Gönderen: lawikemetini Tarih: 03.01.2007, 02:53:59 (893 kez okundu) Yazdir Yorum Ekle (Not: Yorum sadece üyeler tarafından yazılabılınır. Yazılan yorumlar yönetim tarafından onaylanmak için beklemeye alınıyor.) |
|
Korku tapınakları geleneğinde, “düşman” bellenen kişi, dil, ırk, din mensubuna her türlü eza, cefa mubah, “tapınak hukuku”nu da kenara atan hukuksuzluk, “hukuk”tu.
Korkuya tapanlar rejiminde, anayasa, hatta kendilerine yakışanıyla “demokrasi” bile vardı. Anladıkları, bilip ezberledikleri “demokrasi” ise seçimdi.
Tapınak gardiyanlarının koyduğu kurallara uygun ses ve söylemle faaliyet gösteren partiler, tapınak neferi adaylar bile vardı seçimlerde. Bunlar sandığa girip çıkınca “demokrasi”, parlamento da, “demokrasinin vazgeçilmez unsuru” olmuş oluyordu.
Tapınak gardiyanları, “memleket aşkıyla o kadar dolu”, memleket meseleleri o kadar önemliydi ki, Saddam rejiminde olduğu gibi memleket “inek” kendilerini “meme emicileri”ydi.
Parlamento orada dursun, “memleket sevicileri” aralarında, “konsey”ler, “kurullar” oluşturarak, kolları sıvıyor, kardeşçe bir araya geliyor, kararlarını alıyor, sonra “maksat demokrasi var desinler” tertibinden, parlamentoya sunuyorlardı. Parlamenterler de, “çok önemli bir memleket meselesi” üzerinde kafa patlattıklarını göstermek için, karşılıklı konuşuyor, hızlarını alamayanlar sövüşüp, dövüşüyorlardı.
Saddamın demokrasisi böyle işliyordu.
Hatta “demokratik, hukuku devleti” pazarında bir anayasası, anayasanın da, insani bütün hakları, özgürlükleri koruma altına alan, dokunulmaz kılan maddeleri vardı. Ama anayasa korku tapınağı ve tapınağın baş gardiyanı başka yerdeydi. Mafyadan devşirme kiralık katiller, cellat haline getirilmiş asker, polis birliklerinden oluşan “adalet dağıtıcıları” ortalıkta dört dönüyorlardı. Saddam’ın adaleti yürüdükçe köyler alev alev yanıyor, yoldan geçen, evinden alınan, sevdiklerinin koynundan koparılan insanlar “ölü can” oluyordu.
Emekli generallerden biri, Kürtlerle savaş anılarını anlatırken, “ne çok adam öldürdük, ama” naraları atıyor, öbürü böbürlenme yarışından geri kalmamak için “bombalar patlattım ki, tekmil dünya korktu” diyordu.
Herkes onları savaşta biliyordu, ama bazıları için savaş, “ölü soyuculuk”tu. Yaşarsa, ev, araba almak için köylü kadınları, bebek, ihtiyarları kurşundan geçirip ceplerini, bilek ve boyunlarını soyuyorlardı.
Tabii ki her halk gibi her aile de kendine yakışanı oranında insandı. Katillerin, soyguncu ve talancıların aile insaniyeti de kendine yakışan...
Kimileri, “düşmanı dize getirmek için harcanmak üzere”, çavul dayayıp banka soyuyor, medyacılar “sana çok hizmet ettim, ey büyüğüm” diyerek, soyundan pay alıyorlardı. Sıradan insanların, Kürtlerle “savaşta” bildiği soyguncular, katiller, ailelerine armağan olarak sunmak, koleksiyon kurmak amacıyla, öldürülmüş köylülerin kulağını, burnunu kesiyor, koparılmış insan başlarıyla hatıra fotoğrafı çektiriyor, bunları “insaniyetin nişanesi” olarak gösteriyorlardı.
Orta Doğu’nun “korku tapınağı” çemberinde, Saddam’ınki benzeri bol “koyseyli”, çok “kurullu” rejimler bir değil pek çoktur. Ama o idam edildi. Korku tapınağı gardiyanlar sülalesinde bir ilktir bu.
Saddam, ipe giderken, haklı olarak şaşkındı. Haklıydı çünkü, “korku tapınağı” geleneğinde, kanlı entrika, kırım ve kan sesinin hesabı, tapınak gardiyanlarına uzatılan fatura yok, heykellerinin dikilip tapınak yapılması vardı.
Asılan Saddam da olsa, idam insani olmayan, intikam amaçlı bir uygulamadır. Devlet eliyle işlenmiş cinayet...
Bizim görüşümüz böyle de, “iki” de değil, bin yüzlülerin, Saddam’ın idamı vesilesi ile kıvırmalarına, giriştikleri “insaniyet gösterisi” dansına ne denmeli? Bilemiyorum...
Bunlardan bazı rejimlerin gardiyanları, “medeni” görünme pazarında, “biz idam cezasını yasalarımızdan çıkardık, arkadaşlar” deyip ortalıkta dolanıyor, hala yarası kanayan, dumanı tüten kıyım ve kırımların hesabı görülmüş, göz yaşları adaletle yıkanıp temizlenmiş gibi “vicdanlı” rolüne çıkıyor, Saddam’ın ardından göz yaşı döküyorlardı.
Sokakta oynayan bebeklerin, çocukların, yoldan geçen kadınların, evinden alınmış, çocuklarının, sevdiklerinin kucağından koparılmışların mezarı kanarken...
Ve mezarsız kayıpların sayısı bilinmezken, “kadınlar da olsa, çocuklar da olsa gözünün yaşına bakmayacağız” diyenler, başımızda “insaniyet vicdanı” kesiliyorlardı.
Din inancını soyguna, cinayete, yalan ve talana maymuncuk yapan kimileri de “bayram arifesinde idam edildi, ah dinim, vah inancım” sahte göz yaşlarıyla Saddam kana boyadığı bayramları örtüyordu.
Saddam idam edilmekle bir bakıma kurtarıldı. Öteki yönüyle kanlı hesaplar kapatıldı. Kürt soykırımı olan “Enfal” taarruzlarında hangi komşuyla, ne boyutta işbirliği yaptığı aydınlanamadı. “Kimyasal silah” denilen zehirlerin nerede üretildiği, hangi limanda yüklendiği de...
Halepçe’de, “toplu zehirleme” ayini yaptıktan sonra, Birleşmiş Milletler’de kimin ona arka çıkıp savunduğu, “ak, pak, masum” gösterdiği de konuşulamadı.
Ama Saddam’ın kanlarıyla banyo yaptığı insanlar eliyle cezalandırılması, bir bakıma “korku tapınağı” geleneğini alt üst ediyordu.
İdama karşıyız, ama belki bu ceza onun yolunda, izinde yürüyen, sağda solda, fethedilecek zayıf komşu arayan, “Sezar” edalı, “tapınak gardiyanı, fatih karikatürlerine” ders olur diye düşünüyoruz...
Saddam’ın akıbeti, caydırıcı olursa, “fatih” hevesli gardiyanları caydırırsa, katkıdır...
akahraman61@hotmail.com
www.yeniozgurpolitika.org |
|
|
|
|