KANDİL - Neydi Diyarbakır ya zindanında yaşananlar? Neden tarihsel bir dönemece ev sahibi oldu bu mekan? Bu gün bile PKKnin yükselişinde en önemli zaman ve mekan olarak adı geçen 14 Temmuz ve Amed zindanı o günlere nasıl gelmişti?
Türkiye ve Kürdistanlılar sabah erkenden sokaklara giren tankların sesleriyle uyandılar. Ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı. İnsanlar sokaklardan evlerinden alınarak işkence tezgahlarına götürüldü. Türkiyede Mamak ve Metris, Kürdistan’da ise Diyarbakır Cezaevi zulmün ve işkencenin adı, adresi oldu. PKK ve Önderi Abdullah Öcalan darbeye Türk sol hareketlerinden daha fazla hazırlıklıydılar.
Darbe öncesinde bir kısım kadrolar ve Abdullah Öcalan yurtdışına Lübnan ve Filistinde ki kamplara geçmişlerdi. Onları yakalayamamanın da verdiği hırsla cunta rejimi cezaevindeki PKKli tutsaklara, sempatizanlara en ağır şekilde yöneldi. Amaç işkence ve zulümle tutsaklar şahsın da PKK’yi bitirmek ve PKK ile yeniden kendini bulan Kürt Halkına bakın onları da ezdik, bitirdik demekti. Özellikle Diyarbakır zindanında tutsakların acıdan başka bir şey düşünememeleri için yaşamın her anı işkenceye dönüştürülmüştü.
Yapılmak istenenin farkında olan PKK Öncü kadroları kendileri şahsında Kürt Halkının özgürlük umutlarını temsil eden PKKnin zindanlarda bitirilmeye çalışılmasını kabul etmediler. Bu doğrultuda ilk tavır 1982 yılı newroz günü Mazlum Doğan’dan geldi. Mazlum Doğan Newroz gecesi eylemini gerçekleştirerek Amed zindanında gerçekleşen teslim alma çabalarına karşı direniş ateşinin ilk kıvılcımlarını ateşledi. Daha sonra buna cevaben dörtlerin Ferhat Kurtay Necmi Öner, Eşref Anyık adlı PKK kadrolarının 18 mayıs eylemi gelişti. Onlar da bedenlerini ateşe vererek Mazlumun ardılları oldular ve kendilerine dayatılan yaşamı kabul etmediklerini gösterdiler.
Ardından 14 Temmuz günü Hayri Durmuşun Urfa davasında çıkarıldığı mahkemede ölüm orucuna başladığını belirtmesi üzerine Diyarbakır zindanında Mazlum Doğan ile başlayan direniş mücadelesi tüm dünyanın gündemine giren bir direniş haline geldi. PKKnin öncü kadroları bedenlerini ölüme yatırarak kendilerine dayatılan teslimiyeti ve işkenceyi kabul etmeyeceklerini, yaşamın kendileri açısından direnişle anlamlı olduğunu gösterdiler. Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yıldız, Ali Çiçek bu direnişte yaşamlarını yitirdiler. Onların eylemlerine cevaben 1984 yılında Kürdistan’a dönüş kararı alındı ve 15 Ağustos atılımı ile PKK gerillalaştı.
Yaşamak direnmektir diyerek bedenlerini ölüme yatıran 14 Temmuz direnişçilerinin geliştirdiği ruh bu gün tüm alanlarda yoldaşları ve Kürt halkı tarafından yaşatılıyor. 14 Temmuz direnişinin yirmi altıncı yıldönümünde o süreçte kendisi de 14 Temmuz direnişine katılarak bu direnişe tanıklık eden KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu 14 Temmuz Büyük Ölüm orucu direnişini, neden ve sonuçları ile anlattı.
14 Temmuz Direnişinin 26. Yıldönümünde Mustafa Karasu, Kürtlerin 14 Temmuz ruhuyla mücadele ederek başaracaklarını böylelikle inkar ve imha siyasetini boşa çıkaracaklarını belirtiyor.
12 EYLÜL’ÜN HEDEFİ KÜRT ÖZGÜRLÜK HAREKETİYDİ
14 Temmuz direnişçilerinden olan Mustafa Karasu, 12 Eylül darbesinin uluslararası boyutları da olan, ABD destekli bir darbe olduğunu amacının Türkiye ve Kürdistanda gelişen özgürlük arayışlarını bastırmak ve bu doğrultuda örgütlenen toplumu tekrardan pasivize etmek olduğunu belirterek şunları söyledi.
‘’Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesinin gelişmesinin esas nedeni Apocu hareketinin gelişimiydi. PKK farklı bir direniş geleneği geliştiriyordu Türk devleti bunu gördü. Devlet Apocuların meydan okuyan, kafa tutan, halka umut veren, gençliğe umut veren tutumlarının kendisi için tehlikeli olacağını gördü. Ve gerçektende Apocu hareketin özgürlük düşüncesi meydan okuması kendisine özgüven duyması, özgücüne inanması bunu gençliğe ve halka anlatması, giderek ideolojik etkinliğini artırması bu çok önemli. Giderek Türkiyede Kürdistandaki Türk Devletinin ideolojik etkinliği, tezleri çökerken bizim ideolojik tezlerimiz bizim düşüncelerimiz Kürt insanın beynini Kürt toplumunun yüreğini şekillendiriyordu. İşte bunun için 12 Eylül aslında bir yönüyle de PKKnin Kürdistanda attığı bu özgürlük tohumlarını kazımak yeşermesinin önüne geçmekti. Daha da tehlikeli hale gelmeden onu ortadan kaldırmaktı. 12 Eylülün darbesinin gerçekleştirilmesinin Kürdistan açısından gerekçelerini böyle değerlendirmek lazım.
KÜRDİSTAN KAPALI CEZAEVİ HALİNE GETİRİLDİ
12 Eylül askeri Faşist darbesinin bir kök kazıma hareketi olduğunu belirten Karasu bunun Kürdistana ve cezaevlerine yansımalarını 12 Eylülün gerçekleşmesinin hedefleri temelinde ele almak gerektiğini ifade etti.
