bir beni olan ufak tefek bir kız.
Siyasetle de ilgileniyormuş. Sonradan eylemlerde önlerde belirmeye başladı... Tanıştık, yani siyaseten...
Konuşurken gözlerinde ki ilgi kelimelerin ağzımda bir birine dolanmasına neden olacak kadar sıcak ve çocuksu.
Parka bana çok yakışıyormuş.
Oysa hiç aklımdan geçmiyor sevgili olmak. Zaten öyle bir lüksümüz de yok.
***
Özlediğimiz türden bir hava var o gün... Soğuk ta olsa yağmur yok ya seviniyoruz...
Her zaman ki gibi kapıda tek tek aranıyor öğrenciler... Öylesine.
Müdür ve beş-on öğretmen Atatürk heykelinin önüne toplanmış... Müdür, söylenip duruyor etraftaki öğrencilere ‘kim yaptı bu terbiyesizliği?’
Ne yapılmışsa belli ki çok kızmış... Sinirli sinirli dolanıp dururken, koşarak geliyor hademe, elinde bir fırça ve kova...
‘Çabuk, sil şunu...’
Telaşlı bir ürkeklikle koyuluyor işine hademe.
Heykelin yakınına yaklaştığımızda görüyoruz müdürü delirten durumu. Birileri heykelin üzerinde ki ‘Atam İzindeyiz’de ki Atam’ın üzerine Mahir yazmış... Çok fazla kimse görmeden temizlemek istiyor müdür ‘Mahir İzindeyiz’e dönmüş yazıyı.
Herkesin yüzünde hınzır bir gülüş... Yapılan eylem komik geliyor hepimize.
Bu muzipliğin okulun yatılı öğrencilerinin başının altından çıktığını ise bilen biliyor.
***
Okulun bahçesindeki çam ağaçlarının hışırtıları sınıfın içine ulaşıyor belli belirsiz...
Büyük bir gürültüyle açılıyor sınıfın kapısı. İçeri birileri dalıyor sorgusuz sualsiz. Dersin de tam ortasındayız... İçeri girenlerin sivil olanı yabancı değil, İlçe Emmiyet Amiri. Bir kaç tane de resmi polis...
‘Kimse kımıldamasın...’ .
Elinde otomatik silahlı olan kapının yanında kalıyor, diğer polisler sınıfın köşelerine dağılıyorlar. Bir kaç dakika önce çam ağaçlarının sessiz çırpınışlarına dalıp giden gözlerim şimdi tedirgin.
Saygıyla hocayı selamlıyor amir ‘Kusura bakmayın hocam, kontrol yapacağız’
Başıyla onaylıyor hoca... Elleri göğüs hizasında bağlı, ‘İşinize bakın’ anlamında belli belirsiz bir gülümse var yüzünde.
Sıraların arasında gezinmeye başlayan Emniyet Amiri her yaklaştığı sırada ki öğrencinin yüzüne bakıyor dikkatlice... Arada bir şeyler soruyor öğrencilere.
‘Sen...’
İşaret edilen öğrenci şaşkın, ürkek adımlarla tahtanın önüne gidip bekliyor. Amir sıraların arasında ağır ağır yürümesine devam ediyor...
‘Sen...’ bir başka öğrenciyi işaret ediyor telsiziyle.
‘Ve sen’ ‘Ve’ dediğinde sınıfın diğer öğrencilerinin rahatlamaları hissediliyor. Koca sınıftan üç öğrenci... Sessizce olanları izleyen hocaya dönüyor amir ‘Hocam bunları alıyoruz...’
HK’den Erdinç, HY’ndan Zafer ve Dev Genç’ten ben ortada polisler etrafımızda çıkıyoruz sınıftan.
***
Toplam 15-16 öğrenciyiz okuldan toplanıp getirilen. Karakolun koca bekleme salonundayız... Çok fazla konuşmuyoruz birbirimizle, çok fazla tanışmıyormuşuz gibi...
Amir o gününü bize ayırmış. Tek tek çağırıyor odasına getirilen öğrencileri. Bana sıra geldiğinde öğleden sonrayı buluyor zaman.
