Türkiye'de, siyasetin bir iç dinamiği olarak, sivil siyasetlerin tamamı iktidarlarını hep askerle paylaştılar. Çünkü bizde siyaset hiçbir zaman meşru bir alan olamadı, hep devletin gölgesinde zanlı durumunda kaldı. Ülkede esas iktidar da, hep devlet odaklı yapıldı.
Nitekim, 2002'den beri iktidarda olan Ak Parti’ye de hep suç işleyebilir diye yaklaşıldı. Parti iktidara geldiğinde programını açıkladı. Ancak iki yıl içinde programında belirttiği projelerde sürekli bir sapma gözlenmeye başladı. Ve Ak Parti, Avrupa Birliğinden müzakere tarihinin alındığı 3 Ekim'den bu yana devletleşmeye başladı. Erdoğan 2005'te Diyarbakır'da “daha fazla demokrasi” istedi. 2006 yazında ise “daha az demokrasi” dedi.
Seçim sürecine girilmesiyle de, AB'yle ilişkide hız kesti, cumhurbaşkanlığına yöneldi ve Terörle Mücadele Yasası'nı çıkardı. Kürt Sorunu’nu görmezlikten gelmeye başladı. İktidarı süresince türbandan-imam hatip’e hep kendi kitlesinin taleplerini dile getiren Ak Parti, gelinen süreçte, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri için, devlete yaklaşma isteğiyle bu taleplere dahi kulağını tıkamaya başladı.
Ak Parti’nin, anti-demokratik uygulamalar karşına çıkabilecek bir güç olmadığı Kürt Sorunu karşısındaki konumuyla ortaya çıktı. Hükümet, iktidarını pekiştirmenin yolunu ordu ile PKK' yi çatıştırmada gördü. Ordu ile PKK' yi çatıştırarak orduyu meşgul edip yıpratacak, darbe alan PKK karşısında ise siyasi, ekonomik rantlar elde edecekti.
Ama uyguladığı bu siyaset ters sonuç verdi. Bu durum hem Ak Parti'ye hizmet etmedi, hem de Ak Parti'yi ordu karşısında oldukça savunmasız bir duruma getirerek orduya teslim olması durumunu ortaya çıkardı. Şimdi ise, Ak Parti, tamamen ordunun emir eri haline gelmiştir. Başbakan’ın Diyarbakır'daki söylemi, aslında, Kürt halkını aldatmaya dönük bir söylemdi. O bir taktikti. Adeta gösterdiği iki yoldan birini, halktan tercih etmesini istiyordu. Bu yollardan biri “militarist” diğeri “demokratik” çözümdü.
Muhafazakâr partileri faşizan partilerden ayıran özellik, hukuk devletiyle olan olumlu ilişkileridir. Muhafazakâr partiler açısından yargının bağımsızlığı ve hukuka siyasetin karışmaması önemlidir. Ak Parti hiçbir zaman devletçi olmadı ama muhafazakârlıkla faşizanlık arasında gidip geldi. İkisine de pas verdi. AB'yle ilişki iyi gittiğinde daha faşizan olan Milli Görüş gömleğini çıkarmış gözüküyordu. Ama seçim dinamikleri devreye girdi ve Ak Parti faşizanlıkla muhafazakârlık arasında bocalamaya başladı.
Oysa, Ak Parti, halktan gelen bir parti olarak devlet yerine vatandaş odaklı bir siyaset yürütebilirdi. Ama o vatandaşın düşünce, gösteri, toplanma gibi haklarını güçlendirecek, etkin vatandaşı yaratacak bir siyaset güdebilecekken, Terörle Mücadele Yasası'yla vatandaşın karşısına çıktı. Çok büyük bir paradoksa imza attı.
Hükümet, bu yasayla, muhafazakâr milliyetçilikten faşizan milliyetçiliğe kaydı. Zaten Ak Parti, bazen aşağıdan gelen milliyetçi söylemle, bazen de yukarıdan gelen otoriter devlet söylemi arasında bir siyaset izledi. Kendi varlığını tehlikeli gördüğü anlarda devlete yöneldi. Türkiye'de siyasetin ekseninde artık otoriterlik ve faşizm var. Ülke, faşizmle otoriterlik arasında sıkıştı kaldı.