Karasu şöyle konuştu: ‘’Kürdistan 1980den sonra boydan boya yeniden işgal edildi. Yüz binlerce insan gözaltına alındı. On binlercesi tutuklandı. Ağır işkencelerden geçirildi. Ve daha sonra binlercesi de zindanlara atıldı. Yani bir yönüyle Kürdistan aslında kapalı bir hapishane haline geldi. Yani sadece zindanlarda hapishane uygulamaları yoktu. Kürdistan boydan boya bir hapishane haline getirildi. Öyle ki Apocu Hareketten intikam almak onu özelliklede geliştiği yerlerde boğmak için Hilvanda, Siverekte, Urfada, Batmanda, Mardinde, Diyarbakırda etkili olduğu yerlerde baskısını daha da fazla artırdı. Eğer 12 Eylülün uygulamaları araştırılırsa daha çokta PKKnin geliştiği yerlerde baskının, zulmün arttığını görürüz. Diğer yerlerde de tabi baskı vardır. Zulüm vardır. Kürt halkına karşı operasyonlar, tutuklamalar vardır. Ama en ağırını PKKnin Apocuların ilişki kurduğu geliştiği yerlerde yaşandığını söyleyebiliriz. Bu bizim herhangi bir abartmamız değil. Kesinlikle, tarafsız bir gözlemci incelediğinde tespit edeceği objektif bir durumdur. Nitekim bizim dışımızda on, on beş tane örgüt vardı. Ama Kürdistanda ki cezaevlerindeki tutsakların çoğunluğu Apoculardı. Bu bile Kürdistanda ki 12 Eylül uygulamalarının, baskısının esasının PKK hareketine yönelik olduğunu gösterir.
12 Eylülün öyle uygulamaları vardır ki: PKK ile ilişkilenen herkes cezaevine atılmalı, tutuklanmalı, bin pişman edilmelidir. Amaç işte Şöyle Kürdistanı özgürleştireceğiz, şöyle Kürdistan’ı bağımsızlaştıracağız şöyle Kürdistan’da sömürgeciliği yerle bir edeceğiz diyen böyle iddialı bir hareketi ne hale getirdik, ezdik, Türk devleti karşısında savaşmak mümkün değildir demek. Bu biçimde bir ruh halini bütün isyanları bastırdıktan sonra ortaya çıkan pasivikasyonu yaratmak istiyordu. PKKyi ezme politikasının esas amacı buydu. İşte Şeyh Sait İsyanından, Dersim İsyanından, Ağrı İsyanından sonra nasıl pasivikasyon yaratmışsa, bu pasivikasyonu nasıl orayla sınırlı tutmamış bütün Kürdistana yaymışsa PKK şahsında bütün Kürdistana hatta diğer parçalara yaymak istiyordu. Bu yönüyle de bizim bir arkadaşımızın adım attığı köy bile yürüdüğü sokak bile cezalandırılmıştır. Böyle bir saldırıyla karşı karşıya geldik. Bunun sonucu binlerce tutsak cezaevine konuldu.
HER SANİYE İŞKENCEYDİ
1979 yılında Önderlik dışarı gitmiş, bir kısım kadrolarımız yurt dışına çıkmıştı. Türk devleti onları yakalayamadı. Ama bütün intikamını, hıncını tutsaklardan alma ve onlar şahsında bu hareketi bitirmek istemişdir. Onun için Diyarbakır zindanlarında tutsaklara uygulanan politikanın temel amacı hepsini pişman ettirmektir. Hepsini hem doğduğuna hem de böyle düşünceye sahip olduğuna pişman ettirmektir. Böyle bir harekete katıldığına pişman etmektir. Hem de bir daha böyle bir harekete katılmayacak, böyle bir düşünceyi aklına getirmeyecek biçimde o kişileri tutsakları gerçekten yıldırmaktır yani. Böyle azgınca bir saldırı gerçekleştirilmiştir. Bunun için Diyarbakır cezaevinin her saniyesi işkence haline getirilmiştir. Gerçekten her saniyesi işkencedir. Nazımın bir şiiri vardır. Der Hava kurşun gibi ağır. Ber ber ,bar bar bağırıyorum Yani böyle o andaki baskının bunaltıcı etkisini değerlendirirken söylediği bir dörtlüktür. Diyarbakır zindanında durum çok farklıdır gerçekten. Tutsaklar hiç işkence görmeseler hiç aç susuz olmasalardı bile, o hava bile en ağır işkenceydi. Bir nevi çökertiyordu tutsakları, eziyordu. Yani her saniyesi işkenceydi. Böyle bir zulüm düzeni kurulmuştu. İnsanlar bir deri bir kemik kalmışlardı. Amaç şuydu: Öyle bir zulüm düzeni yapalım ki insanlar acı çekmekten, acı görmekten başka bir şey düşünmesinler. Siyaset, ideolojiymiş yoldaşlıkmış, partiymiş bunları düşünmesinler. Ne telaşına düşsünler? Can telaşına, acısına düşsünler. Gerçekten o acıyı sürekli yaşama korkusu yaşasınlar. Böyle başka bir şey düşünmesinler. Bunun sonucu nereye gidecektirler? Tabi ki tükenmeye gidecektir. Tabi böyle birçok ağır baskı uygulanmıştır.
YÜZLERİNDE VAHŞETİN TABLOSUNU GÖRDÜM
Diyarbakır Zindanında yapılan işkenceleri birebir yaşayan ve bunun tutsaklar üzerindeki etkisini birebir gören Mustafa Karasu o sürece ilişkin bir anısını şöyle anlatıyor. Bizi 1980in sonunda Hayriyle birlikte bir yere götürdüler. Yani arkadaşları da iki iki götürüyorlar. En son bizi de götürdüler. Tabi o anda direniş halinde değiliz. Bizi götürdüler. Kapının önünde bir Atatürk büstü vardı. Burada durun dediler. Bizim öyle resmimizi çektiler. Bizde o sırada direniş hazırlıkları yaptığımız için çok sesimizi çıkarmadık. Neyse, biz döndük geliyoruz. Bir an bize durun yüzünüzü duvara dönün dediler. Bizde yüzümüzü duvara döndük. O zaman şöyleydi yani cezaevinde binlerce tutsak var ama kimse birbirinin yüzünü görmesin yani. Biri bir yerden geçerken diğeri yüzünü dönerdi. Bir merhaba demesin, selam vermesin, bir mesaj iletmesin, bir işaret vermesin ve birbirlerine bakıp moral almasınlar diye göstermezlerdi. Tabi ikimiz de yüzümüzü duvara döndük. Meğer o sırada tutsaklara koridoru yıkatıyorlarmış. Tam bizim yanımızdan geçerken ben döndüm baktım. Baktım üstlerini çıkarmışlar. Ben döndüm baktım; bir deri bir kemik kalmışlar ve hepsinin saçlarını kesmişlerdi. Ama gözlerine baktım. Gözlerde korku dışında hiçbir anlamı olmayan bir ifade, sadece ne zaman işkence göreceğini düşünen o anda bile copu yiyecek, işkenceyi görecek kadar tedirgin olan bir surat gördüm. İnanın o anda sanki bir insanın yüzüne değil de, acıyı, çileyi, işkenceyi anlatmış büyük bir ressamın vahşeti gösteren tablosuna bakar gibi oldum. Ürktüm, gerçekten. Ben Hayriye döndüm. Hayri bir arkana bir bak ne göreceksin? dedim. Hayri arkasına baktı. Aynı şeyi oda gördü. Onların orayı yıkarken o telaşlı hallerini, gözlerinin o boş korkulu ifadelerini görünce işkenceyi yapanlar için Allah belalarını versin dedi. Yani böyle bir durumdu. İnsanlar insanlıktan çıkırılmıştı. İnsanlara uygulanmayacak muameleler yapılmıştı.