Amir’in karşısındayım. Hemen sorulara başlıyor. Çoğu tuzak sorular. Ağzımdan laf almak istiyor, belli. Öyle bağırıp çağırdığı yok ama. Aksine kendimi rahat hissedeceğim kadar iyi davranıyor amir... Resimler gösteriyor. Hepsi okuldan, tanıdık ama tanımıyorum diyorum her defasında. Epey sürüyor bu sorgu, nasihat seansı.
‘Yani konuşmayacaksın, öylemi?’
Masasının altında ki zile basıyor. Basar basmaz kapıda bir vurma sesi ve ardından bir memur kafası uzanıyor içeriye.
‘Atın bunu içeri, bir 2-3 gün beklesin de aklı başına gelsin’. Hala kızgın değil amir.
Kapıda ki polis sıkılarak ‘Efendim Murat’mı?’ diyor sayğıyla.
‘Evet...’
‘Babası burda... sizinle görüşmek istiyor’
***
Saygıyla tanıtıyor kendini babam. Boylu poslu... Beklediğim gibi amir konuşması, giyimi ve saygısıyla ondan çabucak etkileniyor. Ve aynı saygıyla buyur ediyor babamı önünde ki koltuklardan birine. Mesele hakkında bir şeyler öğrenir öğrenmez başlıyor anlatmaya babam... Nasıl bir Atatürkçü aileden geldiğimizi, nasıl cumhuriyetin, vatanın bizim için çok önemli olduğunu, nasıl bizim aileden bütün bu değerlere ihanet edecek kimsenin çıkmayacağını...
İyi konuşuyor babam. Arkadaşlarının iyi hatiptir dediklerinden zaten....
Babama göre daha genç olan amir, babamı saygı ve ilgiyle dinliyor. Ceketinin yakasında ki Atatürk rozetinin ara ara amirin gözlerine takıldığını görebiliyorum... Yani yalan yok.
‘Tamam Fikri bey... Sizin hatırınıza bu seferlik serbest bırakıyorum. Ama gözüm üzerinde olacak. Örgüt mörgüt bağı bulduğum an gözünün yaşına bakmam, ona göre’.
Çıkıyoruz odadan...
***
Paltosunu giyiyor dev bedenine babam. Kapıdan çıkarken çantamı unuttuğumu anımsayıp geri geliyorum. Danışmada ki polis yavaşça alta doğru eğilip çantamı alıyor... Vermeden önce etrafına bakınıyor, bir şey söyleyecek gibi... Sonra çantamdan aldığı defterlerden birinin yapraklarını savuruyor çabucak... Bir bana bir durduğu sayfaya bakıyor az sonra. Bir gün öncesinde okulda yaptığımız pullamadan arta kalanları gösteriyor bana... Defterin arasında unutmuşum.
Sessizce fısıldıyor polis ‘Birşey yapıyorsunuz bari dikkat edin’.
Babam ‘aptal oğlum’ der gibi hafifiçe dokunuyor enseme, başını sallarken...
Karakoldan çıkıyoruz. Çoktan karanlık çökmüş bile... Karakolun önünde ki nöbetçiyi selamlıyor babam.
‘İlikle şu parkanın önünü, birde üşüyüp hasta olma’
Başım önümde sessizce yürüyorum babamın dev bedeninin ardından.
* Bu hafta 13 Aralık’ta parkalı çocuklar zamanından Erdal’ın öldürülüşünün 27 yılı. Erdal’ın apar topar asıldığı tarih, her anımsadığımda 12 Eylül tarihinin kendisinden bile daha yakıcı gelir bana... Darbelerin sorgusuz zamanlarında yaşanabilinecek hukuksuzlukları gösteren sarsıcı acılardan biridir onun başına gelenler...
Son günlerde Erdal ve nicesini kirli hesapları adına türlü şekilde acımasızca kıranlara methiyeler dizme moda oldu yeniden. Utanmadan, yüzleri kızarmadan darbecileri ve yaptıklarını aklamaya çalışıyorlar... Ne demeli ki böyle garipliklere? Haydi aydın, demokrat, insan olmayı beceremediniz, peki hiç mi çocuk olup, oyun oynamadınız siz? Nasıl bir utanmazlıktır ki ‘asmayalım da besleyelim mi’ diyerek çocukları -yanlış yapmış ta olsalar- asmak için çırpınanların günahlarını aklamak için günah işliyor bedenleriniz?
words@bakimurattop.com yeniperspektif.Com |