“Bir insanı ülkesinden kopartabilirsiniz ama yüreğinden ülkesini asla”
Gönüllü tercihin dışında zoraki koşulların mecburiyetinin sonucudur göç… Sebebi ve nedeni ne olursa olsun insan psikolojisinde ve ruhsal yapısı üzerinde en derin tahribat ve yıkımı göçün etkileri yaratmaktadır. Bazıları için ızdıraplı, kabuslu ve depresyonlu yaşamın sebebi olurken, bazılarında da bu etki daha da derinleşerek karamsarlık, umutsuzluk, bitmişlik intihar ve ölümle sonuçlanır. Göç… Diğer bir adı ayrılık, başka bir adı gurbet, öbür adı bilinmezlik. Evet, bir bütün kötü kavramları çağrıştırmakta insan zihninde. Çünkü göç kendine aidiyetten çıkıp başkalarının egemenlik sınırlarına girmektir. Deyim yerindeyse ‘kendi rızası olmadan tanıyıp görmediği ve sevmediği birileriyle zoraki evlenmek’ gibi yani. İlkinde buna ‘devlet-baba’ çoktan karar vermişken ikincisinde de bu kararı ‘baba-reis’ vermektedir. Her ikisinde de sonuç ölümden beter bir yaşam. Bilimce de kanıtlandığı ve kabul edildiği gibi Kürtler uygarlığın en eski halkı olurken Mezopotamya da bu uygarlığa ilk analık etmiş topraklardır. Aradan binlerce çağ geçmesine rağmen dünyaya analık etmiş Kürdistan egemenlerin lanetine uğrayarak parçalara bölünürken, yine bu topraklara ait insanlığı kendi koynunda emzirip ebelik yapmış Kürtler ise aynı çıkar kesimlerinin büyük ihanetine maruz kalarak dünyanın her köşe bucağına göç etmek zorunda kalmıştır. Kendi ülkesinde bırakalım rutin bir yaşam sürdürmeyi bir soluk nefes alma şansı dahi tanınmayan Kürt halkının özgürlük ve adalet mücadelesi, barışçıl ve bilimsel mantaliteden yoksun, sürekli inkar ve tahakküm ve emelleriyle yanıp tutuşanların dışında kimler tarafından yadırganıp hor görülebilir ki? Yurtsuzluk, mekansızlık ve göç üzerinde birçok şey sayılabilir belki de. Fakat bu satırlarda esas dikkat çekmek istediğim husus göçün etkileridir. Kişideki yansıma ve etkilenmeler göç edilen mekanların gerçeklerine göre farklılık göstermektedir. Ben biraz daha Avrupa sistem gerçekliğinin gençlik üzerindeki yansımaları üzerinde durmak istiyorum. Kendi ülkesinden kopup yabancı diyarlarda en büyük zorlanmayı yaşayan ve en fazla nasibini alan gençliğin kendisi özelde de ‘genç kadın’ın kendisi olmaktadır. Kapitalist sistemin merkezi olan Avrupa devletleri yasalarında ‘mültecilik’ hakları olmasına rağmen güncel yaşamda bu böyle işlemiyor. Doğal bir hak olarak verilen kısmi ekonomik ve sosyal imkanlar bile git gide kısıtlanmakta bu haklardan yararlanan kişinin burnundan getirilmektedir. Kendi ekonomik imkanlarını sağlamayan kişi adeta bir köle muamelesi görerek farkında olmadan ciddi emek gaspına uğramaktadır. Devletler politikası olarak benzeri birçok muameleyi sayabiliriz. Fakat değinmek istediğim esas husus konunun toplumsal, sosyal ve psikolojik boyutudur. Devletin bu darboğaz politikalarının yanı sıra ben merkezli Avrupa toplumlarının yaklaşımı da günlük yaşamda benzerinden daha ağırı olmaktadır. Kendi içinde ‘değer ve ekonomik’ düzeye göre sınıflara ayrışan ve bu kategorilere göre muamele görülen-gösterilen tamamen insani paylaşımdan yoksun olan bu topluluk bireyleri daha ağır bir muameleyi de ‘yabancı, mültecilere göstermektedir. Bu öyle bir hal alır ki, bazen o ‘yabancı’nın kendisi gibi bir insan olduğu unutularak kendisine gönüllü muhtaçmış gibi her türlü aşağılanmayı, horlanmayı, dışlanmayı reva görür. Kültür, dil, din farklılığı horlanıp küçümsenir kişide kompleks haline getirilir. Tüm bu gerekçelerden dolayı kendi ülkesine ölümüne bağlı fakat zoraki koşulların mağduru olan göç’zedede psikolojik sorunlar baş göstermeye başlar. Birçok insan kendi kabuğuna çekilerek ‘kaderci’ bir yaklaşımla