Zulüm yağmurları ve yangına rağmen, yalan söyleyip, kökünü inkar etmeyen, “ben benim ve buradayım” demeye devam eden Kürtler korkun, korkudan titreyin, ama vaktiniz, gücünüz varsa savulun; yönünü, yanını şaşıran, kendisi de ne zaman, ne attığı bilmeyen Recep, hiddeti, şiddet naralarıyla göründü, geliyor!..
Bir saniye önce dediğini, ardından gelen cümleyle çürütüp yalanlayan, “Türküm” demesi de, Hürriyet gazetesi tarafından, “kendisi Gürcüdür” diye yalanlanan Recep Başbakan, Müslüman”a “İslam” propagandasına çıktığında, ağzının kıyıcığına ırk, ten rengi, dil ayırımı yapmanın “günah” olduğunu söyleyerek “ümmetçiliğin tespihini” çekiyor, yer yüzündeki “tekmil Müslümanların kurtarıcı” pozunu takınıyordu. Ama buhallerinde, soykırımlardan geçmiş, yangınlara atılmış, yüz hiç gülmemiş Kürtlere sıra gelince, “size özgürlük yasak, ezerim ha” diye babalanıyordu.
“Türke Türk propagandası” pazar yerinde ise seğiren dudağında, “ümmetçiliğe” aykırı, ırkçı söylem beliriyor “bayrağımın ayına, yıldızına kurban” narası afiş oluyordu.
“Her halk, layık olduğu kişi ve rejimle yönetilir” sözüne uygun olarak, TC damgalı araziden, birbirini aratmayan diktatörler, ağlatan darbeciler gelip geçti.
Özal’ın “şıngır mıngırlı” şiddet rüzgarlarından sonra, “yeni Dersimler yaşanmayacak” diyen, sonra Kürdistan’ı, baştan başa “1938 Dersim”ine çeviren Yahyaların amcası Süleyman Demirel TC’ye layıktı ki, “ata” münhal olmadığı için ona “baba” dediler. Ecevit’in çekmecesinde çıkan MİT raporunda “katliam düzenleyicisi” olarak geçen Türkeş, “Türk halkı, layığını unutmaz” tertibinden, “siyaset bilgesi” olarak, “anıt kabrinde” yatıyor.
Ecevit, hala dürüst. Altın servetli Erbakan, “hoca efendi...”
Tas tamam 50 (elli) kişiyi idama yollamış, diktatörlük günlerinde işkenceyle öldürülmüş, hapishanelerde süründürülmüş, yurttaşlıktan atılmış, çalışmaktan men edilerek açlığa mahkum edilmişlerin istatistikleri, ala orta yerde duran Kenan Evren, “en saygın Türk büyüğü” olarak, Marmaris’te, huzur içinde resim yapmakla meşgul.
“Mazlum ve masumların tarihi” tanıktır ki bunlar, Kürtleri ağlatarak “vatanseverlik” gösterisine çıktılar.
Ve şimdi Recep, zulüm yağdırarak alkışlı toplayan büyüklerinin izinde, zirvelerine koşuyor. Hem de, boyunu beş karış aşan kin ve ırkçı hırsıyla, ötekilerin başaramadığını başararak Güney Kürdistan fatihi olma sevdalısı olarak...
“Sonu hayra olmayasıcası” demeyin, sakın. Zaten hayrını göremeyecek. Çünkü, Kürt Ghobadi’nin “sarhoş atlar”ı misali, attığı adımların nereye, hangi uçuruma gittiğinin farkında değildi, muhterem. Okuduğu “Hayber Kalesi Cengi” masalının etkisiyle, Amerikan faktörünü, fatih olmaya kalkışan Saddam’ın başına gelenleri de hatırlamıyordu.
Saddam’ın sonu için “idamı oldu bittiye getirildi, bu kabullenemez” diyor, ama onun toplu mezar kazıyıcılığı ve gökten zehir yağdırarak başaramadığını gerçekleştirip, bu şekilde ruhunu şad eyleme tertibinden, Kürtleri yer yüzünden silme hamlesine hazırlanıyordu.
Varsa okumuşluğu “cenk masallarından” ibaret sandığım hazret, evrensel hukukun öngördüğü “ülkelerin içişlerine karışmama” ve “halkların kendi kaderini tayin hakkına saygı” ilkesinden habersizdi.
Onun için, kendini Roma imparatoru Neron yerine koyuyor, Irak’ı mülkü sanıyordu. Irak anayasasında yer alan ilkelere rağmen elini içeriye daldırıp karıştırıyor, bu arada “Kerkük’ün statüsü asla değiştirilemez” deme hakkını kendinde buluyor, Irak’ın bütünlüğü taklasından sonra, “benim Türkmenlerin hakkı” diyor, bu arada hızını kesemiyor “olmazsa olmaz”ını da sevgili tebaaına “güçlü ordumuzla seyirci kalamayız” müjdesi veriyordu.
Amerika’nın denetimindeki İMF ve Dünya Bankasına avuç açarak edindiği krediyle satın alınmış silahlar ve Amerikan bağışıyla ona namlu doğrulttuğunu nereden bildindi, garibim. Kürdistan’ın Amerika için hayati müteffik olduğu da aklında değildi.
Hafıza kaybı sonucu, daha önceki girişimlerin, başa geçirilmiş çuval vakası, Sabah Ketene isimli sabotajcının iş başında yakalanıp öldürüldüğünü, kimilerinin kayıplara karıştığını de hatırlamıyor, Amerikan silahlarıyla Amerika’ya karşı cenk meydanına çıkıyordu.
Recep Başbakan, gözüne kestirip gücüne göre bulduğu Kürdistana “savulun akına geliyorum” narası koyuveriyor, ama “kurtarıcı” olduğu Kıbrıs’ta isyan çıkıyor, kurduğu barikat yerle bir ediliyordu.
Demek ki, “işgal vaziyetleri” çağımızda “zor zenaat”tı. Sonunda kovulmak ya da Saddam akıbetine uğramak, sahip olduğunu kaybetmek de vardı.
Recep’i Amerika ile savaşa itekleyen akıldaneleri, “Kürdistan’da asgari ücret bizdekinin iki katı. İnsanlar özgür ve yüzleri gülüyor. İşgal edelim ki, elimizdekilerin gözü açılmasın” diyorlardı.
Bu akıl tutulmasıydı. Akıl tutulmasına yakalananlar, “vaaz ve irşad timi” dedikleri din kisveli ajanlarla, hasiyet ve insan onuru avına çıkıyorlardı. Hürriyet gazetesine göre, “din timleri”, binlerce evladı “faili meçhul cinayet” batağında yok olmuş, dört bin köyü yakılmış, 4 milyon insanı mültecileşmiş, Kürtlere “vatan sevgisi, yurt savunması azmi” aşılayacak, birlik, sevgi, kardeşlik üzerine nutuk atacak, yani insanlığı anlatacakmış...
Sevdiği öldürülmüş, evi yakılmış, merası, yaylası, tarlası, bağı, bahçesi yasaklanarak, yiyecek ekmeği çalınmış Kürtler, din tacirleri, dolandırıcıların kucağına koşacak mısınız? Vicdanınız, pazarda satılık mal mı?
akahraman61@hotmail.com
www.yeniozgurpolitika.org |