
Düşük yoğunluklu savaşın dozunun hiç de düşük olmadığı dağlarda, yüzlerce genç bedenin toprağa düştüğü 98 yılında, Ortadoğu’nun siyasal atmosferinde de şiddetli çalkalanmalar başlamıştı. Önderliğin Suriye’ de olması gerekçesiyle Türkiyeli yetkililerin sözlü saldırıları tehditlere, kısa süre içerisinde de tehditler somut adımlara dönüşmeye başladı. T.C. ordusu, Suriye sınırına boydan boya yığınak yapıyor, ‘girdik gireceğiz’ naraları atıyordu. ABD donanması Basra’dan sonra, İskenderun’a da demir atmış, gelişebilecek olan savaşın kapsamına işaret ediyordu. Türk basını da mevzilenmiş, gündemin %90’nını olması yüksek muhtemel Türkiye-Suriye savaşına ayırmıştı. Ama aslında ihtimali tartışan değil, ihtimalin pratikleşmesi için bütün gücünü seferber eden ajitatör rolündeydi. ‘APO’ nun evi Şam da, işte evin adresi, fotoğrafı ve telefon numarası. Bu duruma göz yumulmasın.’ ‘Karadan mı, yoksa havadan mı saldırılmalı? Ya da uzun menzilli füzelerle vurulduktan sonra ordunun sınırı geçmesi daha mı etkili olur?’ gibi tartışmalarla durumu iyice kızıştırıyorlardı. ‘Her Türk asker doğar’ sözünü ‘her basın üyesi birer askerdir’ sloganıyla güncelleştirmişlerdi adeta. Basının mı askerleri, askerlerin mi basını yönlendirdiği neredeyse kestirilemiyordu. Yani herkes el birliğiyle rolünü en etkili biçimde oynamaya ant içmişti sanki. Önderliğe de birçok mesaj geliyor, yabancı ve Kürt ziyaretçilerin ardı arkası kesilmiyordu. Bazı gazeteciler gönderdikleri mektuplarında ‘bu sefer sizi orada barındırmayacaklar, çıkın’ diyor, gelen misafirlerden yetkili olanlar ise ‘kapımız size açıktır’ mesajı veriyorlardı. Önderlik tüm ihtimalleri gözden geçiriyor, yanında bulunan arkadaşlarla tartışıyordu. Gün geçtikçe durumun ciddiyeti artıyordu. Oturduğu koltuktan kanalları karıştıran Önderlik, haberi dinlemek kadar, siyasetçilerin yüzlerini ve davranışlarını inceliyordu. Gizli tartışmaların simalarda bıraktığı izlerin anlamını çözmeye çalışıyordu. O zamana kadar Avrupa, Güney Kürdistan ve bazı Ortadoğu ülkelerine çıkma ihtimali tartışılsa da, bende daha çok, olası olmayan durumların, olmazını tasdik etmek için yoklandığı izlenimi yaratmıştı. O yüzden Önderlik bana bir süre önce Avrupa ihtimalini sorduğunda, hiç tartışılmaması gereken bir seçenek olduğu inancı ve kesin anlayışıyla ‘mümkün değil, hemen etkisizleştirirler, asla gidilmemeli’ demiştim. Ama durum ağırlaşmıştı. Seçenekler çok sağlamcı mantıkla ele alınamazdı. Söz konusu olan şey, bölgeye uluslar arası güçlerin saldırısıydı. Hiçbir yerin garantisi olmadığı gibi, yanlış bir adım, insanların katledilmesine veya büyük işgallere yol açabilirdi. Bununla beraber atılacak adımın sadece savunma temelli olmaması, siyasal kazanımları içermesi gerekiyordu. Geleceğimiz; bu kısa, ağır ve imkânsızlıkların etkin olduğu süreçte atılacak adımlarla ya yeni bir doğrultuya girecek ya da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktı. ‘Ölümlerden ölüm beğen’ çemberinde, Önderlik kılı kırk yararcasına yaşam olanaklarını oluşturmaya çalışıyordu.
Haberlerde adresini ve telefonunu verdikleri yer, o esnada içinde bulunduğumuz eve aitti. Önderlik; ‘burayı füzeyle vurabilirler mi?’ diye sordu. Sorusu teknik bir soru değildi aslında. Bizim yaklaşımımızı anlamaya çalışıyordu. Gözlerinde cevap arayan bakışın altında keskinlik vardı. Güven veren, ama her şeye hazır olmaya davet eden bakışları, buluştuğu insanla bütünleşiyordu sanki. Zaten Önderlik karşısında pasif durmak mümkün değildi. Düşünme, duyumsama, algıya açık olma durumu, bireyin iç dinamizmini en üst düzeye çıkarıyordu. Rahat ve güvende olma hissi kadar, hiç bitmeyen bir heyecan ve duyarlılık da gelişiyordu insanda. Hayatımda bu hisleri aynı anda başka hiç kimse karşısında yaşamadım. Önderliğe has bir durumdu bu. O gece birbirini hissetme düzeyi çok daha derindi. Geleceğin belirsizliklerinden doğan kaygılarla bezenmiş sevgi, sarsılmaz düzeydeydi. Bütün tehditlere rağmen tartışılan şey ölüm olmadı hiç. Başkaldırı varsa her yerde, her koşul ve zamanda var olacaktı. Bunun adı; her anı özgür yaşama savaşıydı. TV den gelen tank, top, hava bombardımanı, füze saldırısı gibi sözler sanki bize çarpıp geri dönüyordu. Önderlik bir yandan haberleri dinliyordu, bir yandan da bizimle durumu tartışıyordu. TV’ye bakarak eliyle tehditleri savuşturan bir hareket yapıp, gülmeye başladı. TV de generaller hala bas bas bağırıyordu. Arkadaşlar Önderliğe tatlı getirdiler. ‘niye birlikte yemiyoruz. Hadi sizde alın, birlikte yiyelim dedi.’ Tatlılar geldi. Tartışma tekrar başladığında kadının özgürlük ihtiyacı üzerinden gelişti. Önderlik; ‘kadınlar herkesten ve her şeyden çok örgüt, örgüt, örgüt demeli… Kadınların gücü örgütlü birliklerindedir.’diyordu.