YENİDEN DİRENİŞ KARARI ALDIK
Diyarbakır Zindanında PKKli tutsaklar tarafından geliştirilen birinci ölüm orucu direnişi ardından tutsaklara yapılan işkence ve yaşam koşulları daha da ağırlaştırılmıştır. Giderek bu uygulamalar Türkiye rejiminin istediği sonucu vermeye başlar. O zamana kadar PKKli tutsaklar tarafından Kürt halkının ve Özgürlük Hareketinin savunulduğu mahkemeler giderek itirafçıların pişmanlıklarını anlattıkları ve onlara Özgürlük Hareketinin anti-propagandasının yaptırıldığı alanlara dönüşmeye başlar.
Biz birinci ölüm orucu direnişini 1981 mayıs sonunda bıraktık. Bizde direniş tartışmaları yeniden 81 eylülle birlikte başlamıştır yani. İki, üç ay sonra artık Diyarbakır zindanındaki baskının zulmün artık kabul edilemeyeceği, buna karşı bir duruşun geliştirilmesi gerektiğini birbirimize söyleyen bir noktaya geldik. Bu baskı ve zulüm karşısında neler yapılması gerektiğini tartışmaya başladık. Çünkü halka söz vermiştik, Önderliğe söz vermiştik. Şehitlerimiz var, onlara söz vermiştik. Böyle bir harekettik. Böyle bir hareketin kadroları Önder kadroları olarak bunların kabul edilmesi düşünülemezdi yani. Bu açıdan buna bir dur dememiz gerekir biçiminde tartışmalarımız başladı. Ancak bu tartışmalar özellikle itirafçılık başlayınca, tutsaklara zor baskı uygulayarak yaptığınız olayları söyleyeceksiniz. Pişman olacaksınız. PKKye ve Önderliğe küfür edeceksiniz, özgürlük mücadelesinin boş olduğunu, Kürdistan diye bir şey olmadığını, Kürt diye bir şey olmadığını mahkemelerde gelip konuşacaksınız dayatması yapılınca ve gerçektende sonuç almaya başlayınca bizde direniş duygusu ve direnişin bir an önce gerçekleşmesi düşüncesi ortaya çıktı. Bu çerçevede tabi tartışılıyordu. Bu direnişin bir an önce başlaması gerektiğini anlatan arkadaşların başında Mazlum Doğan geliyordu.
Bu süreçte geliştirdikleri tartışmalar sonucunda devlet savunma haklarını vermezse son savunmalarda, artık mahkemenin giderek sonuca ulaşmaya başladığı süreçte önceden direnişe geçme ve savunma hakkını alma kararına vardıklarını dile getiren Mustafa Karasu sözlerini şöyle sürdürüyor. Bizim için amaç daha az işkence görmek ve bazı şeyler elde etmek değil esas olarak ideolojik ve siyasal duruşumuzu ortaya koymaktı. Direniş biçimi olarak ölüm orucunu düşündük ama birinci ölüm orucu direnişinde 1 arkadaşı şehit verdik fakat yine de sonuç başarısız oldu. Direniş kapsamlı bir olgu tabi bizde 14 temmuz direnişini geliştirmeden önce acaba başarabilir miyiz? Bunun sonuçları ne olur? kaygısını yaşadık. Kimsenin ölüm korkusu yoktu. Herkes mahkemelerde idam cezası almaya ve kendi ayaklarıyla idam sehpasına gitmeye hazırdı. Ama şu kaygı vardı. Başarısız olursak devlet daha fazla yönelip hepimizi itirafçılaştırmaya çalışırsa bu baskıları ne kadar karşılayabiliriz. Ama sonuçta bunlar da aşılmış ve direniş kararı alınmıştır.
DİRENİŞE GEÇİLİYOR
Direnişin bir an önce gerçekleştirilmesinde ısrarlı olan Mazlum Doğan 1982 Newrozunda, ortak direnişi beklemeyerek eylemini gerçekleştirir. Mazlum Doğanın ardından 18 Mayıs tarihinde Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin ve Necmi Öner teslimiyete ve ihanete karşı bedenlerini ateşe vererek eylemlerini gerçekleştirirler.
Mazlum arkadaş ideolojik ve manevi yönü güçlü bir arkadaş olduğu için Pkknin zindanlarda bitirilmeye çalışılmasını kabullenemiyordu. Bu konuda çok ilkeli ve tutarlıydı. Bir an önce direnişe geçilmesini istiyordu. Bu süreçte newrozda Mazlum Arkadaş eylemini gerçekleştirdi. Bu bizi çok etkiledi. Hareketin Önder kadrolarındandı. İdeolojik Önderliğe ve değerlere bağlı bir arkadaştı. Mazlum Doğan Arkadaşın tek başına eylem yapması bizi oldukça zorladı. Ortak bir eylem yapacaktık. Ama Mazlum artık eylemin gecikmesi karşısında o duruşu kaldıramadı yani . bu tür bir yaşamı direnişsiz btkiir gün bile kabul etmeyeceğinden kendi bireysel protestosunu direnişini ortaya koydu yani. Daha sonra Mazlumun eyleminden etkilenerek Ferhat Kurtay Arkadaş öncülüğünde dört arkadaşımız bedenlerini ateşe vererek eylemlerini gerçekleştirdiler. Mazlumun izinden yürümek istediler.’’
Mazlum Doğan ve Dörtlerin eylemlerinin ardından 31 Mayısta Diyarbakır ana davasından mahkemeye çıkan Mustafa Karasu mahkeme koridorunda bir fırsatını bulup kelepçeli halde Kemal Pir’in yanına gittiğini aktararak aralarında geçen diyaloğu ve Kemal Pir’in direnişe yaklaşımını şöyle dile getiriyor:
‘’Kemal’e nasıl olacak. Bu iş artık böyle gitmez, bir şeyler yapmalıyız biçiminde düşüncelerimi ilettim. Kemalin cevabı, aynen şuydu. benden artık kokular çıkmaya başlıyor dedi. Yani demek istediği şuydu. Artık bizim açımızdan direnişe geçmemek çürüme anlamına geliyor. Sonra dedi Doktorun da (Hayri Durmuş) düşüncesini alalım.
