Gönderen: lawikemetini Tarih: 21.12.2006, 14:27:04 (865 kez okundu) Yazdir Yorum Ekle (Not: Yorum sadece üyeler tarafından yazılabılınır. Yazılan yorumlar yönetim tarafından onaylanmak için beklemeye alınıyor.) |
|

|
‘Benim anladığım sosyalizm tamamen ‘seküler’ bir düşünce biçimidir. Bu düşünce biçiminin merkezinde ‘insan’ var. Bu, benim açımdan, her çağda değişmeden olmaya devam eden bir ‘insan özü’ne göre tanımlayacağımız bir insan değil. Hem kendine tarih ören, hem de ördüğü tarih tarafından biçimlendirilen bir insan. Amaçları, herhangi bir ‘ilahi’ gücün bize hedef koştuğu değil, insanların insanlar için düşündüğü amaçlar, araçlar da öyle -amaca ulaşılacaksa, biz kendi gücümüz ve yetilerimizle ulaşacağız.’
Bu paragraf Murat Belge’nin, Ertuğrul Günay ile Bekaroğlu tarafından açıklanan ‘sol-müslüman’ kimlikli girişim hakkındaki yazısından alındı.
İdris Küçükömer’in yarım bıraktığı düşünce yolculuğuna, ‘ilerici-gerici’, ‘sağcı-solcu’ ikilikleri dışında ‘islam ve sosyalizm’ ikiliği temelinde bakarak, isabetle devam ediyor Murat Belge. Onun yazısında bu ikiliğin kilit sorunu İslam felsefesinden farklı olarak, sosyalizmin ‘seküler’liğidir. Seküler düşünce biçimi ise ‘insanı merkeze’ alır. İslamla sosyalizm arasındaki ayrım çizgisi Murat Belge’ye göre böyle.
Buna katılıyorum. Şu açıklamayla: Murat Belge’nin sözünü ettiği sosyalizm belli ki Marksist öğreti temelinde düşünülen sosyalizm ve onun felsefi materyalizmidir.
‘Değişmez insan özü’nden söz etmiyor Belge. Mükemmel bir Marksist formülle sorunu açıklıyor: ‘Hem kendine tarih ören, hem de ördüğü tarih tarafından biçimlendirilen bir insan’dan söz ediyor.
Benim tartışmaya ekleyeceğim soru şu: Türkiye’de kendisi de insan olan sosyalist, bir düşünsel ve pratik akım olarak hangi kültürel ortamda kendine tarih ördü ve ördüğü tarih tarafından biçimlendirildi?’ Türkiye sosyalizminin ‘seküler’ anlayışının kaynakları nedir?
Batılı sekülarizm, Hıristiyan kültürünün içinden çıktı ve insanı Papa’nın elinden kurtarıp, dünyanın merkezine koydu. Ondan sonra da ördüğü bu tarih tarafından da biçimlendi. Ya biz?
Bizim sosyalist seküler düşüncemiz, İslam kültürünün içinden çıkmadı. İslami objektif idealizmin inkarı anlamında İslami subjektif idealizmin (vahdet-i vücut) diyalektik gelişmesinin sonucu olmadı. Bizim sosyalist seküler düşüncemiz, Kemalist rejim tarafından yaratılan ve iğdiş edilen İslami kültürel gelişmeyle her türlü bağı koparılan, yapay, sığ kültürel ortamda, Batılı seküler düşüncenin kötü bir kopyası olarak biçimlendi. Öyle olduğu için de, ‘ilahi bir gücün’ elinden koparılan insan, dünyanın merkezine oturtulamadı, devletin ilahi gücünün gölgesi haline geldi. Sosyalist seküler düşünce de, Kemalist seküler düşüncenin sıradan bir türü olarak gelişti. Türk sosyalizminin her dönemeçte dönüp dolaşıp ‘laikçileşmesi’ ve ‘ulusalcılaşması’nda, kendi ördüğü bu tarihin, dönüp kendisini biçimlendirmiş olması gibi bir köklü neden yatıyor olsa gerek.
Ekonomi bilimcisi İdris Küçükömer’in bu sorunu sonuna kadar çözümlemedeki başarısızlığında, onun sosyalist seküler düşüncedeki bu felsefi boyutu göremeyişi yatıyor olabilir. Pratik açıdan bu tartışmanın önemi, bir solcunun bir müslümana ‘gel birader bir berber dükkanı kuralım’ der gibi, ortak bir parti kurmasıyla ilgili değil. Fakat, ‘laisizmi yeniden tanımlama’ ihtiyacı ile ilgili. Sosyalistlerin Müslümanlarla diyalogu tam da bu noktada önem kazanıyor. Kemalist yarı-ateist, yarı-dindar eklektik seküler düşüncenin yerine, gerçek seküler düşünce, ateist ile dindar arasındaki felsefi diyalogdan çıkabilir ancak. Kemalist devletçilikten kopan sosyalist ile islami fundamentalizmden kopan Müslüman bu diyalogun temel gücüdür. Türkiye Sünniliği ve Aleviliği, örneğin Şii dünyasıyla kıyaslanmaz biçimde bu diyaloga açıktır çünkü.
‘Aydın’ kategorisine girmeyen (eski TİP tüzüğünün 53. maddesine de itirazım olmuştu ya, her neyse) bizim gibi ‘sabıkalı politika’ insanlarının aklı bu kadarına yetiyor. Gerisi ‘aydınların’ işi.
Not: Bu yazıyı bitirdikten sonra Pirinçlik’te askerlerin çocuk avı sonrası yaşanan olaylar hakkında Diyarbakır Valiliği’nin yaptığı açıklamayla ilgili şu haberi okudum:
‘Şemsettin Yavuzkaplan (16) aniden rahatsızlanarak ve karakola henüz girmeden vefat etmiştir. Adli tıp doktorunun ilk değerlendirmelerine göre maktülün kalp krizinden vefat ettiği anlaşılmıştır.’
‘Kalp krizinden vefat eden maktül’ sözleri ya Kemalist dil ‘devriminin’ yarattığı bir facianın delilidir ya da şemsettin Yavuzkaplan’ın öldürüldüğünün itirafıdır.
‘Maktül’ sözcüğü, ‘katil’, ‘kaatil’, ‘katliam’, ‘kıt’al’ sözcükleriyle aynı kökten gelir. ‘Maktül’, bir kaatil tarafından katledilen insan demektir.
‘Maktül’ belli, ‘kaatil’ kim?
| |
|
|
|
|
 |
Yazdir Yorum Ekle (Not: Yorum sadece üyeler tarafından yazılabılınır. Yazılan yorumlar yönetim tarafından onaylanmak için beklemeye alınıyor.)
| |
|