BESE ŞİMAL
Bir grup kadın arkadaş ile oturmuş Roj TV’yi izliyoruz. Baki Gül ‘Türkiye Barışını Arıyor’ konferansından kesitler sunuyor, yorumlar alıyor. Bu defa her zamankinden daha heyecanlı, coşkulu ve canlı görünüyor. Bir arkadaş “Baki’yi barış heyecanı sarmış” diyor. Diğeri arkasından ekliyor, “Barış zaten heyecandır, barışı konuşmak, barışı tartışmak heyecan yaşamaktır ve heyecan yaratmaktır.”
Programı da arkadaşları da dinlemeye çalışıyorum. Hepimiz zar zor ısıtan yarı bozuk bir sobanın başında kümelenmişiz. Dışarıda ise kar inceden inceye yağmaya devam ediyor. Yağışlı olmasına rağmen hava biraz ayaz. Soğuğa kimsenin aldırdığı yok, barış tartışmaları herkesin içini ısıtmışa benziyor.
Program ilerledikçe bizim tartışma ve yorumlarımız da alevleniyor. “Konferansın somut bir örgütlülüğe kavuşturulması iyi olmuş, kurumlaşıp dalga dalga yayılmazsa süreklileşemez ve etkili olamaz” diyorum. N. arkadaş, “Doğru, bir de sanıyorum bu düzeyde bir barış konferansı Türkiye tarihinde ilktir. Ne ilginç değil mi? Türkiye’de birçok ilki özgürlük mücadelesi gerçekleştirdi.” Bu defa değerlendirmesini genelleştirerek “Demek ki özgürlük tüm ilklerin anasıdır” diyor.
K. arkadaş geldiğinden beri pür dikkat kesilmiş değerlendirmeleri kaçırmamaya çalışıyor. Birden o da sandalyesini hafiften bize doğru kaydırarak ucundan tartışmalara katılıyor. “Hani” diyerek başlıyor, “Hani konferans bileşimini barış meclisi biçiminde ele almışlar ya diyorum ki bütün kadınlar doğal bir barış meclisi olarak sürece katılım sağlasalar müthiş gelişmeler olur. Kadınlar konferansı süreklileşen bir barış kampanyasına dönüştürebilseler her yere barış akar. İşte o zaman gerçek barış, yüzünü gösterir. Kadınsız barış, barış olur mu?” P. araya girerek, “Tabii her şey tartışıp karar almakla bitmiyor, kararları uygulamaya geçirecek etkili bir mücadele olmazsa fazla bir pratik değeri de olmuyor. Gerçekten kadının karar ve mücadele sürecine katılımı çok önemli. Kadın mücadelesini yükseltmezse çözüm sürecini geliştirmek çok zor. Nedense bu son süreçte sanki kadınlar biraz pasif ve edilgen kaldı. Aktivite düştü. Oysa nerede küçük bir kadın örgütlülüğü varsa orada müthiş bir barış hareketi gelişebilmeli değil mi? Bazen kendimize hayret ediyorum, hem kadınlar olarak bu kadar toplumsal sahadan ve yaşamın her alanından dıştalanacağız ve her türden ayrımcılığa tabi tutulacağız, aşağılanacağız ve hem de ortaya çıkan muazzam mücadele ve özgürlük imkanlarını çok etkili kullanamayacağız.”
Tam o sırada Yaşar Kemal’in konuşmasından bir pasaj geçiyor, “Ya gerçek bir demokrasi ya da hiç! Ya gerçek bir demokrasi ya da hiç! Ya gerçek bir demokrasi ya da hiç!” Tam üç defa aynı cümleyi tekrarlıyor Yaşar Kemal. İlginç bir refleksle birden hepimiz “Evet! Ya gerçek bir demokrasi ya da hiç!” diyoruz.
Bu söz aslında konferansın amacını ve sonucunu özetliyor. Gerçek, üst üste tekrarlanan o cümlede gizleniyor. Türkiye aslında demokrasiyi kaybettiği an barışını da kaybediyor. Şimdi barışını bulması için öncelikle demokrasiyi bulması ve onu yeşertmesi, büyütmesi gerekiyor. Barış yer altına çekilen demokrasinin yüreğinde takılı kalmış ve tekrardan yeryüzüne çıkmayı bekliyor.
Hepimiz Yaşar Kemal’i dinleyip bunları düşünürken birden günün subayı, bir elinde telsiz diğer elinde radyoyla içeri giriyor. Üzgün görünüyor. Ne oldu diyerek ona dönüyoruz; “Sormayın radyodan haberleri dinledim. Yine iki kadın namus adına öldürülmüş” diyor. Birden hepimiz durgunlaşıyoruz. Bütün ifadelere bir parça hüzün siniyor. Adeta iki duygu arasında sıkışıp kalıyoruz. Giderek konferans havasının yaydığı sıcaklık yerini kasvetli bir havaya bırakıyor.
S. ani bir refleksle “Namus cinayetiymiş, bu namussuzluktur” diyor. C. devamını getirmeyi ihmal etmiyor, “Erkek kendi namussuzluğuna ölü kadın bedenini maske yapıyor. Madem o kadar namuslusun seni kötürümleştiren devlet sistemine karşı mücadele et! Sistem senin bütün namusuna el koymuş. Git o zaman git ve namusunu kurtar! Hani toplumda bir söz var, derler ya eşeğini dövemeyen semerini dövermiş. Şimdi bu erkeklerin de yaptığı budur.”
Birkaç saat içerisinde yaşadıklarımdan oldukça etkilenmiş, birbirinden farklı ama iç içe geçmiş duygu karmaşası içinde gidip geliyorum. İşte(!) diyorum kendi kendime barış, demokrasi, özgürlük, umut, savaş, şiddet, acı, gözyaşı, sözde namus cinayeti… mevcut yaşamın söze fazla yer vermeyen özeti…
Savaş- şiddet olmasaydı Türkiye bugün barışını arıyor olur muydu? Savaş- şiddet olmasaydı bugün kadınlar kurbanlık koyun gibi boğazlanır mıydı?
Kadını namus gören ve vuran anlayış savaşın-şiddetin yarattığı anlayıştır. Ve bu anlayış sürekli savaştan beslenerek kendisini üretiyor. Demokrasiden, barıştan, özgürlükten, eşitlikten, kadından korkuyor. İnanıyorum ki, Kadın sarıldıkça demokrasiye, barışa, özgürlüğe bu anlayış kendi kendisini vuracaktır.
www.yeniozgurpolitika.org |