MHP’nin baraja takıldığı son milletvekili seçimlerinden bu yana, MHP bağlamında telaffuz edilen “kurt, köpek” üzerine söylenmiş onca deyim ve atasözü neredeyse unutulmuşken, birileri düğmeye bastı ve geçmişin “eli kanlı itleri” nin zincirleri yine çözüldü…
2005 yılında “Kürt Sorunu”nun sadece Türkiye’nin sorunu değil, bir dünya sorunu olarak gündeme yerleşmesi,Türkiye’de ki Kürt halkının haklı talepleri ve Mesut Barzani Başkanlığında kurulan Kürt Devleti’nin Türkiye çıkarları açısından ortaya çıkardığı hoşnutsuzluğu ve olası riskleri gidermek için, yaşamın karşısına ölümü çıkarmak üzere, yılların kana susamışlığını sokaklara dökmek amacıyla “Milli katiller” yine iş başında..
Düşmansız yaşayamayan, barışın savunulduğu her alanda adeta nefesi daralan, savaş rantçıları “devlet ve bayrak” histerisiyle yanıp tutuşmaya başladılar.
Ülkesini seven sağ duyu sahibi bütün demokrat insanların, son 30 yılın kirli savaşının yaralarını sarmak için bunca çaba gösterdikleri bir dönemde, Türkiye’yi dini ve etnik ayrımcılık yaparak olası bir iç savaşa sürükleme çabası içindeki bu zincirlerinden boşanmış kudurganlık hasreti acaba neyin nesi ?
“Bayrak inmez, ezan dinmez, vatan bölünmez”, “Ya sev ya terk et” söyleminin ardında çeteler yaratan, yaşlı, kadın, çocuk demeden insanları katleden bütün şerefsizleri, “şerefli insanlar” ilan edenlerin bu duyarsızlığı ve sorumsuzluğu kimler tarafından yönetiliyor?
19 Eylül 1930 tarihli Milliyet gazetesinde ülkücülerin fikir babası Esat Bozkurt şöyle diyor : “Türk bu memleketin yegane efendisi, yegane sahibidir. Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakkı vardır; hizmetçi olma, köle olma hakkı. Dost ve düşman dağlar bunu böyle bilsinler”…
Bugünlerde, ırkçılık ve faşizm, pop-milliyetçiliğe tahvil edilip her şey hasır altı edilmişken, bazı “derin güçler” eli kanlı dinci-ülkücüleri öne çıkarmak için yeniden düğmeye bastılar.
Akıldışı, militarist-şovenizm ideolojisi pompalayan bu “derin güçler” devleti yüceltip, toplumu ve insanı aşağılayıp, değersizleştirirken, kendilerinin her türlü hukuksuzluğunu da devletin derin çıkarları, vatanın devletin kutsiyeti arkasına gizlediler.
Vatanseverlik ve dindarlık maskesi altında, kudurmuş bir kitle, talan ve yalan düzeninin tetikçiliğini yapan faşistler, bu uşaklık görevlerinin karşılığı olarak dün, çek-senet mafyası idi, bugün ise uyuşturucu babası, ihale zengini, medya patronudurlar.
%3 oy oranıyla, iktidara ortak olup, devlet içinde kadrolaşan bu kapıkulları bu ülkenin yoksulluğunun, dış borçlarının, eğitimsizliğinin, sağlıksızlığının, rüşvetin, ahlaksızlığın, çarpıklığın, çürümüşlüğün de sorumlularıdır.
“Devlete biz sahip çıkıyoruz” diyerek, Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Doğan Öz’ü, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul’u, Hacettepe Üniversitesi öğretim görevlisi Doç.Dr. Bedrettin Cömert’i, Milliyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi’yi, Danıştay üyesi Mustafa Özbilgin’i daha bir çok gazeteci, aydın ve düşünürü katledenler, Musa Anter, Vedat Aydın, Gaffar Okkan ve daha bir çok faili meçhule imzasını atanlar kendilerini “milliyetçi”, “ülkücü” ve “vatansever” olarak tanımlayan bu kesim değil miydi ?
Sarı Avni, Abuzer Uğurlu, Nurettin Güven, Tevfik Ağansoy, Alaattin Çakıcı, MİT’çi Tarık Ümit, Abdullah Çatlı, Drej Ali, Nuri Ergin, Nihat Akgün, Ömer Lütfü Topal, Veli Küçük, Erol Evcil, Sedat Peker gibi isimler vatan gibi, ülke gibi yüce değerlerin ardına gizlenerek, her türlü pisliğin olduğu bu düzenin tetikçiliğini yapan faşistler değiller miydi?