Bütün siyasi güçler, devletin resmi söylemini, resmi ideolojisini esas alıyorlar. CHP'nin MHP'yi de aşan bir şekilde milliyetçiliğe sahip çıkması CHP'nin geçmiş gerçeğiyle bağlantılıdır. CHP, Türk devletini oluşturan partidir. CHP'yi ordu oluşturmuştur. CHP sivil bir parti biçiminde oluşmamıştır. Ordunun kurduğu bir partidir. Dolayısıyla CHP'nin nezdinde militarizm, milliyetçilik egemendir.
CHP hâlâ solun siyasi partisi olma rolünü oynamakta ve sol diye bildiğimiz her şeyi mahvetmektedir. Oysa sol parti olmak başka bir şeydir. Sol, milliyetçilikle, militarizmle ve devletle arasına mesafe koyar. Sol, sosyal adalet olgularıyla ilişkilidir. Sol, milliyetçiliğe başvurmadan vatandaş odaklı bir siyaset yapar. Bunların hiçbiri CHP'de yoktur. CHP, “devlet elden gidiyor” korkusundan beslenen otoriter siyaseti temsil ediyor.
Geldiğimiz süreçte, CHP orduyu kışkırtıyor. Bir tür korku siyaseti üreterek, ordunun, Kürt Sorununun demokratik ve barışçıl çözümü karşına dikilmesini ve demokratik güçlerin üzerine yürümesini istemektedir. Sürekli olarak ortamı provoke ederek sahte tehlikeler, sahte çelişkiler üretmektedir.
Türkiye’de, otoriterlik devletin milliyetçiliğidir, faşizanlık da milletin milliyetçiliğidir. MHP ve DYP'nin, milliyetçi duygulara ağırlık veren siyaseti “faşizandır”. Onlar toplumun duygularını tercüme ederler. CHP'nin 'korkuya endekslenmiş, devletin bekasına' odaklanan siyaseti ise “otoriterdir”. Bu siyasi görüş, korkudan beslenen İttihatçı geleneğin bir devamıdır. Ordunun, CHP'nin ve Cumhurbaşkanının bu tür bir siyasi görüşü vardır.
Türkiye'de iktidara gelmek isteyen güç her şeyden önce ordu ile ilişkilerini çok iyi düzenlemeli ve onunla çelişmemelidir. İkincisi, sürekli düşman üretmek zorundadır. Bugün en çok da Kürt halkının demokratik ve barışçıl çözüm istekleri düşman olarak gösteriliyor. Bunun üzerine siyaset yapılarak iktidara gelinmek isteniyor.
Nasıl ki, Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra DSP ve MHP iktidara geldiyse şimdi de Ak Parti iktidarını korumak için, CHP, DYP ve MHP ise iktidara gelmek için Kürt halkına düşmanlık yapan, milliyetçi söylemden beslenen, milli kimlikle gurur duyan faşizan, militarist ve şovenist bir siyaset izliyorlar.
Türkiye'de de toplum arasında egemen olan düşünce :” Biz asker milletiz. Asker olarak doğduk, asker yaşar, asker ölürüz” şeklindedir. Dikkat edersek hemen herkes kendini bir ordu mensubu ya da general olarak görür ve gücünü buradan alır. Onun için Türkiye'de yazarı, aydını, gazetecisi, sendikacısı, partilisi, sivil toplum örgütçüsü bir general gibi konuşur. Hepsinin görüşü otoriter, faşizan ve milliyetçidir.
Türkiye’de, yukarıdan gelen şiddetin yanında, aşağıdan gelen bir şiddet de yaşanıyor şimdi. Devletteki otoriter eğilimler ve şiddet yükselirken, toplumda da faşizan eğilimler ve şiddet yükseliyor. Devletteki otoriter eğilimin yükselmesine en önemli örnek , bu ülkede askerlerin hala eleştirilememesidir. Vicdani retçilere destek verenlerin başına gelenler apaçık ortadadır. Devletteki bazı güçleri eleştiren cumhuriyet savcısına deli muamelesi yapılıp, psikolojisi bozuk denilmiştir. Aşağıdan gelen şiddetin en son örneği ise Kürt gençlerine karşı, üniversitelerdeki linç girişimleridir. Türkiye’de, şiddet fedaisi bir vatandaş türü geliştirilmiştir. Devlet elindeki silahlı gücüyle kendi muhafazasına odaklandıkça, vatandaş da kendi elindeki silahla şiddete başvurmaktadır.