Siyasal, örgütsel, ideolojik konulu tartışmalar, bireylerle yapılan diyaloglar, oyun oynama, tatlı yeme, gülme, heyecanlanma, duygu ve düşünce duyarlılığını yükseltme derken geç saatlere kadar süren akşam sohbetinin sonuna gelindi. Önderlik ayağa kalktı. Yüzünü TV deki saldırgan suratlı adama çevirdi; ‘bir haftayı daha kurtardık, artık ne yapıyorsanız yapın’ dedi. Bize dönüp elini kaldırarak iyi akşamlar diledi ve odasına girdi.
Önderlik çıktıktan sonra bir süre yerimden kalkamadım. Bir yandan saldırının neler getireceği, Önderliği koruma sorununun huzursuzluğunu yaşıyor, diğer yandan da Önderliğin bu saldırılar karşısındaki yaklaşımını anlamaya çalışıyordum. Bu akşam sohbetinde her şey çok açıktı aslında. Ölümlerden ölüm beğen çemberine rağmen duyguda, düşüncede, davranışta ve pratik yaşamda özgür kalmaktan asla vazgeçmeyen ve özgür kalmayı başarabilen bir duruştu Önderlik duruşu. Özgürlük, cephe savaşlarında kazanılan veya kaybedilen bir şey değildi, anı anına yaşanan ve sınırlandırılamayan bir gerçeklikti. En büyük savaş böyle veriliyordu. Kendini özgür kılma savaşı, diğer tüm savaşların belirleyeniydi. Egemen sisteme karşı özgürlük mücadelesini hiç bu kadar derin, hiç bu kadar somut, hiç bu kadar yakın ve hiç bu kadar uzak hissetmemiştim.
Sabah erkenden Önderliğin evden ayrılacağı söylendi. Hemen uğurlamak için toplandık. Telefonla konuşuyordu. Biraz beledikten sonra telefonu kapattı. Masanın üstündeki küçük kırmızı poşete kitabını, gözlük ve damlasını koydu. Yanımıza geldi. Hepimize tek tek baktı. Gözlerine geleceğin belirsizliği yansımış, yükü daha da ağırlaşmıştı sanki. Bunların üstüne yüklediği duygularını bakışlarıyla akıtıyordu yüreğimize. Hiçbir şey söylenmediği halde, bu ayrılışın farklı olduğunu hissediyorduk. Ama sanki tehlikede olan kendisi değil de, bizmişiz gibi bakıyordu. Sanki bizi daha derinden hissederek buluşmaya, yüreğiyle dokunmaya çalışıyordu. ‘Buraya bir füze atılırsa fazla acı çekmezsiniz, bir dakika sürer’ dedi. Her şey olabilirdi. En kötü ihtimallerin duygularını şimdiden karşılamaya çalışıyordu. Ölüm her zaman vardı ve hep bir biçimde var olmaya devam edecekti. Önemli olan ölümün varlığı değil, duyulacak acının fazla olmayacağıydı. Hepimize tek tek sarıldı, vedalaştı ve gitti. Bu duygu ağırlığını çok derinden hissetsem ve son görüşmemiz olabileceğini mantıken düşünsem de, algım buna açık durmuyordu. Kesin bir ayrılığın anlamını kendimde oluşturamıyordum. Bu duyguları yaşamayı içsel olarak ret ediyordum. Bu yüzden daha çok buda geçecek, bir yolu bulunur, durum düzelir havasındaydım.
Aradan 15 -20 gün geçtikten sonra haberlerde Önderliğin Suriye’den çıktığı söylenmeye başlandı. Buna ihtimal veriyorduk zaten. Ama ben Ortadoğu’da olduğunu düşünüyordum. Ertesi gün bir arkadaş gelip, Önderliğin telefon açacağını hazır olmamızı söyledi. Telefonda hepimizin durumunu sordu. Örgütsel sorunları tartıştı ve şehit düşen Helin arkadaşın olayını anlattı. Üzüntüsü ve öfkesi sesinden anlaşılıyordu. Son perspektifleri vererek kapattı. Evet, kesinleşmişti artık. Önderlik Ortadoğu’dan çıkmıştı. Moskova’dan arıyordu.
|