Gönderen: yildizdicle21 Tarih: 13.01.2008, 11:50:37 (1384 kez okundu) Yazdir Yorum Ekle (Not: Yorum sadece üyeler tarafından yazılabılınır. Yazılan yorumlar yönetim tarafından onaylanmak için beklemeye alınıyor.) |
|
Kadın ve kültür taşıyıcılığı arasındaki derin ilişkinin keşfinden bu yana kadınlar ciddi asimilasyon politikalarının aktörü olarak kullanılmaya başlandılar.
Dilin, geleneğin, kültürün, folklorün kuşaklardan kuşaklara aktarılmasındaki temel aktör olan kadınlar, esasında üstlendikleri bu rolle toplumlarının belleği, varlıklarını sürdürmelerinin teminatı da sayıldı. Hele hele devlet olamamış toplulukların uzun yıllar kendi kimlik aidiyetlerini korumasının ölçüsü kadının taşıyıcılık ve yaygınlaştırıcılık vasfının büyüklüğüne eşdeğer oldu. Bu toplulukların kadınları ne denli güçlü iseler kendileri de o denli uzun ömürlü oldular. Dolayısıyla kadınlar iktidarcı devlet sistemlerinin kültürleri tek tipleştirici ruhunu en fazla zorlayan unsurlardırlar.
Kadın için bir milat: Şark Islahat Planı
İktidarcılığın katı izdüşümü olan merkeziyetçi ve diktatöryal rejimlere rağmen bugün ölü diller ve kültürler arasına girmemekte direnen tüm kültürlerin ana başarısı kadınların bu toplumsal rollerini korumasıyla bağlantılıdır. Bu nedenle binyıllardır varlığını koruyan ve devlet iktidarından yoksun akranlarının ölü kültürler denizinde unutulduğu Kürt dili özel bir yere de sahiptir. Ancak özellikle 20. yy ile beraber Kürtçe'nin güçlü asimile politikalarına maruz kalması kadının kimi politikaların nesnesi haline getirilmesine de yol açtı. Anadil ve kadın ilişkisinin güçlü bağı nedeniyle asimile politikaları devlet iktidarlarının kadın politikalarının bir yanını oluşturdu. Asimilasyon amaçlı plan ve politikalara kadar pek de devlet gündemine girmeyen Kürt kadını, bu politikaların başlangıcıyla beraber devletinde gündemine girdi. Bunun ilk örneği yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin 1925 Eylül'ünde çıkardığı 'Şark Islahat Planı'ydı. Şeyh Said liderliğindeki 1925 Kürt İsyanı'na karşı sert tedbirlere başvuran Türk devleti, 'Takrir-i Sükžn Kanunu'ndan sonra kimi önemli politikaların zeminini de hazırladı. 29 Haziran'da Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamının ardından Türk devletinin Kürtlere yaklaşımını belirleyecek bir rapor hazırlandı. 24 Eylül 1925 tarihli 'Şark Islahat Planı' adlı bu rapor, Kürtlerin ulusal bir irade olarak ortaya çıkmasını önlemeyi amaçlayan bir Türkleştirme programıydı. Umumî Müfettişliklerin kuruluşu ve sıkıyönetim kararını da içeren bu plana göre tehlikeli bulunan Kürt aileleri Batı'ya sürülecek, 2. derecedeki adî memurluklara dahi Kürtler atanamayacaktı. Planın öngördükleri özetlenecek olursa bu planla Türkiye 5 ayrı müfettişliğe bölünecekti ve Kürt illerinden Hakkari, Van, Muş, Bitlis, Siirt, Genç, Diyarbekir, Mardin, Urfa, Siverek, Elaziz, Dersim, Malatya, Ergani, Bayezit ile Pülümür, Kiğı ve Hınıs kazaları 5. müfettişliğin emrine alınmıştı. Söz konusu mıntıkalarda kurulacak mahkemelerde yer alacak tüm yargı üyelerinin sivil ve Kürt olmaması istenmiş ve Bölge'ye dair yeni kanun tekliflerine