Gönderen: lawikemetini Tarih: 13.12.2006, 04:51:54 (702 kez okundu) Yazdir Yorum Ekle (Not: Yorum sadece üyeler tarafından yazılabılınır. Yazılan yorumlar yönetim tarafından onaylanmak için beklemeye alınıyor.) |
|
|
Yazı bir tuhaf serüvendir. Bazan bir tek kelime, ya da deyimin peşine takılır, konu, temadan sapar, beyninizden savrulup kayar, bambaşka bir metin çıkar ortaya...
Bazan, öncelikler engeline takılır, asıl yazmak istediğinizi erteler, sonra “demi”, zamanı geçmişlere katılır.
Bugünkü konum, Nobel mükafatıyla, “dünya kalemi” olması gereken Orhan Pamuk’un “politik dönüşü” değildi.
Bu satırların yazarı, Orhan Pamuk’un Nobel’e layık görmesini alkışlayanlardandı. O, geçmişte, TC’deki “insan hakları mücadelesi”nin bazı karelerinde yer almış, altına bomba konarak havaya uçurulmuş “Yeni Gündem” gazetesini İstanbul’da, İstiklal Caddesi’nde satmış, romanlarında namuslu satırlara yer vermiş, batı basınında ırkçı yıkımı anlatmış, daha sonra, bir insanlık dervişi gibi “bir milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü” demişti. Bu çabalarına saygıdan, Nobel’e giden yolu, yarış pisti yerine koyup, “ben bir düellocuyum, sözümden dönmem” havasında, rakip gördüğü Yaşar Kemal’i TC’nin affına sığınmakla suçlamasını da hesaba katmamıştık.
Ama, Nobel’den sonra, yer yüzünün dertlerini dert edinen, acılarının baladını söyleyen “dengbêj” olması gereken Orhan Pamuk değişiyor, bir coğrafyada hala tek ırk söylemiyle yürüyen, “tek etkin güc”ün nefretini, “vatan haini” naraları ve linç hamlesine dönüştürenlerin yaydığı teröre, adeta baş eğiyor, teslim oluyordu. Vahşi öfkeyi yatıştırmak, dahası onları kazanmak istercesine, “artık politika konuşmak istemiyorum” deyip, Nobel mükafatı konuşmasında, “politik” bir ustalıkla, babasının bavulunu, dünyaya dinletiyordu.
Konu aşk hikayeleri, yemek tarifi, karanfilin rengi de olsa, yazarın kağıda düştüğü her harf, kelime, ard arda sıraladığı cümle “politika”dır. “Politika” salt, sahnede nutuk atmak değildir. Hayatın kendisi, bütün insan ilişkileri, üretim ve tüketim de politikadır, çünkü...
O nedenle, çağın tanığı, hele hele Nobel de almış bir yazarın, “artık politika konuşmak istemiyorum” demesi de bir politikaydı. Bugünkü konum olmadığı için üstünde durmak istemiyorum.
Bugün, Türk medyasının, son zamanlarda çarpıtıp, aşağılama malzemesi yaptığı Kürt sosyal hayatının bir kesidi, zaman zaman toplumsal barışın bağı olan “Berdel” konusuna değinmek ve “Berdel”den giderek, Kürtlerde “kadın olgusu”nu işlemeyi istiyordum. Anlaşılan, “Berdel” meselesine yer kalmayacak, yine başka bir güne ertelenecek...
Çünkü, çağımızı kirleten haydut generallerinden biri olan, Şili’nin eski diktatörü Augusto Pinochet’in ölümünden sonra, hakkında, bir kaç söz söylemek istiyorum:
Yer yüzünün her halkı, layığını arayıp bulur, kendisine yakışana tapınır sözünün doğruluğundan hareketle, bazı coğrafyalarda darbeci katiller, işkenceci ve hırsızlar, başlara baş tacı, adları sokak, cadde tabelalarında, okulların duvarlarındaydı.
“Ölünün ardından sevinç olmaz” denir, ama sevinç, bazan “ben insanım” demenin adıydı. Şili halkının insanlık militanları, askeri çetenin başı haydudun ölümünü, sokaklarda kutluyor, şenliğe engel olmak isteyen polisle çatışıyordu. Halkın gazabına karşı cesedi, askeri koruma altına alınıyordu.
Pinochet, Latin Amerika’da, “senin iyiliğin için” diyerek, kendi halkını esir alan, esirlerine işkence eden, toplu mezarlar kazan, köylerini, oranlarını, ekin tarlaları, bağlatı, bahçelerini yakan “çeteci” Generallerin temsilcilerinden biriydi.
“Kibarlık” tertibinden, askeri çetelere “cunta” deniyordu. Kimileri de kendilerini “komite” diye adlandırıyordu. Ama “hepsi vatansever”di. O kadar “vatansever”di ki, halkın parasıyla satın alınmış silahları ona doğrultuyor, “vatan hizmeti” adıyla askerliğe alınmış halk çocuklarını da tetikçi, işkenceci, gardiyan olarak kullanıyor, halkın sırtından yarattıkları cehennemi rejimin başına geçiyorlardı. Buydu, askeri darbeler...
Pinochet, Şili Genelkurmay başkanıydı. 11 Eylül 1973 gecesi, karanlıkta iş gören her haydut ve Mafya çetesi gibi gece yarısı, orduyu halkın oylarıyla seçilmiş Başkan Allende’nin üstüne sürüyor, onu öldürüp kendini cumhurbaşkanı ilan ediyor ve kanlı icraatına başlıyordu.
Bütün ırkçı benzerleri gibi vahşiydi. Güzellik adına ne varsa, her şeye, en başta da kırmızı renge, marşların dışındaki müziğe de düşmandı. Kırmızı rengi yasaklıyor, halk şarkılarını söyleyen müzisyen Jara, gitar çalan parmaklarını postalla ezildikten sonra, öldürülüyordu.
Fakat, “her halk kendisine layık” olanı yapar ya, haydut 17 yıllık diktatörlüğü boyunca, 3 bin kişiye mezar kazmasına 130 bin kişiyi işkenceden geçirmesine rağmen, Şili halkı kendisine yakışan onurla yenilmedi. Teröre karşı direndi. İlk seçimde onu devirdi. Parlamento binasında, katlettiklerinin fotoğraflarından oluşan bir orman yarattı. Cinayetlerin yanında, hırsızlıklarını yüzüne vurdu. Kendisi değil, ama ihtiyar karısı hırsızlıktan tutuklandı.
Alış-veriş yaptığı terörist devletlere toz kondurmayan, katillere dokunmayan batı, bir zamanlar desteklemesine rağmen onu aşağılamaya başladı. İspanyalı bir yargıç, İspanyolları da öldürdüğü gerekçesiyle hakkında dava açınca, gittiği Britanya’da 17 ay göz altında tutuldu. Sonra sağlık gerekçesiyle serbest bırakıldı.
Evet, her halk, “kendine yakışan oranda insan”dır. Varsın “Berdel” konusu bir başka güne kalsın, haydutlar çetesi başının ardından teneke çalan Şili halkını, kucaklamak geliyor içimden...
akahraman61@hotmail.com
| |
|
|
|
|