Kemal bu yeniden direnişe geçme tartışmaları sırasında düşüncesini sorduğumuzda bana sormayın benim düşüncem nettir. Bir kişi direnişe başladığında ben ardından giderim diyordu. Mazlumun şahadetinden sonra Esat Oktay, Kemale sizler akıllısınız bir daha böyle şeyler yapmazsınız, yapmayın. biçiminde bir şeyler söylüyor. Kemalin de diyor ki Türk ordusunda bir gelenek vardır. Eğer bir komutan ordunun başında savaşa gider ve sonunda kaybederse ne o ordu komutanın komutanlığını kabul eder nede o komutan orduya bir daha komutanlık yapmak ister. 1. Ölüm orucunu kastederek bende bir defa direnişe bir komutanlık, öncülük yaptım. Ama başaramadım, kaybettim. Bu nedenle ne ben artık bu orduya komutanlık yaparım nede bu ordu benim komutanlığımı kabul eder. Ama bir kişi başlasın arkasından ben gelirim demiştir. Bunu sadece bize değil düşmana bile söylemiştir. Kemal tabi böyle bir anlayıştaydı, direnişe yaklaşımı da buydu. Bu açıdan doktora sormak lazım dedi.
DİRENİŞ URFA DAVALARINDA BAŞLATILACAK
Kemal Pir’le konuşmalarının ardından direniş konusunu Hayri Durmuşa da aktardığını belirten Mustafa Karasu şunları anlattı:
‘’Hayri Durmuşun direnişin Urfa Davalarında başlatılmasını istediğini söyledi. Mustafa Karasu Hayri direnişin Urfa Davasında başlatılmasını istiyordu. Neden? Çünkü Urfa Davası en kalabalık, en büyük PKK davası, önemli kadrolarımız Urfada. Eğer biz orada açıklarsak hem bütün kadrolarımız duyar- Çünkü o anda o sırada kadrolara, cezaevindekilere duyurmak mümkün değildi- Hem de Urfa davalarına daha fazla dinleyici geliyor. Onlar duyarlar ve bütün dünyaya dağıtırlar. Bu açıdan Urfa davasında yapalım dedi. Bende dinledim. Bir şey demedim. Daha sonra Kemale de bu durumu aktardım. Kemal tamam doktor böyle diyorsa böyle olsun dedi. Ve böylece bizim Urfa davasında direnişi başlatma kararımız ortaya çıktı. Kimdir? Kemal, Hayri ve benim. Böyle bir düşüncemiz çıktı. Ondan sonra Diyarbakır davasına giderken diğer arkadaşlara da iletelim dedik. O sırada Diyarbakır Davasında olan Akife iletildi. Sinan Cana iletildi. Böyle birkaç kişiye daha iletme fırsatımız oldu. Dedik durum böyle böyle. Biz bir direniş düşünüyoruz. Bilginiz olsun. Yani bir nevi katılmalarını istiyorduk. Diyarbakır Davası 1 hafta sürdü. Duruşmalar tamamlandı. Arkasından şimdi hatırlayamıyorum ama bir süre geçti. Sonra Urfa Davaları başladı. Urfa mahkemesi Temmuzun başında başladı. Ben katılmıyordum. Direnişe başlama kararımız vardı. Hayriyle musluk boruları yoluyla konuşuyorduk. Hayri dedi. Ben Urfa grubunda başlatacağım. Bundan Kemalin de bilgisi var. Benimde bilgim var. Diyarbakır grubundan diğer arkadaşlara da bildirmişiz. O süreçte davalar biraz uzun sürüyordu. Sanıyorum ilk bir iki gün başlatmadı. Kaçıncı gün olduğunu hatırlamıyorum. Hayri artık başlatacağını söyledi. ‘’
ALTI KİŞİYLE BAŞARDIK
Urfa davalarına katılmayan Mustafa Karasu Hayri Durmuşla hücrelerindeki musluk boruları aracılığıyla konuştuklarını bu diyaloglarında Hayri Durmuşun kendisine ilk birkaç gün bekledikten sonra mahkemeden söz alarak direnişi başlatmaya çalıştığını ama mahkemenin kendisine söz vermediğini aktardığını 14 Temmuz günü mahkemeden dönen Hayri Durmuş’un musluk borusundan kendisine ‘başardık başardık! Altı kişiyle başardık’ diyerek ölüm Orucu Direnişinin başladığını müjdelediğini söyledi.
‘’ 14 Temmuz günü yeniden mahkemeden söz istiyor. Ama gene söz vermiyorlar. Bakıyor artık duruşmalar bitecek. Bu defa yerinden kalkıyor ve ben çok önemli şeyler anlatmak istiyorum diyor. O dönemde itirafçılar böyle yaklaşırdı. Birde Hayri zaman zaman bazı davalar konusunda açıklamalarda bulunurdu. Bu açıklamalarda hem PKK kendini savunurdu hem de düşman da mahkemede kendine göre bir bilgi elde etmek ve kendi kararlarına izahat gerekçesi yapmak için bunları dinliyordu yani. Nedir diyor? Hayri diyor. Önemli şeyler anlatacağım, Kürsüye gelmek istiyorum. Hakim diyor gel.
Şimdiye kadar defalarca burada baskı olduğunu söyledik. Mahkemede baskı var, cezaevinde baskı var. Savunma haklarımız verilmiyor. diye başlayarak değerlendirmesini yapıyor. Bir nevi baskıları anlatıyor. Savunma haklarının gasp edilmesinde savunma yapamamaktan söz ediyor. bu nedenle ben bu saatten sonra ölüm orucuna başlıyorum ve bu durum değişmediği taktirde sonuna kadar götüreceğim diyor. Hakim Hayri, kolordu komutanlığına dilekçe yaz. İsteklerinizi, taleplerinizi bildirin diyor. Hayri de defalarca bu durumun iletildiğini fakat hiçbir sonuç alınamadığını belirterek dilekçe yazmayacağını, talepte bulunmayacağını, ölüm orucuna başladığını ve sonuna kadar götüreceğini söylüyor. Hâkimin ısrarla vazgeç dilekçe yaz demesine rağmen Hayri bunu kabul etmiyor ve yerine oturuyor. Hayri yerine oturur oturmaz Kemalde elini kaldırıyor ve bende bir şeyler anlatmak istiyorum diyor. Hâkim ona ne söylemek istiyorsa bulunduğu yerden anlatmasını istiyor. Kemalde bende doktorun söylediklerine katılıyor ve bu saatten sonra ölüm orucuna katılıyorum diyor. Arkasından Ali Çiçek, Bedrettin Kavak ve Fuat Çavgun söz alarak ölüm orucuna katıldıklarını açıklıyorlar. Tabi hakim katılımların artacağını anlıyor ve duruşmayı uzayabilecekken apar topar bitiriyor. Mahkemeden döndüklerinde Hayri bana musluk borusundan başardık başardık. Altı kişiyle başardık.dedi.