Türkiye’de, dürüst, vicdan sahibi, demokrasiye önem veren bir kesimde vardır. Ama bunlar azınlıkta ve bu çevreler yoğun bir baskı altına alınmış durumdalar. Türkiye'de resmi görüşü dillendirmeyenler yaşam imkânı bulamamaktadır. Milliyetçi diskurun dışına çıkan bir siyasi hareket oluşturmak mümkün değildir. Çıktığınız anda vatan haini durumuna düşersiniz. Asker hâlâ siyasetin içindeyken siyasetin demokratikleşmesi mümkün değildir.
Önümüzde karanlık bir tablo görünüyor. Otoriterlikle faşizanlık arasında sıkışmış bu siyasi tabloda Kürt Sorunu’nda çözüme değil, sertleşmeye doğru gidiliyor. Başbakan'ın, 'alt ve üst kimlik' i telaffuz ettiği, Diyarbakır'a gidip “Kürt Sorunu vardır” dediği bir noktadan çok hızlı bir şekilde Terörle Mücadele Yasası’na dönüşen, sınır ötesi operasyon tehdidi ile devam eden ve “Türkiye’de Kürtlerin hak sorunu yoktur” şeklinde son bulan siyasi yol haritası da bunun en büyük örneğidir .
Geçen hafta Başbakan’ın ABD de telaffuz ettiği “Kürlerin Türkiye’de hak sorunu yoktur” söylemi Kürt meselesinin, Ak Parti’nin önceliği olmadığının bir göstergesidir.. Başbakan’ın önceliği cumhurbaşkanlığı seçimleri ve cumhurbaşkanı olmaya giden yolunda ordudan ve milliyetçi, faşizan söylemlerden geçmesidir. Ak Parti, şimdi bunun için gerekenleri yapıyor. Devletçi, şovenist , otoriter söylemlerle Cumhurbaşkanlığı koltuğuna ulaşmaya çalışıyor.
Daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Türkiye’nin en önemli ulusal çıkarı, toplumsal barışın bir an önce gerçekleştirilmesidir. Demokrasinin ve hukuk devleti olmanın tek şartı budur. Bu ülke şimdiye kadar ulusal çıkarlarına aykırı bir yol izlemiş,
Yıllar yılı Kürt yok, Türk var; Kürt sorunu sanaldır diyerek bir halkın kimliğini ret ve inkar ederek Kürtçe konuşulmasını bile yasaklamış,
Kürt diyeni, Kürdistan diyeni fikir suçundan dolayı hapsedip, içeride hepsine düşman muamelesi yapmış,
Kürtçe isim konulmasını yasaklayıp ve hatta Kürtçe dağ, nehir, köy isimlerini kanun zoruyla değiştirmiş,
'Vatan elden gidiyor, Türkiye bölünecek' söylemleriyle 12 Eylül’ü çağırmış,
Bugün önümüzdeki en büyük sorun olan Kürt sorununu inkar ederek, Doğu ve Güneydoğu’yu yangın yerine çevirip kan ve gözyaşı dolu süreci başlatmış,
Türkiye’yi maddi ve manevi bakımdan çökertip bu bölgelerde iş ve aşa ayrılması gereken kaynakları silaha harcamış,
Yıllarca bu ülkenin aydınlarını düşüncelerinden dolayı hapishane köşelerinde inim inim inletmiş, Kürtlere, onları savunanlara işkence yapmış, dışkı yedirmiş,
İnsan haklarından dem vuran herkesi “bölücü” olarak damgalamıştır.
Ve, bu gün gelinen süreçte de net bir şekilde görülmektedir ki, Türkiye kaybetmektedir.
