| 14 Temmuz 1982 Güneş Doğup Battıktan Sonra…
Bir ulusun başkenti o ulusun her şeyini yansıtır. Direnişi ve ihaneti; sevgiyi ve nefreti; geçmişi ve geleceği; zenginliği ve sefaleti; tarihi ve güncelliği; misafiri ve ev sahibini;özgürlüğü ve köleliği; özneyi ve nesneyi; savaşı ve barışı; orta yolcusunu, işbirlikçisini, dilencisini, varoşunu,gettosunu,saraylarını,tapınaklarını velhasıl her şeyini ama her şeyini gösterir. Bunların hepsinin de sembolleştiği bir yer vardır. İtalya'da Roma'nın Arena'sı; Eski Yunanistan'da Atina'nın tapınakları; Vietnam'da Saygon zindanları; Osmanlı'da İstanbul'un Yedi Kule Zindanları; Peru'da Lima'daki İnka uygarlığı; Mısır'da firavunun mezarları; Çin'de pekinin Tiananman Sarayı; Fransa ' da Paris 'in Bastil zindanı ... İşte bu semboller o ulusların her şeylerini bir parça yansıtır .Oraya giden o ulusun tüm gerçeğini görür .Çünkü oralar ulusun geçmişten günümüze yaşadığı tüm evreleri en ince detaylarına kadar sunar misafirine .Kısa ama kesin bir tarihsel kesittirler Kürdistan'da da Amed’de ulu cami ve özellikle de 5 nolu tamı tamına böyledir. Buralarda Kürd' ün tüm tarihi gizlidir .Görmek isteyen gözlere Kürd 'ün bütün tarihini bir karede sunar .Ulu Cami ilk önce zerdüştilerin – Bahdini ' lerin- kutsal dans yeridir. Hrıstiyanlıkla birlikte Romalıların kullandığı muhteşem bir kilisedir. Ardından görkemli bir katedral olarak kullanılır. Bir süre Museviler için Havra , en sonda da cami olur .Dört büyük dinin birleştiği yerdir.Musa , İsa ve Muhammed' in ziyaret ettiği Zerdüşt' ün misafirhanesidir. Bu kutsal Zerdüşt tapınağının kulesine önce bir çan eklenir kilise olur , ardından katedral ve havra olarak kullanıldıktan sonra da çan sökülür; tepesine eklenti ve eğreti bir minare yapılır.En son şimdi ezan okunmaktadır orada. 5 no'lunun hikayesi ise bundan daha trajik ve ruhlara ağır derecede keder vericidir Bu iki yerde Kürd 'ün her şeyi gizlidir.Ama görmek isteyen gözlere ve ruhlara binlerce yılın özetini bir bakışta sadece bir anda sunabilme kudretine sahiptirler.Benzeri bir şey belki de hiçbir halkın tarihinde yoktur.Gidip Paris’teki müzede '' insan dersiyle kaplanmış '' anayasayı gördükten sonra destanlar yazan yürek ve beyinlere bir de bu iki yeri sadece bir an göstermek gerekir
14 Temmuz 1982...
Derin suskunluğuyla insanın tüylerini ürperten bir şehir,Diyarbekir. Gecenin artık güne doğru evrildiği vakitler.Gökyüzü tertemiz. Yıldızlar ıslak ıslak ışıldıyorlar.İlginçtir ama son dönemlerde yıldızlar solmuştu.Işıklarını öyle göz kamaştıracak biçimde yollamak istemiyorlardı insanlara.küskündüler.Ama şimdi ta ötelerde bir toplum yıldızı yanyana gelmiş alttı yıldız.Üçü birbirini sukulmuş, diğer üçü biraz daha ötede.Yanyana sokulanlar daha parlak,daha canlı ve daha fazla ıslanmış gibidirler. Başka bir yıldız daha var ama o biraz daha uzakta duruyor. Dikkatle bakan gözlere hızla yanıp yanıp süren bir çok fenerin bir araya gelişini anımsatıyor. Daha ötede duran yıldız sanki daha çok ıslak olan diğer üç yıldıza konşuyor gibi. Birazdan gün doğacak, belki kavuşmasını engeller diye yetişmek için acele ediyor. Bazı yıldızlar da gökte asılı kalmış gibi. Ay, Diyarbakır'ın çarşıya şewiti'sindeki ermeni bakırcı ustasının büyük bir aşkla yaratığı şahaseri, parlak ve daima müşteri bulan büyük tepsilerine benziyor. Karacadağ'ın bile ötesine, ta Harran'a doğru gidiyor. Birazdan nöbetini Güneş'e bırakacağı için onunda acele eder bir hali var. Ay'ın yüzünde göze hoş gelen o parlaklığın içinde biraz daha koyu,yer yer iri ve geniş, yer yer daha küçük ama rastgele lekeler var. bu koyu lekeler bakırcı ustası Ermeni Xaço amca'nın senisindeki gelişi güzel vurulmuş narin çekiç darbelerini