YENİDEN PKK MİLİTANLARI HALİNE GELİYORDUK
Uzun zamandır planlanan ölüm orucu direnişi 14 Temmuz 1982 günü Urfa Davasında başlatılır ve tarihe başlatıldığı günle geçer. Ölüm orucu direnişinin başlamasıyla birlikte çok farklı duygular yaşamaya başladığını belirterek yeniden tavır koyarak PKK militanları haline geliyorduk diyen Mustafa Karasu sözlerini şöyle sürdürüyor:
‘’Bunun heyecanını ve gururunu yaşıyorduk. Kendimizi hapishaneden çıkmış özgürlüğüne kavuşmuş insanlar gibi hissediyorduk. Kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyordum. Ondan bir iki gün sonra Akif Yılmaz ile Fuat Kav katıldılar. Altıncı gündü bende katıldım. Arkadaşlar benim katılmamı istemiyorlardı. Özellikle Hayri katılmamam noktasında çok ısrarlıydı ona hayır diyemedim. Direnişin ikinci veya üçüncü günü onları 35. Koğuştan 36. hücrelere götürdüler. Tabi artık ben katılmamayı kaldıramadım ve ben de ölüm orucuna başladım. Beni de onların yanına götürdüler.
Ölüm orucu bizim için özgürleşmek anlamına geliyordu. Üzerimizdeki baskı kalktı. Kendimize lanet okuyan konumdan yeniden kendine özgüven ve saygı duyan konuma geldik. Ama şunu da belirtmek lazım biz kendimize lanet okumasaydık, kendi duruşumuzu her gün kötülemeseydik biz bu direnişe geçemezdik. 14 Temmuz direnişini başlatılırken ki ruh hali çok önemlidir. Bunu anlamadan PKKnin ne olduğu, 14 Temmuzun ne olduğu, zindan direnişinin ne olduğu anlaşılamaz. 14 Temmuz Direnişi niye o koşullarda gerçekleşti? Çünkü büyük bir öfke vardı. Kendine karşı öfke vardı. Düşmana karşı öfke vardı. Yani red ve kabul ölçülerinin çok keskin olduğu bir PKK gerçeği vardı. Red ölçülerimizde bir gevşeklik olsaydı kesinlikle bu direniş gelişmezdi.14 Temmuz PKKnin yaşam ve mücadele felsefesinin en iyi biçimde ortaya konulduğu direniştir. Yaşam ve mücadele felsefesinin en iyi biçimde tanımlandığı direniştir.’’
KOŞULLAR AĞIRDI
Ölüm orucu başladıktan sonra ölüm orucuna katılanların 36. Koğuş denilen hücreler bölümüne götürüldüklerini ve burada ayrı ayrı hücrelere yerleştirildiklerini yaşam koşullarının oldukça ağır olduğunu söyleyen Mustafa Karasu o süreci şöyle anlattı:
‘’Birinci kat pis suların dolduğu taştığı bir hücreler bölümüdür. Orada sivrisinekler olduğu gibi kokunun da yoğun olduğu bir bölüm. Tabi arkadaşları birinci kata götürmemişler. Birinci kat gerçekten kalınabilecek gibi değil. Hayri ikinci kata konuluyor. Akif ve Ali Çiçek üçüncü kata konuluyor. Kemal dördüncü kat ikinci hücreye konuluyor. Ben de gittiğimde ikinci kata konuldum. Fuat Kavla, Hayri Durmuşun arasındaki hücreye konuldum. Orada kaldım. İlk gittiğimizde doktorlar geldi bir muayene yaptılar. Biraz muayene etmek, tansiyona falan bakmak istiyorlardı. Tabi biz öyle kabul etmedik. Biraz gerilimli geçti ve bir daha gelmediler. Ölüm Orucunun onuncu ile on beşinci günleri arasıydı. Hayri bir dilekçe yazdı. Daha çok ölüm orucunun gerekçelerini, neden ölüm orucuna gittiğimizi, taleplerimizi içeren bir dilekçeydi. Ve bu dilekçeyi hepimiz adına Hayri imzalayarak idareye verdi. Bu dilekçede esas olarak savunma hakkımızın karşılanması, olduğumuz gibi kabul edilmemiz, Yani düşüncelerimiz ve kimliğimizle kabul edilmemiz gerekiyor. Biz devrimciyiz diye sosyalistiz diye bize zulüm ve baskı yapılmaması gibi temel talepler yer alıyordu. Tabi bu dilekçe daha sonra avukatların eline geçmiş değil yani. Zaten bazı savunmalar da kaybolmuştur. Ölüm orucu sürecinde tabi biz ikinci kattaydık. Bize su geliyordu. Üçüncü kata bizden daha az geliyordu. Dördüncü kata ise ya geliyordu ya gelmiyordu. Böyle bir durum vardı. İlk başlarda bizim kata bidonları bırakıyorlardı. Daha sonra onları da bırakmadılar. Bidonlar naylondu. Diyarbakırın temmuz sıcağında naylonlar eriyordu. Naylonun kokusu siniyordu ve içilmiyordu. Hatta bidonların içine farelerin girdiği bile oluyordu. Sonradan onları da aldılar. Bu durum tabi sıkıntılar yaratıyordu. Özelliklede 4. kattaki arkadaşların su içmemesi onları kısa sürede daha erken yıpranmasına yol açan bir süreç başlattı.’’
Mustafa Karasu cezaevinde, direniş yapılmadığı dönemde nerdeyse birbirlerinin yüzüne bakamayan arkadaşlar duruma gelmiş olduklarını direniş içinde ise moralli ve birbirleriyle tartışan bir durum olduğunu söyledi:
‘’O direnişin ilk başlangıcında cezaevi içinde özgürleşme gibi bir durum hissettik. Direnişe başlamadan önce her türlü hakaret küfür görüyorsun. Bir şey söyleyemiyorsun. Tutum koyamıyorsun. Bu sende bir irade kırılmasına ya da iradeni yeterince ortaya çıkaramamana neden oluyor. Onun için Kemal Pir ölüm orucuna başladıktan sonra oh be özgürlük ne güzelmiş biçiminde bir söz söyledi. O işte düşmanın her türlü şeyi söylediği kendisinin hiçbir şeyi söyleyemediği ortama artık kafa tutan iradesini ortaya koyan direnişti. Onda tabi ruh halinde bir rahatlama kendine bir özgüven getiriyor. Diğer yandan tabi şunu düşünüyorsun bir devrimcisi görevlerini yerine getirememişsin bu sende sıkıntılar yaratıyor. Ama direnişle görevlerini yerine getirmek istiyorsun bu sende bir rahatlama yaratıyor tabi. Bu sana moral veriyor. Halka karşı, yoldaşlarına karşı, örgüte karşı görevlerini yerine getirmenin huzuru içinde oluyorsun yani. Biz rüyalarımızda arkadaşları, Önderliği görüyorduk. Ben bir kere rüyamda Önderliğin Kürdistana geldiğini ve orada dolaştığını görüyorum. Ben ona niye geldin tehlikelidir diye tepki veriyordum. Rüyamda bile onun Türkiye içinde karşı karşıya kalabileceği kaygısını yaşıyorduk. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim biz cezaevi içinde hep Önderliğin durumuyla ilgili kaygıları yaşadık. Çünkü Önderlik var olduğu sürece bu hareketi yürütür, sürdürürdü. Bu hareketin sıkıntıları da olsa zorlanmaları da olsa bu hareketi düzlüğe çıkarabilir yani. O da yakalanırsa bir nevi hareket kaybedebilir, tasfiye edilebilir kaygısıyla bu kaygının sıkıntının sonucunda böyle rüyalar gördüğümüz olurdu.’’