ihtiyaç duyulduğu belirtilmişti. Van ile Midyat hattının batısında kalan Ermenilere ait topraklara Yugoslavya'dan gelmekte olan Türk ve Arnavutlar ile İran ve Kafkasya'dan getirilecek göçmenler yerleştirilecekti. Zaten Plan 'Aslen Türk olup Kürtlüğe mağlup olmaya başlayan berveçhi ati Malatya, Elaziz, Diyarıbekir, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Edilcevaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişkezek, Ovacık, Hısnımansur, Behisni, Arga, Hekimhan, Birecik, Çermik vilayet ve kaza merkezlerinde hükümet ve belediye dairelerinde ve sair mücsesat ve teşkilatta, mekteplerde, çarşı ve pazarlarda Türkçe'den maada lisan kullananlar evamir-i hükümete ve belediyeye muhalif ve mukavemet cürmile tecziye edilirler' (m.13) diyerek pek çok Kürt ilini de Türk asıllı olarak tanımlamış, Cumhuriyetin ilk belgeli inkarı niteliğini de taşımaktaydı. Plan isyanların bedelini Kürtlere ödetmekten tutun da pek çok tecrit politikalarını içermekteydi. Bu belgenin asıl ilginç ve dikkat çeken yanı ise Bölge' deki kadınlara karşı ilk devlet politikası niteliği taşımasıydı. 'Aslen Türk olan fakat Kürtlüğe temessül etmek üzere olan bulunan mevkide ve Siirt, Mardin, Savur gibi ahalisi Arapça konuşan mahallelerde Türk ocakları ve mektep açılması ve bilhassa her türlü fedakarlık iktiham olunarak mükemmel kız mektepleri tesis ve kızları mekteplere rağbetlerinin suveri adide ile temini lazımdır' diyen 14 maddesi bu belgenin can alıcı yanını oluşturmaktaydı. Çünkü planda özellikle kadınlara ve kız çocuklarına acilen Türkçe öğretilmesi önerilmekte ve Kürtlüğe dair bütün unsurlar hedef alınmaktaydı. Plana göre Kürtçe resmen yasaklanıyor, kızların okula alınması ve kadınların Türkçe konuşması sağlanarak asimilasyonun hızlandırılması öngörülüyordu.
Önce operasyon, sonra asimilasyon
Bu plandan bir süre sonra patlak veren Ağrı İsyanı'nın sonuçları ise, kadın üzerindeki politikanın derinleştirilmesine yol açtı. 1930'da isyanın bastırılmasına mukabil yine gizli bir 'Türkleştirme genelgesi' çıkarıldı. Bu genelge mükemmel kız mektepleriyle kadınların Türkçe öğrenip konuşmasından bir adım daha ileri giderek Türk kadınlarını da kapsayacak biçimde kadınlık kimliğinin istismarına işaret ediyordu. Özellikle kadınlar arasında Türkçe'nin yaygınlaştırılmasını hedefleyen genelgede 'Türk kızlarının Türkçe konuşmayan köylülerle evlendirilmesini teşviki' ile 'Türkçe bilmeyen köylü kadınların şehirlere celbed[il]erek Türk evlerine münasip hizmet ve suretlerle' yerleştirilmesini' öngörüyordu. Burada ilginç olan ise, Türk kadınları Türkçe konuşulmayan yerleşim yerlerindeki adamlarla evlendirilirken, Türkçe konuşmayan köylü kadınlarını şehirlere çekerek evliliğe bile layık görmeyip, ne anlama geldiği kendinden menkul 'münasip hizmet ve suretlere yerleştirilmesi'dir. Kadınları politik kullanım malzemesi olarak gören iktidar bu kullanımda milliyet farkına dayanarak bir de 'esmer' kadınlar yaratıyordu. Dersim İsyanı sonrasında ise, yarlardan kendini atan kadınlardan geride kalanların yatılı bölge okullarına ve şehirlere çekildiği, kiminin Türklerle evlendirildiği biliniyor.