anımsatıyor. Hayret..! Peşpeşe yıldızlar kaymaya başladı. Bir, iki, üç... Biraz sonra bir tane daha. İlginçtir, Diyarbakır semalarında ilk kez bu kadar yıldız peşpeşe kayıyor. Büyüklerin söylediklerine göre uzun bir sürü öncede böyle peşpeşe kaymış yıldızlar. Ama o zamanlar daha çoklarmış. Işıltılar gözlerini kararttığı için pek sayamamışlar. Bazıları tam kırk yedi yıldız kaymış diyor. Diyarbakır denince ilk akla gelenlerden biride surlardır. O muazzam surlar şimdi daha farklı gibi duruyor. Eskiden daha dimdik oldukları gibi üzerine her daim misafirleri olurdu. Bir uçtan başlar öbür uçtan bitirirlerdi gezilerini.Gece oldu mu surlar sarhoşların, şarapçıların,evden kaçan çocukların-gençlerin mekanı olurdu. Nedense şimdilerde onların da sayıları azaldı. Bu tuhaf gecede biraz ihtiyarlamış,omuzları düşmüş, beli belli belirsiz bükülmüş gibi. İşte öyle bir hava veriyor insana. Ne bileyim, oyuncağını Dicle'ye kaptırmış çocuk veya bu dünyada umudunu kesmiş ahiretlik ihtiyara benziyor. Belki de o güzel, serin gölgesinde gündüz durmadan bağırıp çağıran, alış -veriş yapan sebze satıcılarının ve müşterilerinin gün geçtikçe azalmasına küsmüştür. Kim bilir..! Suratı kırış kırış olmuş, elindeki nargilesi ile gözlerini hafiften kısarak güneşlenirken arasıra suratına konan sineği elini şöyle sallıyarak kovan ihtiyarı anımsatıyor. Surlar şuan son iki yılda neler görmedi ki? Yaşadığı son olaylar belki de ta yüz yıllar önce, henüz Mervanilerin başkenti olmazdan da evvel hemen yanı başında müslümanlığı kabul etmediği için kafaları kesilen kırk-ellibin kahramanı bile unutturmuştur. Onun çektiklerini bir tek Dicle bilir. Surların içinde kesilen insanların cesetleri Dicleye atılmıyor muydu? Kafası, kolları, bacakları koparılan insanların kanları daima Dicle'ye akardı zaten. Bundan mıdır, nedir surlar ile Dicle kucak kucağa uyuyan sevgililere benzetilir. Belki de, şerbetçilerin bir süreden beri azalmasının getirdiği bir üzüntüdür.Belki de Bavé Elo'nun çeqilmast satamayışına üzülüyordur. O da bir süreden beridir gölgeliklere uğramıyor. Pazar yerlerinde dolaşmıyordu. Nereye gitmiş olduğunu da kimse bilmiyor belki hastalanmıştır! Belki köyüne gitmiştir! Belki de!... Ay ışığının vurduğu çakıltaşları Diclenin her iki kıyısında değişik bir görüntü veriyor. Yer yer daralan, koyu mavi ile siyah arası, insanı içten ürküten havası ile Dicle sakin sakin akarken çakılların ay'dan ödünç aldığı ışık ipince demetler halinde ta uzaklardan bile bakana ''dikatli ol.'' der gibi. Gerçi Dicle'nin insan yuttuğu pek enderdi ama yinede bu gece verdiği mesaj hayra alamet değildi. 57 yıl önce Şex Sait ve 46 yoldaşı böyle bir geceye yetişmemişlerdi. Tam on beş gün önce beşeri gecelere ''şev xweş'' demişlerdi. Diyarbakır zindanlarında, istiklal mahkemelerinde hiç biri aman dilememiş, hepsi de birer şahin kesilmişlerdi.Darağacına çıkarken intikamlarını, torunlarının alacağından,söz etmişlerdi. Kahramanca darağaçlarına çıkmış, sehpaları yine kendileri tekmelemişlerdi. Hepsinin gözünde birer çelik pırıltısı ışıldarken yeni güne, hep birlikte ''roj baş'' demişlerdi. Hele Şex Sait tam adına yakışır bir şekilde görkemli ve heybetli yürümüştü sehpaya. Cellatları bile ürkütmüştü. Sonradan, seks filmlerinin izlettirildiği bir sinemaya dönüştürülen 47 kahramanın gömüldüğü yerin elli metre kadar ötesinde; sol elini kılıcının kabzasına koymuş, sağ elini ileri doğru uzatmış ve baş parmağı ile kahramanların yattığı yeri işaret eden bir Mustafa Kemal heykelini diktiler. Tüm kürtlere verilen korkunç bir mesajdı bu. Bu mesaj tam atmış beş yıl boyunca geceli-gündüzlü verildi. Diyarbakırda bu ağırlığın yarattığı hava hala var. Hiçbir zaman da sönmeyecek.
