Basından Seçmeler: Medyanıt: Felsefe, ahlak, vicdan
Gönderen: lawikemetini Tarih: 15.03.2007, 07:07:45 (1000 kez okundu)   YAZDIR Yazdir     Yorum Ekle Yorum Ekle
(Not: Yorum sadece üyeler tarafından yazılabılınır. Yazılan yorumlar yönetim tarafından onaylanmak için beklemeye alınıyor.)
Muktedir... Bu sözcük 'iktidarı olan' anlamına gelir. Yaptırım gücü olan da diyebilirsiniz. Son zamanlarda 'iktidar' kavramı eleştiriliyor. Bu eleştiriyi yapanların başında da Abdullah Öcalan geliyor.


Eleştirilen iktidardan kastın, herşeyden önce bir baskı aygıtı olarak devlet olduğu çok açık. Başka türden 'iktidarlar'ı onunla kıyaslamanın mümkünü yok. Yok ama, elbette devletten başka türlü iktidarlar da var. Bir parti liderinin iktidarı böyledir. Ama diyelim ki, muhalif bir parti liderinin iktidarını devletle kıyaslayabilir misiniz? Vicdanınızın sesine kulak verdiğinizde, partisinde çok 'muktedir' bir liderin, devlet tarafından hapse atılması, işkence edilmesi, asılması size nasıl gelir? Bir eşitleme yapabilir misiniz?

Devlet iktidarın en kurumsal ve dayanıklı siyasi biçimiyse, onun bilinçaltını oluşturan bir başka iktidardan daha söz edebiliriz. Örneğin 'erkek cinsi'nin iktidarla yanyana anılması rastlantı değil. Bu cinsin en iktidarsızı bile 'hanede' imparator olmaya yeltenir. Ama unutmamak gerekir ki, 'devletin ortaya çıktığı' o ilk lanetli gün olmasaydı, erkeklerin 'devlet biçiminde örgütlenerek' kadın cinsi üzerinde kurduğu hegemonya bu denli kalıcı ve yıkıcı olamazdı. Ama vicdanınıza kulak verdiğinizde, hanede kendisini imparator sayan erkeğin, bir başka üstelik silahlı ve yetkili erkekler topluluğu tarafından yaka paça götürülüşünü 'muktedirler' arası bir kavga sayabilir misiniz?

Her neyse...

Söylemek istediğimiz şu: 'Muktedirler' arasında bir ayrıma gereklilik olduğu aşikar.

Şunun için: Farklı muktedirler arasındaki çatışmada ezilenden yana olmak için...

Vicdan bunu gerektiriyor. Felsefi açıdan her türlü iktidarı reddetmek, ahlaki olarak her türlü muktedir karşısında tutum almak başka şey, bize binlerce yıldır dayatılmış bu iktidarlar kainatında, büyük balığın küçük balığı yutmasına karşı vicdanen ayaklanmak başka bir şey değil mi?

Vicdan dili

'Kürtlere nasıl kendi dillerini kullanmaları için izin verilmiyorsa bana da kendi dilimi kullanmam için izin verilmiyor. Benim dilim tüm muktedirlerden azade bir dildir. Kürtçe için mücadele edenler tek bir muktedire karşı mücadele verirken, ben kendi dilimi kullanmak için bütün muktedirlere karşı mücadele vermek zorundayım. Çünkü benim dilimi hiçbir muktedir ve o muktedirlere tapınan hiçbir kesim sevmiyor. Örneğin:
'Hapishanelerdeki insanlar zehirlenemez' dediğimde o hapishaneleri kuranlar kızıyor. Ama 'Apo'nun zehirlenmesi Türkiye'nin toplumsal barışını sarsar' diyenler de bana kızıyor. Çünkü ben 'Apo'nun zehirlenme ihtimali benim için Diyarbakır'da bir çocuğun kafasına aldığı gaz bombası fişeğiyle ölmesinden daha önemli değildir' diyorum. '

Bu alıntı, çok sevdiğimiz, saydığımız bir yazara ait.

'Vicdan dili' bakımından, eğer bu düşünceleri somut durumdan soyutlayarak ele alırsak, yazılanlara katılmamak olmaz. Somut dünyanın dışında, tarihsiz bir zamanda kendi kendimize böyle sorular sorabiliriz: Bin insanın ölümü, bir bebeğin ölümünden daha mı önemlidir? Vicdan sahibi insan, bu soruya 'evet' diyemez. Derse, bin insanı kurtarmak için bir bebeği feda etmek gerekir. Kimi eski dini inanışlardaki 'kurban' ritüelinin kaynağı, işte bu 'nakıs-vicdan'da yatar. Sorunu şöyle de koyabiliriz: Ulusun varlığı o ulusun bir ferdinin varlığından daha mı önemlidir? Vicdan sahibi bu soruya da 'evet' diyemez. Derse, ulusun varlığı adına o ferdin varlığını feda etmek gerekir. Bütün milliyetçi ideolojilerin 'fedailik' ritüeli de yine bu 'nakıs vicdan'da yatmaktadır. Soruları çoğaltmak mümkündür.