tüm bu muamelelere göğüs gererek yaşamaya çalışır. Fakat tamamen mutsuz, umutsuz ve bin bir türlü sıkıntıyla. Tek tesellileri, hayalleri ve yaşam kavgaları bir gün ülkelerine dönüp özgürce yaşama koşullarına kavuşmaktır. Bir gencin ‘olgun’ kişiler derecesinde bu koşullara dayanma gücü olmamakta maalesef. Eğer kendi tarihsel kültür ve halk değerlerinin bilinciyle yoğrulmamışsa, çözümü kendi katlinin vebali olan sistemin pençelerine koşmakta bulmakta, sistemin yozlaştırıcı her türlü kirli aracına bulaşmakta, eroin, fuhuş vb. nesnelerle zihnini uyuşturarak ölümün uykusuna kendini yatırmaktadır. Sistem tuzaklarının bilincinde olan bir genç için de kurtuluş kolay olmamaktadır. Bu tuzaklarla boğuşup güç getirmeye çalışan birçok genç ise çözümsüzlüğe düşüp travmalar yaşamakta birçoğu da intihara kadar gitmektedir. En büyük tehlike ise yaşamın zorlukları karşısında ‘boş vermeci, umursamaz ve amaçsız’ pozisyonuna düşmüşlüktür. Göçün diğer bir mağduru ise dil, kültür ve toprakla özdeşleşen kadındır. Tarihsel gerçeklikte sürekli dışlanmışlık ve ikinci konum muamelesine maruz kalmış kadın yabancı mekanlarda bu psikolojiyi daha da katmerleşerek yaşar. Kadında ortaya çıkan çeşitli fiziki, psikolojik ve ruhsal hastalıkların nedeninin başında ülkesinden kopuşun geldiği psikolog, hekim vb. uzman bilirkişilerce de doğrulanmıştır. Kadın açısından durum böyle iken ‘genç kadın’ açısından benzer nedenlerin yanı sıra daha özgün etkiler de bulunmaktadır. Henüz yaşamının çalkantılı süreçlerinde (ergenlik çağında) bir arayış ve yol ayrımında olan genç kadın gelenekçi toplumun katı göreneklerinin, en ağır kurbanı durumundadır. Toplumda kendisine en fazla sınırlar çizilen, beğenileri, seçimleri, sevgileri bir bütün yaşamı hakkında hep başkasının karar verdiği kesim ‘genç kadın’ olmaktadır. Bu gerçeklik en fazla da Ortadoğu, özelde de Kürt toplumu için geçerlidir. Kendi ülkesinde ve toplum gerçekliğinde bu muamelelere maruz kalan genç kadın gurbet ellerde de ciddi bir boğuşma içerisine girmektedir. Şekillenme farklılığı, duygu yoğunluğu, ruhsal yapısı ve hatta biyolojik farklılığı gereği genç kadının zorlanmaları genç erkeğe nazaran daha yoğun olmaktadır. Çünkü genç kadın en büyük çelişki ve girdabı aile içersinde yaşamaktadır. Gençlik çağında farklı diyarlara göç ediş aile ve toplum dayatmalarından sonra ikinci bir kırılmayı yaratabilmektedir genç kadında. Örneğin Avrupa sisteminde kültür ve dil farklılığından dolayı arkadaş ve çevreyle uyum sorunu yaşayan genç kadın aile ile sistem arasında sıkışıp kalmaktadır. Çünkü aile onu zarardan koruma adı altında baskısını daha da artırıp bir an önce evlendirmeye çalışırken, öbür taraftan sistem de onu yozlaştırmanın bin bir hileli yolunu sunmaktadır. Avrupa sistemi genç kadına açıkça şunu dayatmaktadır; “sen yaşamın güzel bir nesnesisin, senin işin kendini allayıp-pullayıp sunmaktır”. Bu sistem içersinde depresyonun en ağırını sadece “cinsel tatmin” metası olarak görülen ‘genç kadın’ yaşamaktadır belki de. Tüm bu nedenlerden dolayı ve yine namus(suzluk) cinayetleri başta olmak üzere ister fiziki ister duygusal olsun toplum cehaletinin kurbanı kılınan genç kadının örgütlenmeye ve özgürlük mücadelesi yürütmesine ihtiyaç vardır. Toplumsal dönüşümün öncüleri enerjisi ve dinamizmi gereği gençlik, barışçıl ve hümanist karakteri ile kadın ise o zaman göçerlik yaşamına son vermenin kendi ülkesinde özgürce yaşama mücadelesinin temel adresi genç kadın olmaktadır. Tüm sistem tuzaklarına ve aile baskılarına rağmen genç kadının yüzünün ve yüreğinin ülkesine dönük olduğunu bilerek özgürlük mücadelesinin en güçlü kesimi olduğuna inanıyorum.
Ülkem Urfa |