Ama ya şu son iki yıl!
Ortalık iyiden iyiye aydınlanmaya başladı. Açılan radyolarda hemen o çirkin askeri marşlar insan kulağına giren pis bir sinek gibi rahatsız ediyor. Kaba,bozuk, ta ciğerlerinden bağıranlar bu marşları okuyor. Ikide bir, bilmem Milli Güvenlik Konseyi'nin kaç numaralı bildirisi, 7. kolordu sıkıyönetim Komutanlığı'nın bilmem kaç numaralı bildirisi okunuyor. Ardından da uzun uzun, hiç sonu gelmeyecekmiş gibi isimler okunuyor. Bunlar arananlar.Görüldükleri yerde bildirilmeleri isteniyor. Bildirmeyenler de cezalandıracakmış! Radyo onu da söylüyor sonra yine o marşlar. Gecekonduların orda kalabalık bir insan grubu var. Bekleşiyorlar. Bunlar, pamuk tarlalarında çalışmak üzere gidecek olan işçiler. Traktör romörkünün yanında sessiz bekleşiyorlar. Yüzlerinde gülümseme bıçakla kesilmiş gibi; umutsuz bezgin bir hava var.Üzerindeki elbiseler neredeyse lime lime; yırtık yamalı. Yaşları genelde onüç, onbeş. Kalabalıktan ayrı duran daha küçük gruplar var. Bunlar ailece işi gidecek olanlar. Bir grup daha dikkat çekici. Anneleri, ablası,11-12 yaşlarında gözleri çukura kaçmış,daha uykuya doymadığı belli olan iki çocuk var. Amele çavuşunu bekliyorlar.Geldi gelecek...O gün tarlalara kimin gidecegine karar verecek. Diğerleri de , ertesi güne kadar tekrar evlerine dönecekler.Gidenler,akşamın ilk karartılarına kadar kızgın güneş altında ara vermeden çalışıp duracaklar. Akşam döndüklerinde kendilerine birer fiş verilecek. Ta ki kış aylarına doğru ödenecek ücretlerin günlük karşiliği bu.Yorgun-argın eve döndüklerinde bir yandan sevinçli olcaklar çünkü ceplerinde veya avuç içlerinde,kısmen terle ıslanmış fişleri olacak. Bir yandan da evlerinin önünde oturmuş, o gün tarlalara gelemeyenlerin bakışları altında ezileceklerini biliyorlar. Bu yüzden de üzgünler.Ama ne yapsınlar? Düzen böyle işte! Her gün yaşadıkları bunlar.Bir gün bile farklı bir şey olmuyor,olmayacak(!)... Güneş doğalı epey oldu.Temmuz güneşi her tarafı kasıp kavuruyor.Bir kısmı yer yer çökmüş,sonradan yamalandığı belli olan asfalt caddenin ucunda beliren bir grup insanı gören çocuklar hemen sokağın derinliklerine doğru yol aldılar.Çocukların izlediği kavga eden iki köpek ortalığın birden sessizleşmesine şaşmışlardı.Bu yüzden olacak hemen kavgayi bıraktılar.Anlamlı anlamlı çevrelerine bakan köpekler, yakına gelmiş olan beş-altı kişilik grubu görünce hemen az ötedeki ağaç kümesinin olduğu yere fellik fellik koşmaya başladılar. Köpekler bile ürkmüştü askerlerden. Gidip ta uzaktan onların oradan geçişlerini izlemeye başladılar.Çöpün kenarında civcivlerle birlikte toprağı eşeleyen anaç tavuk büyük hızla civcivleri topladı. Kanatlarının altına aldı ve askerlere dik dik bakmaya başladı. Küçücük gözlerinde ilginç bir hava vardı. Civcivlerden birini eline almış,onunlar oynarken dalmış olan çocuk hemen yanıbaşında biten askerleri görünce önce donup kaldı; sonra elindeki civcivi yere attı. Civciv, anaç tavuğa doğru kanatlarının da yardımıyla nefes nefese kaldığı belli bir halle koşmaya başladı.Bu arada elleri boş kalan çocuk birden bire iki minik elini gözlerine doğru götürdü ve elleriyle gözlerini kapattı. Öylece ayakta durdu. Bir süre sonra,önce parmaklarının arasından etrafını izledi. Kimsenin olmadığına kanaat getirmiş olacak ki, ellerini indirdi. Işığa henüz alışmamış minik,kahverengi gözleriyle çevresini iyice taradı. Kimseyi görmeyince önce biraz düşündü. Sonra civcivini hatırladı. Sağa sola baktı.Ama bulamadı.Diğer civcivlerle gitmişti.