Nevar ki, epistemolojik açıdan, insan zihninin yarattığı 'yapay' sorular ve kıyaslamalar, yaşamın diyalektiğinde asla yeşile bürünemez. Yaşamda yukarda sayılan ikilemler somut olarak ortaya çıktığı zaman 'vicdani tercihle' yüz yüze kalırız. Buchenwald Toplama Kampının enternasyonal direniş komitesi vaktiyle böyle bir vicdani tercihle yüz yüze kalmıştı. Bir Yahudi esirin tahta valiz içinde kampa gizlice soktuğu üç yaşındaki bir çocuğun yazgısıyla ilgiliydi tartışma. Komitenin çocuğu gizlemesi olağanüstü riskler taşıyordu. Kampta çocuk saklamanın cezası ölüm olduğu için, silahlı ayaklanmaya hazırlanan Kamp Komitesi 'çocuk mu, ayaklanmanın başarısı mı?' sorusunu tartışmıştı. Sonuçta 'vicdani tercih' sorunu şöyle koymadı: 'Ayaklanmanın başarısı, yani onbinlerce insanın yaşamı, çocuğun yaşamından daha önemli değildir...' Böyle demediler. Bu onbinlerce insanın yaşamını hiçe saymak olurdu. Şöyle de demediler: 'Onbinlerce insanın yaşamı, çocuğun yaşamından daha önemlidir...' Hayır. Çünkü bu çocuğu Nazi cellatlarına teslim ederek, komitenin vicdani yıkımına yol açardı. Ölüm-kalım anları yaşayan Kamp'ın direniş komitesi, çocukla kamp sakinlerinin yazgısını karşı karşıya koymadı. Onları eşitlemedi de. Yaşamlarının önemini birbiriyle kıyaslamadı. Her birinin önemini, kendi somut koşulları içinde değerlendirdi. Mantık şuydu: Onbinlerce insanın kurtuluşu için Komite ölümü göze almıştı, bu, aslında o onbinlerce insan içindeki her bir insan için ölümü göze almaktı. Çocuk da işte onlardan biriydi. Çocuk için de ölüm göze alınmalıydı. Aldılar. Çocuğu sakladılar. Buchenwald Kampı Müttefik Kuvvetler gelmeden ve kamp toptan yok edileceği bir anda silahlı ayaklanmayla kurtuldu. Çocuk da kurtuldu. Demokratik Almanya Batı tarafından yutulmadan az önceye kadar da yaşadı...

Yukardaki tarihsel örnek, 'Onbin insan mı, çocuk mu?' sorusunun somut olarak gündeme geldiği bir anda sorunun nasıl çözüldüğünü gösteriyor.

İyi ama, şu anda ortadaki soru ne? Öcalan'nın zehirlenmesi ile bir çocuğun ölmesi gibi bir ikilemle mi yüzyüzeyiz? Bize bu iki ölümden hangisinin daha önemli olduğuna karar vermemiz mi dikte ediliyor? Biz iki ölüm arasında keskin bir tercihle mi yüzyüzeyiz? Ortada böyle bir durum yok. Kesinlikle yok.

'Öcalan'ın zehirlenmesi önemlidir.' Bugünkü somut gerçek yalnız ve yalnızca budur.

'Öcalan'ın zehirlenmesini önlemek için bir şeyler yapmak gerekir.' Somut gerçeğin vicdanlarda uyandırdığı çağrı da budur. Yalnızca budur.

Yaşamın önümüze getirdiği soru ve vicdani tercihi, zihnimizde yarattığımız ikilemlerle ortadan kaldırmak mümkün değildir...

Engels vaktiyle, diyalektik ilişki kavramını alt üst edenlere karşı mealen şöyle demişti: 'Her şey birbiriyle ilişki içindedir dendiği zaman bunu, saç fırçasıyla memeli hayvan arasındaki ilişki olarak anlamak, diyalektikle alay etmektir.'

Bütün ilkeler gibi, zihnimizde yatan soyut vicdani ilkeleri, somut yaşama uygularken bilimin 'muktedir' emirlerine uymayacaksak eğer, vicdanımızın sesine uymalıyız.

Ece Temelkuran'ı sevgi ve saygıyla selamlıyoruz.
YAZDIR Yazdir     Yorum Ekle Yorum Ekle
(Not: Yorum sadece üyeler tarafından yazılabılınır. Yazılan yorumlar yönetim tarafından onaylanmak için beklemeye alınıyor.)


En çok okunan haberler
· Diyarbakır'da polis ölu sayisi 5 yükseldi
· HPG: Diyarbakır’da 5 asker öldürüldü
· PKK'den Türk ordusuna en sert uyarı
· YJA Star: Komplonun intikamını mutlaka alacağız
· Diyarbakır'daki saldırı sonrası ev baskınları
· Ortadoğu'yu değiştiren gün, 9 Ekim
· Almanya’dan ROJ TV itirafı!
· Diyarbakır'da ölü sayısı 6'ya yükseldi
· Eğitim komisyonunda yer alan HPG gerillası yaşamını yitirdi
· HPG'li Tepe ve Bor'un cenazeleri ailelerine verildi

Basından Seçmeler
· Kürt gazetecilerinden 'zincirli' protesto
· Derstandard: TSK gerillayı askeri olarak yenemez
· CNN: PKK toplumsal değişim için savaşıyor
· Le Monde: Kürt gerilimi yeniden canlandı
· Sınırdaki birlikler Oramar bölgesine kaydırıldı
· Kurd1, Roj TV’den çaldığı film ile yayına başladı
· Hapishaneler Yılmaz Güney filmlerinin yaratıldığı mekanlardı’
· Kürtler 36’ıncı paralele razı mı oldu?
· Ragıp Duran: Kapışma medya mülkiyet ilişkilerini gösterdi
· AKP'nin programında Kürt inkarı

© Rojaciwan.com