BEN BÖYLE KEMALİ KABUL ETMİYORUM
Ölüm orucunun tam hatırlayamamakla birlikte otuzuncu ve kırkıncı günleri arasında Cumhuriyet savcısının gelerek bazı direnişçileri eylemden vazgeçirmek için götürdüklerini dile getiren Mustafa Karasu bu girişimin başarısızlıkla sonuçlandığını belirtti. Mustafa Karasu şöyle konuştu: ‘’Akif, Kemal, Hayri ve sanıyorum bir iki arkadaşı daha götürmüşlerdi. Bazı taleplerinizi karşılarız demişlerdi. Arkadaşlar geri gelmişlerdi. Ölüm orucu sıcak, bunaltıcı ortamda sürüyordu. Dördüncü katta su yoktu. İlk günlerde Kemal yani böyle benim biraz gözlerim bozuluyor diyordu. Sonradan ne oldu. Biz bilmiyorduk meğer gözü tümden gitmiş. Biraz göz rahatsızlığı olduğunu söylüyordu ama gözlerinin tümden kör olduğunu bilmiyorduk. Sonradan ilerlemiş gözlerini kaybetmiş. Sanıyorum kırk beşinci gündü doktorlar geldi Kemale ilk başta el işareti yaptı Kemal bildi. Fakat sonradan bilemedi. Doktor, sanırım onun gözlerinden görmediğini anlamıştı. Çünkü Kemal bir yana doktor bir yana bakıyordu. Doktor Kemal herhalde gözlerin görmüyor dedi. Kemal onayladı. Kemale eğer tedavi görüp yeterli vitamin alırsan gözlerinin kurtulabileceğini söyledi. Kemal beni olduğum gibi kabul ederseniz tamam. Ama bizi olduğumuz gibi kabul etmezseniz, biz direnişi bırakmayız diye cevap verdi. Doktor yeniden bırakırsan gözlerin kurtulur dedi. Kemal ise son olarak sen diyorsun ki Kemalin gözleri olsun ama Kemal olmasın, iradesi olmasın. Ben böyle Kemali kabul etmiyorum. Eğer bizi olduğumuz gibi kabul ederiz diyorsanız farklı düşünürüz biçimindeki değerlendirmesiyle o teklifleri reddetti. Zaten Kemalin ikircikli bir tutumu yoktu. Ondan bir süre sonra Kemalin konuşmalarında kesiklikler ortaya çıktı. Bazen kendisinin Diyarbakır Cezaevinde olduğunu değil de Kızılcahamam cezaevinde olduğunu düşünüyordu. Arkadaşlar gelip beni kaçıracaklar gibi zaman zaman sayıklıyordu. Bazen hafızası geliyordu, bazen gidiyordu. Birkaç gün sonra sesi kesildi. Biz dedik herhalde oda susuzluktan dolayı o da sesini kaybetti. Ertesi günde Kemalden ses çıkmayınca arkadaşlar gardiyanları çağırdılar. Onlar da geldiler. Onları Kemalin hücresine gittiler. Kemal ranzasından düşüyor ve hafızasını kaybetmiş bir biçimde öyle kalıyor. Ne hareket edebiliyor. Fakat hala yaşıyordu. Onu alıp hastaneye götürdüler. Sanırım elli beşinci gündü Kemali götürdüler.’’
ŞAHADETLER BAŞLADI
Kemal Pir’in ardından durumu biraz daha kötüleşince Hayri Durmuşu, ondan sonra Akif Yılmaz ve Ali Çiçeki götürdüler en son olarak da kendisinin 12 Eylülde hastaneye götürüldüğünü dile getiren Mustafa Karasu, şehadetlerin hastanede gerçekleştiğini belirtti. Mustafa Karasu o süreci şöyle anlattı:
‘’Hayri, 11 Eylülü 12 Eylüle bağlayan gece şehit düşüyor. Ben bilmiyordum. Beni bir yere götürdüler. Askerler gittikten sonra baktım yerde bir ranzada Akif yatıyor. Ben Akife diğer arkadaşların nerede olduklarını ve durumlarını sordum. O da Kemalin geldikten iki gün sonra şehit düştüğünü söyledi. Kemal elli yedinci günde şehit düşüyor. Sonra Hayride senin yattığın ranzada beş altı saat önce şehit düştü dedi. Gece saat iki de üçte şehit düşmüş. Ben Akife kendi durumunu sordum. Akifin ölüm orucunda olmasının altmışıncı günüydü. Çünkü Hayrinin şahadetinden bir gün sonraydı. Hayri bir gün sonra şehit düştü. Öğleden sonraydı biz Akifle konuşuyorduk durumu iyi değildi. Konuşma zorluğu çekiyordu, gözleri görmüyordu. Bende yatamıyordum çok az yatıyordum gözlerimi kapatamıyordum. Aradan on beş dakika geçti baktım ki Akifin kolu düşmüş ağzından köpükler akıyordu seslendim cevap vermedi, aklıma baygınlık geçirmiş olabilir dedim. Nabzını tuttum baktım ki ses çıkmıyordu. Sonra bağırdım aradan bir iki saat geçti kimse gelmedi. Hatta şişeyi kırdım belki ses çıkar diye, yine kimse gelmedi. Aradan bir saat geçtikten sonra bir ses gelmedi. İki üç saat sonra bir gardiyan ve asker geldi. Dedim bu arkadaş yaşamını yitirdi. Asker bir tane yine geberdi dedi ve geçti gitti. Aradan bir saat geçtikten sonra doktor geldi nabzına kalbine baktı aldı gitti cenazeyi. Akif de öyle şehit düştü. Ondan sonra onun yattığı yatağa bir kişiyi getirdiler, ben de tanıyamadım, bir gün ona serum vurmaya çalıştılar, kabul etmedi. Sonra neşterle bacağında vurmaya çalıştılar ve gittiler. Ben düşünüyorum bu kimdir ölüm orucunda olanları düşünüyorum kimse aklıma gelmiyor. Ali Çiçeki de aklımdan geçiriyordum. Fakat kendi kendime yok bu kimdir tanıyamadım diyordum. Bir gün sonra geldiler sordum Ali Çiçekti. Sorduktan sonra tanıdım. Doktorlar yanına geliyorlardı. İki saatte bir serumunu değiştiriyorlardı. Birgün doktorlar Ali Çiçek için tıbben ölmüş, bitkisel hayatta yaşıyor dediler. Zaten iki üç gün serum taktılar. Arada sırada bir kolunu çırpıyorlardı. Vücudunda hiçbir hareket yoktu. Ölüm orucunun altmış beşinci gününde Ali Çiçek arkadaş da şehit düştü.