Onun için Türkiye'deki siyaset kirli bir siyasettir ve ülkenin çıkarlarına aykırıdır. En önemli çözüm yolu siyasetin bu militarizmden ve ordunun güdümünden arındırılmasıdır. Türkiye siyaseti ordunun güdümünden çıkarılmadıkça, bu siyaset demokratikleştirilmedikçe Türkiye'de hiçbir zaman demokratik, özgürlükçü bir toplum gerçekleştirilemez. Türkiye şu ya da bu gücün baskı ve tehditlerinden kurtulamaz.
Bu durumun, Türkiye halkı tarafından çok iyi anlaşılması gerekmektedir. Eğer Türkiye bu kadar borç altında yaşıyorsa, iç ve dış siyasetinde eli kolu bağlıysa, taviz vermek zorunda kalıyorsa, başka ülkelerin güdümünden kurtulamıyorsa nedeni açıktır. Türkiye'deki yoksulluğun, çürümüşlüğün, her türlü ahlaksızlığın, çeteciliğin ve kapkaççılığın ana sorumlusu milliyetçilik, şovenizm kisvesi altına saklanmış Türkiye’nin kaybetmesini isteyen bir kesimdir.
Türkiye'de, bu gün, hangi sorun, hangi çözüm ortaya konulabiliyor? Her şey karma karışık ve muğlâk. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu, neyin bu halkın yararına ya da zararına olduğu bilinemiyor. İnsanların bilinciyle oynanıyor. Bilinci karartılan toplum düşünemez hale getirilmeye çalışılıyor. Bu şekilde, istenilen yöne doğru kanalize edilebiliyor.
Sürekli düşünce üreten kurumlar, aydınlar düşünceyi felç ediyorlar. Türkiye'yi sevenlerin, gerçekten ona bağlı olduğunu söyleyenlerin, vakit geçmeden, bu ülkenin çıkarlar doğrultusunda halkı yönlendirmesi gerekmektedir. Aydınlanmanın gerçekleşebilmesi, demokrasinin Türkiye’ye yerleşebilmesi için artık gerçeklerin ortaya çıkması sağlanmalıdır..
Savaşı, çatışmayı, şiddeti yaratan Kürt halkı değildir. Kürt halkı barış, özgürlük, kardeşlik istemektedir. Kendisinin insan olarak görülmesini, Türk halkına tanınan hakların kendisine de tanınmasını talep etmektedir. Ve bu tanınmadığı müddetçe de Kürt halkı, barışı sağlamak için tüm gücüyle çalışacaktır.
Bu kadar yakılan köylerde sokak ortasında öldürülen insanlar varken, milyonlarca topraklarından sürülen, açlığa, çöplüklere mahkum edilen bir halk, bu kadar yoğun şiddet, baskı, tutuklama ve işkence, hakaret ve linç girişimlerini kabul edebilir mi?
Kürtler onurlu bir halktır. Bu işkenceleri, faili meçhul cinayetleri, yakılan köyleri, sokak ortasında öldürülen Kürt çocuklarını, hakaretleri, katliamları, kendilerine karşı üniversitelerde düzenlenen linç çabalarını nasıl kabul edecektir ?
Bu baskı, şiddet, ret ve imha siyasetine karşı direnmek, barışı ve demokrasiyi istemek onların en doğal hakkıdır. Aynı zamanda, insan olmanın da bir gereğidir.
Türkiye’nin ulusal çıkarlarının “olmazsa olmaz” şartı, Kürt Sorununun toplumsal barış, eşitlik ve demokrasi çerçevesinde çözülmesinden geçmektedir.
Uluslararası çıkarlarının gereği ise, Kürt devleti ile iyi komşuluk ve dostluk ilişkileri kurma yolunda olumlu adımlar atması, sınır ötesi operasyon türü yanlış ve hatalı siyasetlerden vazgeçmesidir.
Çünkü, 20 milyon Kürt nüfusa sahip olan Türkiye ; laik, Arap olmayan, Batı ve demokrasi yanlısı bağımsız bir Kürt Devleti’nin, Türkiye'nin yaranına olacağı gerçeğini artık görmek zorundadır.
NİL DEMİRKAZIK ÇOCUK-DER GENEL BAŞKANI |