Her şey bugünlerde hızlı akıp gidiyor. Etrafımızda olağanüstü gelişmeler var. Adeta her yer fokur fokur kaynıyor.
Bu canlılığa birde baharın gelişi ekleniyor. Her yer biraz daha canlı, biraz daha renkli ve biraz daha güzellik kokuyor.
Diğer taraftan ise gerilla da bu halka daha fazla hizmet vermesi gereken birçok vatan evladı aramızdan göçüp gidiyor. Hem de hiçbir zaman daha dönmemecesine.
Kurtayı düşünüyorum. Halili düşünüyorum. Xemgini düşünüyorum. Şiyarı düşünüyorum. Ve nice daha değerli halk evladını düşünüyorum.
Kurtay yoldaş Botan’a yönelirken söyledikleri gözlerimin önüne geliyor. Bir tabur arkadaşın önünde vedalaşma konuşmasını yaparken “belki vurulabiliriz, ancak hiç kimse ama hiç kimse bize boyun eğdiremez” diyerek uzun yolculuğa çıkıyordu.
En güzel Halil kendisini ifade ederdi yine öyle yaptı
“ Savaşın orta yerinde olmak istemiştim. Hayatımın geri kalan yıllarını başka bir yerde değil Kuzey topraklarında tamamlamaktır hayalim. Denizler ortasında zehirlenmeye çalışılan O güzel insana ve O’nun yarattığı halka topyekûn bir savaş dayatılırken, kıyısında köşesinde değil orta yerinde olmak istemiştim. Ve bütün malzemelerimi sırtlayıp Kuzey yollarına bu yüzden düşmüştüm. Hiçbir şey yapamasam da, en azından bu topraklarda gerillanın izinden yürümüş olurum... “. Evet, halka topyekûn bir savaş dayatılırken, kıyısında köşesinde değil orta yerinde olmak istemek!
Xemgin arkadaş 2000’li yıllarda Doktor Süleyman çetesiyle YNK’ ye kaçmış ve bir süre sonra saflara geri gelen bir arkadaş. Ve yıllardır Amed eyaletinde en aktif ve bir bölge komutanı. Evet, o çetelere kanarak gitmişti ancak birçok giden arkadaşla birlikte PKK’ye geri gelmişti. Çünkü onlar PKK’yi ve gerillayı iyi biliyordu. Gerilla olmak demek kimseye ama kimseye boyun eğmemek demektir. Onlar kısa bir süre YNK’nin yanında kaldıklarında özgürlük arayışlarının nasıl düzenin kirleriyle ayak altıda alındığını iyi görmüşlerdi. Ve nitekim onun için tekrar dağlara yönelmişlerdi.
Şiyarı hatırlıyorum, mavi gözlü sarı saçlı bir Ercişli. Öyle güzel bir genç ki yıllarca dağda olmasına rağmen, bir gün bir arkadaşını incitmemiş, tersine gittiği her yerde el üstünde tutulan ve emekle yoğrulmasından olmalıdır ki gözlerinde ki gülücükler herkese yetecek düzeyde, hep yüzünde asılı dururdu.
Bu altın değerinde ki yoldaşları düşünürken gözlerimin önüne Hakkâri’deki, Van’daki ve Gever’deki vahşet sahneleri geliyor. Kamışlo da ve tabii ki Kürdistan’ın birçok yerine terörist devletçe yetiştirilmiş köpek sürülerinin halkımıza saldırıları da bir film şeridi gibi gözlerimizin önüne geliyor. Ve sanki düşüncelerim okunuyormuşçasına Van’da sadist ve psikopat polislerce dövülen genç ekranlarda olup bitenden sonra yaşadıklarını anlatıyor. Ardından o güzel gözleri ve mahrum yüzüyle ekranlara kolu kırılan çocuk olarak yansıyan temiz Kürt gencide ekrana çıkararak, bu İsrail tipi faşist saldırı ardından daha neler çektiğini de öğreniyoruz.
Tüm tabloyu ele aldığımda aklıma sadece bir düşünce geliyor; GERİLLA OLMA ZAMANI.
Ve değil ki şairin söyledikleri aklıma gelmiyor: hem de çok daha dokunaklı olarak zihnimde zonkluyor. Şair şöyle diyordu ”Dokuz gezegenin onuncusu Kardeş kavgasının en sonuncusu. Öylesine bir dünya ki bu, Ne İsa'nın on iki havarisi, Ne Muhammed'in dört halifesi, Çözemedi, çözemedi bunun ne demek olduğunu…
Yasamızda Akvaryumlu meyhanelerde zümrüt yeşili gözlere türkü yakmak yok. Biz çoktan erittik Yüreklerimizin çelik potasında sütun bacaklı kızların gözbebeklerini. Yasamızda Kilit vurulmuş yasak kapıları kırmak yok. Açmak var, Suları gürül gürül akıtmak var. Ve tüm insanları, İnsanca yaşatmak var. Yasamızda Kan, barut, ateş, ölüm Yok. O l m a y a c a k. Özgürlük ve kardeşlik var.
Bu sırrın ne demek olduğunu ancak bu dağlarda biline bilir. Ya da bu dağlara çıkanlar bilir. Tüm insanları insanca yaşatmak amacımız ise o zaman ilk elden çıkılması gereken yer buralardır. Dağlardır. Halkımıza karşı uzanan ellerin kırılacağı yerler burasıdır.
Bir yazımda şöyle yazmıştım “İlginçlik nerede biliyor musunuz; dağlara çıkma istemi gelişirken halkımıza yapılan hakaretler ve haksızlıklar incitiyordu, yakın çevremize yapılan baskılar incitiyordu, şöyle böyle biraz doğru yol için sesini yükseltenler kovuşturuluyor ve yurtdışına çıkma zorunda kalıyorlardı, bu incitiyordu. İçinde gelenleri açık söyleyememe, içine atma ve sinme incitiyordu. Parça parça edilmiş Kürt siyasi arenası incitiyordu.
Özcesi, bireyin kendisi olamaması incitiyordu. İnsan kendisine karşı ikiyüzlülük yapıyor gibi geliyordu. Ya onurlu olunacak ve bu içiyle dışı bir olmayan durum aşılacaktı ya da kendi içine sinerek ikiyüzlü ve korkakça tavır sineye çekilerek hasta ve kompleksli bir kişilik olarak yaşanılacaktı!
Hani derler ya; demokrasi, kendi yaşamı üstündeki denetimini artıran bir felsefe ve eylem kılavuzudur. İşte biraz kendi yaşamımız üstündeki denetimimizi sağlamak kendimiz olmak için seçilecek tek yol vardı o da DAĞLARA çıkmaktı. Başka da yol yoktu…”
Kimisi “dans edemeyeceğim bir devrim istemiyorum” derken biz dağlara çıkarken kimseye boyun eğmeyeceğimiz bir devrim istiyorduk. Ve bu tüm dağlara gelen yoldaşların ortak noktasıdır. “
Evet, bu duyguları ve çelişkileri yaşayan tüm Kürdistanlı gençlerin-kızıyla erkeğiyle- gelmesi gereken yer burasıdır. Yani DAĞLARADIR. Tam da güzel bir ilkbahar Kürdistan dağlarını yeşile sarmışken sarmalamışken tekrardan GERİLLA OLMA ZAMANI diyorum. Kasım Engin |