Bütün bu olaylarda ilginç olan şey yaşanan tüm asimilasyon politikalarının öncesinde ciddi askeri operasyonların varlığıdır. 1925, 1930, 1938 tarihlerinin hepsinde ayaklanan Kürtler, önce dönemin en gelişmiş silahlarıyla dövülüyor, sonra da savaşın ardındaki yıkıntıların ve acıların üzerine 'ıslahat, kalkınma, geliştirme' adı altındaki asimilasyon ve tecrit politikalarına tabi tutuluyordu. Tüm bu plan ve genelgeler Kürtler için inkarın dozajının artması anlamına gelirken, kadınların cinsel kimliklerinin iktidarlarca iğdiş edilmesi sürecini hızlandırıyordu.
İsyan sonrasının kurbanları
'Şark Islahat Fermanı'yla hatırlanan kadınlar, sonraki yıllarda isyan sonrasındaki inkar politikalarında öncelikli yönelim adresi oldular. Her kalkışma kadın üzerindeki politikaların bir adım daha ağırlaşmasına yol açtı. Sonraki süreçte Kürt nüfusunun fazlalığından kaygı duyan devlet iktidarının kadınlar üzerinde geliştirdiği nüfus planlamaları da bu politikaların bir parçası olarak işlev gördü. 1990'lara geldiğimizde Kürt kadınlarının kısırlaştırılacakları korkusuyla aşı dahi olmamaları kadının cinsel kimliği üzerindeki vahşetin bir yansımasıdır. Zira 1997 yılındaki bir MGK raporuna göre, Kürtlerdeki nüfus artışı tehlikeli bulunmuş, bunun 2010 yılında toplam nüfusun yüzde 40'ına, 2025 yılında ise yüzde 50'sine ulaşacağı, bu durumda Kürtlerin parlamentoda çoğunluğu elde edebilecekleri ileri sürülerek, bu durum tehlikeli sayılmış ve bunu önlemek için 'radikal tedbirler' istenmişti. Bu tedbirlerin öncelikli yönelim adresinin kadınlar olduğunu ise söylemeye bile gerek yok. 2000 yılına geldiğimizde, 'Doğu ve Güneydoğu Eylem Planı' da (DGEP) benzer bir işlevle kaleme alındı. Kürt sorununun çözümü adı altında Bölge'ye kimi ekonomik, sosyal, kültürel yaklaşımlar belirlendi. 'Şark Islahat Planı'nın ruhuyla hazırlanan DGEP'de geçen maddelerden biri Bölge insanı için asimilasyon kurumu olarak kabul edilen yatılı bölge okullarının güçlendirilmesi, kadınlara okuma-yazma öğretilmesi, TRT'nin eğitici ve öğretici yayınlarının artırılması iken, sağlık ocakları ve zorunlu hizmet anlayışıyla Bölge'nin sağlık sorunlarına yönelim hedefleniyor, kadın hastalıkları üzerinden geliştirilen uygulama da özellikle nüfus planlamasına kilitleniyordu.
Haydi kızlar asimilasyona!
Son yıllarda kadın üzerinde geliştirilen ve kadının gelişim ihtiyaçlarını suiistimal eden bir diğer asimilasyon politikası ise, 'Haydi Kızlar Okula' kampanyası oldu. 'Haydi Kızlar Okula', diğer adıyla Kürt çocuklarının okullaşmasına destek kampanyası, 2001-2005 ana uygulama planı kapsamında, Milli Eğitim Bakanlığı ile UNICEF arasında imzalanan protokol gereği 17 Haziran 2003 tarihinde, Van'da UNICEF Genel Direktörü Carol Bellamy ve Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik tarafından başlatıldı. Kampanya, ilk yılında Ağrı, Batman, Bitlis, Diyarbakır, Hakkari, Muş, Siirt, Urfa, Şırnak, Van'da uygulanmaya kondu. Burada dikkat çeken şey 'Şark Islahat Planı'nda bu illerin çoğunun Kürtlüğe yenilen Türk asıllı olarak tanımlanan yerler olmasıdır. Bu illere 2004 yılında 23 il daha eklenmiştir ve bu illerin 15'i Kürt şehirleridir. Uygulama 2006 yılına kadar ise 81 ilde yaygınlaştırıldı. Milliyet Gazetesi ve