14 Temmuz 1982
Diyarbakır
Akşama doğru.
7.Kolordu Sıkıyönetim Komutanlığı Mahkeme Salonu: Hava çok sıcak, çok...Güneş altında cayır cayır yanan kayaların ısısı gibi bir sıcak hava kütlesi yayılıyor çevreye. Kalabalık salonda titreşerek oynayan sıcak hava kütlesi direnişçilerin cılız bedenleri karşısında eriyip gidiyor.Çatlamış topraklar nasıl ki suya hasretse tutsaklarda aynı öylece ölümü hasretle bekliyorlar.Ölüme komuta edecek bir ruhların yüreklerin generalini hasretle bekliyorlar. Yağmur toprağa bereket verecek bire bin yaratacaktı.Ölüm yaşamı yaratacak; bir ölüm bin-onbin-milyon yaşam olacaktı. Ufuktaki bunaltıcı beyaz bulutlar birden bire dağıldı.Uzun zamandır güneşin kızıllığını engelleyen bulutlar çekilmişti. Bu kez güneşin kutsal kızıllığı iyi göründü. ''Ben ölüm orucuna giriyorum'' sözleri arslanın avına vurduğu bitirici pençe gibi şok yaratmıştı. Birden bire beş yıldırım daha düştü salona .Direnişçilerin ayakları altındaki topraklar bile bu görkemli duruş karşisinda ta derinden titriyordu. Ahmedé Xané'nin kaleminden Mem ile Zin muratlarına eriyor; insanlarda bulamadığını şarap kadehlerinde arayan Ömer Hayyam gerçeği buluyordu Çok ince damarlarla toprağın metrelerce derinliğinden gelen minnacık su sızıntıları nasıl ki ağacın en tepesinde bulunan tomurcuğa yaşam veriyorsa, bu sözlerde tutsaklılar için aynı anlamı ifade ediyordu. Bu sözler; damarlarda ılık ılık dolaşan kanın temizlenmesi vaktinin geldiğini söyleyen sözlerdi. Bütün yürekler,çevresini ışıldatan-ısıtan nadide meşalelere koşuyorlardı. Zaten ruhları hadım olmuşlar çoktan çekilmişlerdi karanlık köşelere. bu sözler; kendi soyunun kök kurutucusuna kurtarıcı diye sarılanların, kendi köküne baltayı vuranların yüreklerine düşen bir depremdi. Pratik, gerçeğin rengini ele verir. Eylem ne ise kişi de odur.1848 Saint Antonnie Barikatı, onu yapan ustanın büyüklüğünü anlatır. 14 Temmuzda 14 Temmuzu yaratanların ta kendisidir. İnsan yer değiştirirken kendi biçiminde bir gün veya gece bırakıp gitmek ister.Bunu herkes başaramaz .Olağanüstü dönemlerdeki büyük kişiliklerin işidir bu.Yer değiştirirken büyük bir gün veya gece bırakmak için de yüce kişilikler gereklidir.Bunun için aynı insandan iki hayalet yaratılır.Bunlardan biri, öbürüne hakkını aramak için saldırır, müstebit cezalandırılır.Hayalet gölgeler tekleşir. O zaman insan da olağanlaşır. Zaten istibdat daima müstebitin peşinden gider durur. Bu durum açık havanın yer değiştirmesi, karanlık kıvrımların ilerlemesi gibidir.. Amed in hafif kızıl karanlığında; ''Başardık,başardık'' sözleri 5 no’luda sonsuz gibi görünen çirkin operanın bittiğinin müjdesini veriyordu. Artık başka bir temsil sergilenecekti. Harekete geçen zemberek misali ruhların ve yüreklerin yönü artık direnişçilerin kabesine dönmüştü. Koşuyorlardı, koşuyorlardı,koşuyorlardı... Milyon yaşam için bir kezlik ölüme.
HPG ONLiNE |