ÖLÜM ORUCU SONA ERİYOR
14 Temmuz Direnişinin elli yedinci gününde Kemal Pir, altmış birinci gününde Hayri Durmuş, altmış üçüncü gününde Akif Yılmaz, altmış beşinci gününde Ali Çiçek yaşamını yitirir. Onların şahadetlerinin ardından idarenin kendisiyle konuşarak daha fazla ölümlerin olmamasını istediklerini taleplerini kabul edeceklerini söylediklerini belirten Mustafa Karasu bu süreci şöyle anlatıyor.
Bana Akifin şahadetini öğrendikten bir gün sonra artık durdurun daha fazla ölümler olmasın dediler. Ailelerimizi de getirdiler. Hatta hiç takatım yoktu ama beni alıp ailenin yanına götürdüler. Bir gün sonraydı, geldiler konuştuk. Fazla ölümlerin olmasını istemiyorlardı. Bana artık bitirin daha fazla ölümler olmasın. Zaten savunma haklarını da vereceğiz dediler. Biz de zaten o hakları istiyoruz. Ben ben tek başıma bu kararı veremeyeceğimi söyledim bir isim verdim. Onlarda onun direnişi bıraktığını ve getiremeyeceklerini söylediler. Sonra Mehmet Şenerin gelmesini istedim. Durumu M. Şenere anlattım. Gidin diğer arkadaşlarla konuşun ne karar veriyorlarsa öyle yapalım. dedim. Ondan sonra Mehmet Şener gitti. Arkadaşlarla konuştu. Arkadaşlar da bırakılabileceğini söylemişler. Ölüm orucu o temelde bırakıldı yani. Benim direnişe dahil oluşumun altmış birinci günüydü. Belli sözler verildi ve bu temelde direniş sonlandırıldı. Ama daha sonra bu sözlerin sadece bir kısmını yerine getirdiler. Ölüm orucu sürecinde dört arkadaş şehit düştü. Kürdistan tarihinde sonuçları tarihsel ve toplumsal olarak etkisi görüldü ve 14 Temmuz tarihe böyle izler bırakarak geçti.
14 TEMMUZ UMUT YARATMAKTIR
14 Temmuz denildiğinde değerlendirilmesi gereken en temel hususun 14 Temmuz şehitlerinin yaşam ve mücadele felsefesi olduğunu işaret eden Mustafa Karasu Kürt Halkı açısından da değeri bu yoldaşlarımızın yaşam ve mücadele felsefesidir. diyen Mustafa Karasu devamla şunları söylüyor:
‘’Tabi burada Hayrinin şahadete gitmeden önce mezarıma borçlu yazın demesi kendini halkına karşı borçlu hissetmesi onun nasıl bir yaşam ve mücadele felsefesi içinde olduğunu ortaya koyuyor. Yine olduğunu. Yine Kemalin ben yaşamı uğruna ölecek kadar seviyorum demesi yine ölüm orucu içindeki moralini bırak şahadete giderken en yüksek morali taşımaları, her dört arkadaşında şahadete yaklaştıkça morallerinin yükselmesi tabi yaşam felsefelerini ortaya koyuyor. Özellikle günümüzde yaşamın anlamsızlaştırıldığı basit yaşamın kapitalist sistem tarafından bütün insanlığa neredeyse kabul ettirildiği bir süreçte Kemalin yaklaşımı oldukça önemlidir. Önderlik ya bu yaşam özgür olmalı ya da yaşanmamış sayarım diyor. Kemalin yaklaşımı da öyleydi. Ölüm orucunun bir gününde ölümünün gecikmesine, kendisine sitem eden bir yaklaşımla biz bu işi yürütsek de yürütmesek de bu mücadele yürüyecek yani bizim yaşamlarımız çok mu anlamlı, çok mu değerli diyerek aslında direnişe gecikmesinin özeleştirisini vermiştir. Biz bu eyleme geç başladık denmesi. Bu bakımdan ölüm orucunda bırakın sizi kurtaracağız denmesine karşı gözünü vererek bu yaşamın nasıl olması gerektiğini ortaya koymuştur. Kemal kendi kişiliğinde bu anlamı ortaya koymuştu. 14 Temmuz mücadele felsefesi neydi? En zor koşullarda başarıyı yaratmayı bilmek, en zor koşullarda yılmadan mücadele etmeyi bilmek ve kazanmak. Bu neye tekabul ediyor? Kürdistan Devrimciliğine tekabul ediyor? Kürdistan devriminin tarzı zor koşullarda mücadele etmeyi göstermiş ve başarmıştır. Kürdistan devriminin tarzının zor koşullarda mücadele etme tarzıdır. Bu Diyarbakır Zindanında Kürdistan devriminin tarzı 14 Temmuzda pratikleşmiştir. 14 Temmuz mücadele tarzı umutsuzluğu yenip, umut yaratmaktır. Diğer yönüyle Önderliğe bağlılık halka ve şehitlere bağlılıktır. Çünkü Önderlik diyordu onlar bizleri en iyi anlayan yoldaşlarımızdır. Önderlik bana hep diyordu sen o kadar işkence gördünüz biz bunun hesabını sormayacak mısınız?’’