kimi medya kuruluşları tarafından yürütülen bu kapsamlı kampanyada uluslararası örgütler de aktif destekçi pozisyonda oldu. UNESCO 'Haydi Kızlar Okula' kampanyasını desteklerken; Bölge'de çalıştırılan Kürt çocuklarına yönelik etkinliği ise, Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) üstlendi. Yani 'cahil ve gerici' Kürtleri dünya elbirliğiyle 'çağdaşlaştırma' çabası içerisinde bulundu. İşin garip tarafı bu kampanyanın nesnesi olan kız çocuklarının okullara kazandırılması için ikna hedefi olarak babaların seçilmesidir. 'Baba Beni Okula Gönder' cümlesi kadının aydınlanması ve çağdaşlaşmasında ataerkil lütfun değerine işaret etmektedir. Bu tür kampanyaların Bölge'de başlatılmasının nedeni olarak okullaşma ve okur-yazar oranının düşük olması gibi masumane gerekçeler gösterilirken, bu projenin asimilasyon politikası olmadığını iddia edenler projenin niçin anadilde eğitim kampanyası olarak planlanmadığına yanıt verememektedir. Ayrıca bu kampanyaların; kendisinden yardım isteyen bir kadını 'Önce Türkçe konuş' diye aşağılayan bir generalin söyleminin, MİT eski Müsteşarı Şenkal Atasagun'un Kürt mücadelesine atıfta bulunarak 'Biz anaları kazanamadık' itirafının, Kara Kuvvetleri Komutanı iken Yaşar Büyükanıt'ın benzer minvaldeki sözlerinin ardından tırmandırılması ise, dikkat çeken bir başka husus oldu. Yalnız 1990'lı yıllardan sonra asimilasyon politikalarında kadın aktörüne yaklaşım tasarrufunun sadece devlete ait olmadığı, kimi sivil toplum örgütleri aracılığıyla kadının kültürel taşıyıcılık ve üreticilik özelliklerinin hedef alındığı görülüyor. Bu tür kurumların Bölge kadınının 'cehalet' pahasına kimliğini koruma yaklaşımını anlamaktan uzak kurtarıcılığı ve saf ihtiyaçları kullanma biçimi devlet kaynaklı asimilasyon politikalarından çok daha yakıcı bulunuyor. Nihayetinde bu tür STÖ'lerin ekonomik yoksulluğa muhalefet eden değil de, aynı gerekçeyi meşrulaştıran bir masumiyetle, 'bu kadar çocuk bakamazsınız, o halde nüfus planlamasına gidin' sözleriyle kadınlara yönelmesi, geçmişin bu iflah olmaz politikalarını anımsatırken, Bölge kadınının 'cehaletini' tescilleyip onun 'kurtarıcısı' olarak ortaya çıkan, yaşı ilerlemiş kadınlara 'Türkçe okuma-yazma' kursları açan, kız çocuklarını Türkçe okumaya teşvik etmeyi hayatının en hayırlı işi sayan oluşum ve kurumlarda geçmişteki politikaların güncel izdüşümleri olarak durmaktadır. Ekonomik yoksullukla savaş yerine Bölge insanını ona uyarlamaya çalışan, asimilasyonu bir soykırım gerekçesi sayan dünya değerlerini öne çıkarma ve anadilde eğitimle cehaletin sınırlarını kırma mücadelesi yerine, Türkçe okumaya kadınları zorlamak binyıllardır süregelen en katı iktidarlara rağmen varlığını koruyan Kürtçe'nin de geleceğini tehdit etmektedir. Kürtçe'nin kaybedilmesi kadın kimliğinin ataerkil değer ve planlara bir kez daha yenilmesi anlamına gelecektir. Kadının sağlık, istihdam ve eğitim sorunlarını gidermek kadınlık değerlerinin yitimi pahasına değil insan doğalitesinin korunması ve kadının kendine yüklediği kültürel orijinlerin korunmasına sunulan desteğin yaratılmasıyla da mümkündür. Aksi, kadın özgürlüğüne sunulmuş bir katkı değil, olsa olsa 'Kadının 'Şark Islahat Planı'dır.'
YÜKSEL GENÇ |
|
|
|
|