|
Hepimiz Hrant'ız Sevgili dostum, arkadaşım Hrant'ı da vurdular. Her telefon açışta "Şexo, çavayî!" diye sorardı. Ben de "Sax bî keke Hrant, gellek spas" der ve sonra sürdürürdük konuşmamızı. Muhtemelen bu kadardı Hrant'ın Kürtçe'si. Ama o bir dosttu. Dostluğunu hep hissettim. Biliyordum ki; oralarda, İstanbul'da bir Hrant var. Şimdi artık yok, Agos onsuz tatsız, tuzsuz olacak biliyorum. Onun eksikliği hissedilmemeli / hissettirilmemeli. Hrant'a sıkılan kurşun aslında tüm Türkiyeli demokratlara sıkılmıştır, bunun bilinciyle davranmak ve safları daha çok sıkılaştırmak gerek. Zamanıdır. Toprağı bol, ruhu şad, anıları, bıraktıkları ebedi olsun. Hep diyordu ki; "Ermeniler bu ülkeden toprak değil, altında yatacakları mezar yeri kadar bir toprakları olsun istiyorlar". İşte Hrant'ın da artık bir mezar yeri var. Bakalım ne kadar sahip çıkacağız. Bu vesileyle Hrant için birkaç yıl önce yazdığım ve kendisinin de okuduğu ama onu anlattığım için Agos'ta yayınlanmasının şık olmayacağını söylediği aşağıdaki yazıyı onun ardından paylaşıyorum.
Bir türkü vardı.Yıllar önce dinlemiştim. Anımsadığım kadarıyla sözleri şöyle başlıyordu: Bir hışmınan geldi geçti./ Şu dağları deldi geçti.
Belki hışımla değil ama otuz yıl sonra yüreğiyle, inceliği ve vakur duruşuyla gelmişti. Gelmişti ve geçip gitmemişti. Yüreklere oturmuştu Hrant. Yaralı ve sızılı yüreklere yeni acılar katmak, ya da acıları deşmek için değil. Acılarla ortaklaşmak, acılara merhem olmak istemiş gibi. Ve öyle olmuştu da!
Yaklaşık iki, üç yıl kadar önce Diyarbakır'da düzenlenen insan hakları sempozyumunun en renkli siması olarak aramızda bulunmuştu Hrant DİNK. Neleri kaybettiğimizi bir de Hrant'tan dinlemiştik.Yoksulluğu ve yoksunluğu anlatmıştı bize Hrant. Yoksulluğun paylaşılabileceğini, ama ya yoksunluğun. Evet ya yoksunluğun. Asla paylaşılmayacağım, hızla kurtulunması gerektiğini bir kez daha duymak, demek ki Hrant'ın ağzından gerekmişti.
Bırakıp gitmişlerse birileri. Gitmişlerse eğer. Dönebilmelerinin koşulları var mıydı? Dönerlerse eğer nasıl bir yaşam bekliyordu onları. Anlatmıştı işte Hrant. Öyle çok fazla da dink donk etmeden, kırıp dökmeden, çelebice incelikle anlatmıştı dolu salona.
O gün konuşmacı olan bir başka panelistin ifadesiyle, "Kadife eldiven içinde demir bir yumruk gibi" dese de, tam da öyle demeye dilim varmadan, bambaşka bir içtenlik ve duygu yükü ile, güzellikle anlatmıştı derdini/derdimizi Hrant...
İnsanların mekânları, mekânların da insanları yarattığından söz etmişti. İnsansız mekânların kuru ve ruhsuz yapılar olmaktan öteye gidemeyeceğini anımsatmıştı bizlere Hrant.
Yine, azınlık kavramının matah bir şey olmadığını kavratmıştı dinleyenlere. Azınlık diye tabir edilenlerin bu ülkede suyun içinde erimeden kalması gereken buz olarak lanse edilmeye çalışıldığını, oysa bunun mümkün olamayacağını Hrant'ın dilinden duymuştu cümle Diyarbakır.