12 EYLÜL KAYBETTİ
Mustafa Karasu, 14 Temmuzun ulusal düzeyde tarihsel gelişmeler yarattığını yalnız Kürdistan halkı için değil, Ortadoğu halkı açısından böyle bir sonucu ortaya çıkardığını ifade ederek bu direnişin 12 Eylülün Kürt halkını tasfiye etme, politikalarına karşı koyuşun ifadesi haline geldiğini söyledi:
‘’14 Temmuz ve PKK hareketti böyle bir sonuç yaratmıştır. Hatta bir ara Esat Oktay bize ben sizi dışarıya çıkartsam da siz dışarı çıkmak istemezsiniz. Yani başarısız olacaksınız anlamına gelir. 12 Eylülün kök kazıma hareketi 14 Temmuz ruhu ile boşa çıkartılmıştır. 12 Eylül Kemal ve Hayrinin şahsında yerle bir olmuştur. Önemli olan kim kazanmış kim kayıp etmiştir. Kemal ve Hayrinin başarısı karşısında Esat Oktay yenilmiştir ve bir daha da Esat Oktay cezaevine girmemiştir. Bu direnişin gücü teslimiyeti yerle bir etmiştir. Şahin Dönmez ve Yıldırım Merkitin teslimiyetini. PKK yenilmediği gibi, tersine halk APOcular en zor koşullarda direnebiliyorlarsa demek ki, bunların başaramayacağı hiçbir şey yoktur. PKK diyordu dünyada bize karşı savaşsa biz yinede başaracağız . Bu açıdan bu zinadanlar da başarılmıştı. Bu halka büyük bir güven vermiştir. 12 Eylülden sonra halkın üzerinden büyük baskılara rağmen, halka sahiplenme duygusu yaratmıştı. Düşmanın yok edeceğiz, bitireceğiz saldırılarını yerle bir etmiştir. Durum tersine çevrilmişti. PKK ne diyordu, özgücüne güveneceksiniz, dünyada size karşı savaşsa siz kazanacaksınız diyorlardı. 12 Eylül Kürdistanda direniş sergilemiştir. Tüm ideologları ve hatta Kenan Evrene bile sorarsanız diyecek ki, Diyarbakır cezaevinde ki baskılar olmuştur diyecektir. Bu direniş PKK kadrolarının şahsında açığa çıkmıştır. Sorun sadece baskı değil burada söz konusu olan. Bu direnişin siyasal sonuçları çok olmuştur. Temelde Türk devletinin gerçek yüzü açığa çıkarmıştır. Yapılan işkenceler bu direnişçiler şahsında teşhir edilmiştir. Zaten 12 Eylül askeri cunta kendini yürütemez hale gelmiştir. Ve bir yıl sonra yıpranarak seçime gitmiştir. Bu siyasal olarak teşhir olmuştur.
14 Temmuz direnişinin en önemli sonuçlarından birinin ülkeye geçişte bir köprü rolünü oynaması olduğunu dile getiren Mustafa Karasu 14 Temmuzun o dönemde kaçkınlığa karşı, teslimiyete karşı sürgüne, mülteciliğe karşı dur demenin adı olduğunu ifade etti.
Neydi destek? 12 Eylülden sonra bir yılgınlık var. Bir karışıklık var. Önderlik diyorya kılıç artıkları bunları örgütlemek , mücadele örgütü haline getirmek, savaşa sokmak büyük bir zorluk sıkıntı yaratıyor. Önderlik o süreç için Ben geliyorum çalışıyorum birisi geliyor bozuyor. Ben gidiyorum düzeltiyorum. Birisi geliyor, dağıtıyor diyor. Böyle bir dönemde 14 Temmuz direnişi kaçkınlığın mülteciliğin artık bu iş olmaz denildiği dönem de ülkeye dönüşe çağrı, direnişe çağrı, mücadeleye dönüşe çağrı olmuştur. En zor koşullarda zindan direnişi gerçekleşiyorsa, Mazlum şehit düşüyorsa, Kemal şehit düşüyorsa, Hayri şehit düşüyorsa artık kimse ya böyle olmaz, Avrupada olalım, Ortadoğuda kalalım, biraz daha bekleyelim diyemezdi. Ama önceden böyle mülteciliği meşrulaştırmak isteyen, yurt dışında kalmayı meşrulaştırmak isteyen, artık direniş olmaz deyip kafa karıştırmak isteyen kişiler olmuştur. Tasfiyeci eğilimler ortaya çıkmıştır. 14 Temmuzdan sonra tasfiyecilik ve teslimiyet kendisini konuşturamaz hale gelmiştir. Bu ruh karşısında kim geriye çekebilirdi bu değerleri Önderlik bile ben onların emrine girdim diyor . 14 Temmuz ruhu yeni bir başlangıç anlamına geliyor. Zaten zindanda bir daha işkence olmamıştır. 35. koğuşa zaten bir daha bize karşı çıkmamışlardır. Direniş ruhunda ve moralinde bir direnişe geçme durumu vardır. Direniş duyguları gelişmiştir. Kemal ve Hayrinin şahadetinden sonra İtirafçılar bile bize geri dönmüş ve itirafların dan vazgeçmişlerdir. Bu yüzden biz bu şehitlere halk ve örgüt olarak çok şey borçluyuz. Dünyanın en acımasız ordusuna karşı başarı elde edilmiştir. Ve bu direniş 15 Ağustos ruhunu doğurmuştur. Ama 15 Ağustos bu ruhla mayalanmıştır. Tasfiyecilik bu ruh karşısında sarsılmıştır ve yıkılmıştır. Bu temelde biz bu mücadele ruhu ve anıları karşısında eğilerek mücadele sözümüzü yineliyoruz.
14 TEMMUZ KÜRDİSTAN DEVRİMİNİN YÜRÜTÜLMESİNE TEMEL OLMUŞTUR.
Eğer böyle bir tarz 14 Temmuzda pekiştirilmeseydi; 14 Temmuzda örnek hale getirilmeseydi; 14 Temmuz direnişçilerinin tarzı yaşam ve mücadele felsefesi olmasaydı bu zorlu Kürdistan Devrimi başarıyla yürütülemezdi. Onlar Kürt Halkının ve Kürdistan Özgürlük Savaşçılarının eline Kürdistanda özgürlüğü kazanmanın tarzını yöntemini, zor koşullarda başarmanın duruşunu kazandırmışlardır. Kürdistan halkı ve Kürt Özgürlük savaşçıları açısından onların ortaya koyduğu bu örnek duruş kutsallık düzeyindedir. Eğer 14 Temmuz Direniş ruhuyla hareket edilirse Kürtler hiçbir zaman kaybetmezler. 14 Temmuz ruhunda inançsızlık başarısızlık yoktur. Olmaz yoktur. Kürtler, Diyarbakır Zindanı koşullarında başarılı oldularsa, Diyarbakır Cezaevinde hiçbir silah yokken düşmanın en güçlü olduğu dönemde 12 Eylül yenilgiye uğratıldıysa o zaman başka koşullarda hayli hayli başarılı olunabilir. Kürt halkı bu gün 14 Temmuzun yarattığı ruhla mücadele ediyor ve Kürdistanda mücadele bu ruhla sürüyor. Bu ruhla da başarıya ulaşacak.’’
..
ANF NEWS AGENCY |