Pamuk tarlalarında kızgın güneş altında eriyen kadınlı erkekli bitkin ırgatlar... Ocakta aşı olsun diye beş meteliğe fındık toplamak zorunda kalan işçiler...
İşçi kahvehanelerinde kötü demlenmiş çaylarını yudumlayarak iş bekleyen bitkin ameleler... Mezopotamya'nın avurtları çökmüş, alınlarında derin keder çizgileri, çatlak nasırlı elleriyle hayatlarını kazanmaya çalışan acılı insanları, kimsesizler... Kimsenin sahiplenmediği, adını bile anmadığı, seçimden seçime hayal meyal hatırladığı, belki de hiç hatırladığı bu ülkenin binlerce, on binlerce 'ne yaşar ne yaşamaz'ı... Çadırlarda, derme çatma barakalarda, her türlü güvenceden yoksun yaşamak zorunda bırakılan 'baldırı çıplakları'! Salt Kürt oldukları için korkunç baskılarla karşılaşan, aşağılanıp horlanan, fındık bahçelerinde, linç edilen/edilmeye çalışılan, ölen, öldürülen 'düz ovanın vatan hainleri'! Yoksullar, yoksullar, yoksullar...
* * *
Neden hep yoksullar ölür? Kim demiş, zengini de yoksulu da bir, ikisini de toprak alır diye? Her gün yaşıyor, görüyor, gazetelerden okuyor, TV'lerden izliyoruz: Kürt kır yoksulları; varlığı savaşa kurban edilmiş, topraklarına devletçe ya da korucularca el konulmuş, yerlerinden yurtlarından edilmiş 'biçareler', balık istifi gibi kamyonlara, kamyonetlere dolduruluyor, onlarcası trafik kazalarında yaşamını yitiriyor. Böylece her iş mevsimi toplu katliamlar yaşanıyor. Birçok aile yok oluyor. Aslında bir başka Kürt kırımı bu, bir başka zulüm!
İşte hemencecik unutulan, siyasi hafızalarda iz bırakmayan bir haber: 'Katliam gibi kaza!' 'Sıvasın Kangal ilçesinde fındık işçilerini taşıyan minibüsle meyve yüklü kamyonun çarpışması sonucu kan gölüne dönen karayolunda en az 20 Kürt işçisi hayatını kaybetti!'
İşte kanıksanmış bir başka haber: 'Fındık işçileri kaza yaptı. 22 yaralı. Kırıkkale-Kayseri karayolunun Hasandede beldesinde meydana gelen trafik kazasında, 22 kişi yaralandı. Diyarbakır'ın Ergani ilçesinden, Adapazarı'na Kürt fındık işçilerini götüren Ramazan Toka'nın kullandığı minibüs Hasandede rampasından aşağı inerken devrildi.' Her gün böyle onlarca olay... Onlarca ölüm yolculuğu... Geri çevrilmiş, varsıllarca 'veto' yemiş hayatların bildik hik‰yesi... Ancak, ' Katliam gibi', değil, katliamın ta kendisi olan biten! Pamuğa, fındığa, fıstığa, tarlaya, çapaya, bağa, bostana giden yüzlerce yoksul ancak güzel insanın trajedisi... Acı ve yoksulluğun kısalttığı öyküsü...
* * *
Neden hep yoksullar ölür? Neden kimse sahiplenmez yoksulları ve neden ölüm, Kürtleri bulur hep; Kürt yoksullarını, ayağı topraktan kesilmiş, göçebeleştirilmişleri...
Gördüğümüz, tanık olduğumuz olaylarda birçok ortak nokta var öne çıkan: Birincisi,'katliam gibi kaza' kurbanlarının Kürt, ağırlıkla kır yoksullarından oluşmasıdır... İkincisi, yaşamak için ucuz iş güçlerini satmak zorunda bırakılan, bunun için yollara düşen yurtsuzlar; yani varlıkları ellerinden alınmış göçebe insanlardır... Üçüncüsü, herbiri benzer biçimde ve benzer araçlarla yaşamını yitirmiştir. Aşırı yoksulluk ve olanaksızlık; onlarca insanın, kadınlı, çocuklu ailenin bir tek ve son derece sağlıksız taşıta binmesini zorunlu kılmış ve bu da toplu ölümlere yol açmıştır... Dördüncüsü, tüm bunların sorumlusu devlettir.
Evet, neden hep yoksullar ölür? Yoksullar neden görülmez? Linç çemberindeki fındık işçisi, tarladaki ırgat, beton döken, harç karan amele neden bilinmez? Ve neden, bunca acıya, trajediye rağmen satırbaşlarında kalır her şey... Her şey uçup gider. Soran olmaz; sorunlarına eğilen, çözüm bulan, bulmaya çalışan...
* * *
Zorluklar büker bellerini, birde ilgisizlik... Özgürlük/güzellik kavgası yürüten ütopya sahipleri, hümanistler de sormaz kendilerini... Emekleri daim, hayatları kısa, 'mevsimlik' olan bu kır yoksulu gezgin/göçebe insanları sevdikçe/ayrımsız sahiplendikçe güzelleşir her şey, her şey anlamını bulur. Siyaset, örgüt 'varlık'laşır. Gittikçe, gezdikçe, naylon çadırlarının konuğu oldukça, ölen, parçalanan yoksul bedenlerin yaralarını sardıkça/sarabildikçe, zorluklarını paylaştıkça, sorunlarına çözüm buldukça/aradıkça; hayatları da emekleri gibi daim olabilir ancak...
Bir de, alınlarındaki ve ellerindeki derin izlerin anlamını okudukça, saygı duydukça... Ve bir de onlar, o mevsimlik ömürlerini bile linç tehdidi altında yaşamak durumunda kalan yoksullar, yoksul kadın ve çocuklar, bizleri affettikçe, bürokratik, yabancılaşmış pratiğimizin özeleştirisini görebildikçe...
delilkarakocan@gmail.com
özgür gündem
|