“Devlet adına kurşun sıkan” bu kişiler, bu ülkenin yoksulluğunun, dış borçlarının, eğitimsizliğinin, sağlıksızlığının, rüşvetin, ahlaksızlığının, çarpıklığının, çürümüşlüğünün de sorumlusu değiller miydi?
Bu adamların hepsinin bir tek görevi vardı: Sürüleşmiş, uşaklaşmış, çürümüş bir yığın yaratmak… Onlar, aydınlık, demokratik, bütün halklarıyla güzel bir ülke yaratmak isteyen herkesi yok etmek için, “komünistler yaptı” yalanıyla Kayseri’de, Maraş’ta camileri, sinemaları bombalamışlar, katliamlar yapmışlardı.
Devletin yeşil pasaportuyla, eroin ticareti yaparak interpol kayıtlarına geçmişler, sahte kimliklerle Susurluk çeteleri kurmuşlar, resmi elbiselerle işkencehanelerde insanlarımızı katletmişlerdi.
Uyuşturucu tacirlerini, çek-senet tahsilatçılarını, kumarhane işletenleri ve beyaz kadın ticareti yapanları “şerefli vatan evladı” olarak gören ve onları “devlet adına kurşun sıkan şerefli insanlar” olarak tanımlayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, katillere ve mafyacılara diplomatik pasaportlar vermiş, onları VIP salonlarında ağırlamış, ve “bana milliyetçiler adam öldürüyor dedirtmezsiniz” diyen kişileri Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanı yaparak ödüllendirmiştir.
Bugün tarih yine tekerrür etti. Derinlerdeki devlet Ak Parti iktidarından kurtulmak için düğmeye bastı. “Milli katil”imizin kimlik künyesi ise yine aynı : Dindar-ülkücü.
Türkiye halkları olarak artık gözümüzü açmak zorundayız. Çünkü geçmiş süreçte aynı filmi defalarca izledik ve hep zararlı çıktık. Artık, “vatan, millet , Sakarya” gibi klişeleşmiş sözcüklere inanmak yerine mantığımızla hareket etmek zorundayız.
Globalleşmeye, çağdaşlaşmaya karşı çıkan, Türkiye’yi kendi kırmızı çizgileri içine hapsetmeyi arzulayan, Ermeni Sorunu ile yüzleşmekten kaçan, Kürt Sorunu’nu unutmayı tercih eden, AB sürecinden vazgeçmek için fırsat kollayan, “Birey devlet içindir” mantığından direten, demokrasi, insan hak ve özgürlüklerini, hukukun üstünlüğünü tanımayan ve Türkiye’yi tekrar emrivakiler ülkesi olarak görmek isteyen derin güçlerin egemenliğine kesinlikle girmemeli, “ulusal çıkarlar” olarak sunulan gerekçelerin ülkenin çıkarına değil, bizzat halkların bölünmesine hizmet ettiğini asla unutmamalıyız.
Dünyanın her ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de kendi geçmişiyle hesaplaşmak zorunda. Hrant Dink’in neden alçakça katledildiği, Susurluk çetelerinin neden yaratıldığı, Şemdinli’de neden masum insanların öldürüldüğü, Danıştay cinayetinin arkasında kimlerin olduğu ve Türkiye üzerine ne oyunlar oynandığının, Türkiye’de, neden askeri darbelerin , neden işkencelerin yapıldığı, neden cinayetlerin işlendiğinin, neden o afların çıkarıldığı sorularının yanıtları mutlaka açıklanmalıdır.
Türkiye’de karanlıkta kalmış bu soruların cevapları verilmediği sürece, 19 Ocak 2007 günü bir “Utanç Günü” olarak kutlanmalıdır. Ermeni halkının “düşman” olarak görülerek “katlinin vacip” olduğu Türkiye’de; Türkiye’nin gurur duyduğu şerefsiz katillerin cinayetler işlediği, “vatansever katillerin” cinayet şebekesi kurduğu “Milli kahraman” yapıldığı, Alçak katillerin Türk bayrağı ile bütünleştiği, “Ermeni dölü” öldürdüğü için kutsanıp, taltif edildiği, Devletin polis ve jandarmasının kuyruğa girip kendisi ile hatıra fotoğrafı çektirdiği “kara bir gün”.
Demokrasiye karşı faşizmin zafer kazandığı bir “Utanç Günü”…..
NİL DEMİRKAZIK
ÇOCUK-DER Genel Başkanı
|