Ve bize otuz yıl öncesinin Cudi dağı eteklerindeki bir aşiretin, Ermeni Vardo aşiretinin ferdi Nıjdo dayıyı anlatmıştı. Nıjdo dayının Silopi'de ya da Hrant'ın ifadesiyle Silopya'da başlayıp, aile fertleriyle İstanbul, Ermenistan ve sonunda Brüksel'de şekillenen hikâyelerini dinlemiştik Hrant'tan. Cümle alem duymalı Nıjdo'nun ve taallukatının hikâyesini.Pay-laşmalı diyorum. Ve işte Hrant'a sormadan paylaşıyorum.
Nıjdo tüm aşiretiyle yani Mala Miro, Mala Vardo ve Mala Xaço ile birlikte Brüksel'e yerleşir. Herkes kendince bir iş tutar. Nıj-do'ya kalan da ailenin çarşı-Pazar ve mutfak işlerini halletmek olur. Bu vesileyle Nıjdo bir koyun alıp keserek memleketteki gibi et ihtiyaçlarını gidermenin daha uygun olacağına kanaat getirir. Dili döndüğü kadarıyla sorup soruşturur. Epeyce bir zahmetten sonra koyunu satın alır, boynuna da bir ip bağlayarak Brüksel caddelerinde çekiştirmeye başlar. Evde ya da uygun bir yerde kesmek için de otobüse binmesi gerekir. Ama hangi otobüse yönelirse müm-künatı yok, şoför kabul etmez. Oysa Nıjdo dayı bakar ki gelen şık bayanlar yanlarındaki köpekleriyle otobüslere binebiliyorlar. Sonunda dayanamaz Nıjdo ve şoföre hitaben "Allah'a hak reva mı, der. Hav hav vi. Me me no." Otobüsten ümidini kesince eve telefon açıp birinin araçla gelip kendisini almalarını ister. Araç gelir. Koyunun ayakları ve gözlerini bağlayıp, aracın bagajına yerleştirirler. Biraz gittikten sonra da polis durdurur. Kontrol sonucu haklarında işlem yapar. Gerekçe hayvanın özgürlüğünün kısıtlanması ve hayvana işkencedir.
Nıjdo şaşkındır.Ülkesinde insanlara bile bu duyarlılık gösterilmezken Avrupa'da hayvanların hak ihlali gerçekten şaşırtmıştır Nıjdo dayıyı. Belki de Nıjdo ülkesinde kalsaydı yine hak ihlallerine duyarsız kalacaktı. Ama işte Avrupa'nın öğrettikleri de buydu doğrusu.
Sonuç da o panelin Hrant'ın şahsında izleri o denli belleğimde kalmış ki; oturum başkanı çocukluk anılarından söz etmişti. Çocukken Sımak Dargeçit'te sabahları çan, ezan ve yaylıma çıkan hayvanların sesleriyle uyandığını ama yıllar sonra artık yetişkin biri olarak tekrar Dargeçit'e gittiğinde ezan ve hayvan seslerini duyduğunu çan seslerininse artık yok olduğunu fark etmişti. Yitirilen buydu işte. Sesler de yitmişti işte, giden, yi-ten sesin sahipleriyle birlikte.
Ama birileri hiç değilse bundan sonrasının yitip gitmemesi için anlatmalıydı. Anlatan da Hrant olmuştu o gün. Su çatlağını bulmuştu. Hem de bulması gereken yerde. Yoksulluğa da, yoksunluğa da tahammülü olmayan Diyarbakır'da.
Bu gün neredeyse üç yıla yakın aradan sonra o günleri neden anımsadım .Onu da paylaşayım. Hrant Dink'i ve gazetesi Agos'u yıllardır tanır, bilirim. Daha kendisiyle tanışmadan Agos'la tanışmıştım. Hemşehrim, mahallelim ve de dostum Mıgırdiç Margos-yan beni Agos'a abone etmişti. Neredeyse 7 yıla yakındır kesintisiz bana gelir Agos. Agos'u okumak izlemek artık bir alışkanlık olmuştur bende.
Ama bu günlerde Agos'un ve Hrant'ın etrafında çoraplar örmeye çalışıyor birileri. Bilinmeli ki, Hrant Dink yalnız değildir. Hrant bizdir, biz de Hrant...
Çünkü Diyarbakır'da bir sokağın adıdır Dink... |