Kürdistan halkı binyıllardır yaşadığı şartlardan dolayı dayanışmacı ekonomiye oldukça açık bir toplumdur. Köy dayanışması, komşu dayanışması, fakir insanlara yardım biraz da Kürtlerin toplumsal kültürüdür.
Bu açıdan dayanışmacı ekonomi ve kooperatifleşme Kürdistan’da hızla gelişecek özellikler taşıyor. Kürdistan’da ekonomi daha tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Çarpık gelişen kapitalizm, işbirlikçi bir burjuvayı doğurmuştur. 30 yaşanan savaş ise deyim yerindeyse tam bir rant ekonomisini ortaya çıkartmıştır. Devletin baskıları ve zorlamaları ile köylerini terk ederek metropollere, Kürdistan’ın büyük şehirlerine göç eden milyonlarca yurtsever insan ciddi bir yoksullukla hatta açlıkla karşı karşıya. Halkı açlıkla terbiye ederek Özgürlük Mücadesi’nden uzaklaştırmak isteyen Türk devlet ve hükümetleri, Kürdistan’a yatırım yapmadığı gibi, özellikle dinci ve devlet destekle yardım kuruluşları vasıtasıyla insanları kazanmaya çalışmaktadır. İşte tam da bu noktada dayanışmacı ekonomi olarak da adlandırılan kooperatifleşme önem kazanmaktadır. Kürdistan’daki DTP’li belediyelerin de teşvikiyle, yine yurtsever işadamlarının katkılarıyla, özellikle üniversite okumuş gençleri bu yönlü bir çalışmaya teşvik etmek olmazsa olmazdır. Belediyeler eğer bu konuda üzerlerine düşen rolu layıkıyla oynar, bu yönlü ciddi bir yoğunlaşma ve pratiğe girerse Kürdistan’da devletten bağımsız, kendi ayakları üzerinde duran bir ekonomi sosyal alt yapı yaratılabilir.
Sermaye sorunu ve eğitim
Tarıma dayalı sanayi girişimlerinin belediye bünyesinde gerçekleştirilebilmesi için gerekli yasal şartlar bir yana, burada kurulacak yapının işleyişi açısından en önemli faktörlerden biri, başlangıç yatırımı için gerekli girişim sermayesi ile sonrasında gerekli işletme sermayesinin elde edilmesi ve bunlarla birlikte, tıpkı kapitalist bir girişimci gibi işini ciddiye alacak insan sermayesinin yetiştirilmesidir. Finansa ilişkin konularda, merkezi hükümetin sunduğu teşvik, hibe ve kredi gibi olanakları değerlendirilebilir. Bunun yanında yerel borçlanma ve halk katılımı gibi konularla ilgili detaylı bir araştırma da hazırlanabilir. Ancak işçilerle köylülerin fabrika ile kuracakları ilişki ve özellikle ürün geliştirme alanında çalışacak insanların yetiştirilmesi ayrı bir çalışmayı gerektiren konulardır. Sonuçta bu, eğitim ile ilgilidir ve Özgürlük Hareketi açısından değerli yanı, işçilerin ideolojik eğitimidir.
Tarım dışı sektörlerde kurulabilecek üretim birimleri kendi içinde sektörel olarak çeşitlilik arz etmektedir. Ancak imalat sanayii bakımından izlenecek perspektif, yine temel tüketim malları ve temel insani ihtiyaçlar olmalıdır. Örneğin giyim ürünlerinin üretimi, yani tekstil Kürdistan’da gerçekleştirilebilecek yatırımlara ilişkin ilk elden akla gelecek sektördür. Bunun için de küçük bir örnek kurgulayalım: İşsizliğin yoğun ve işgücünün donanımlı olduğu bir şehrin belediyesi kent merkezinde bir tekstil fabrikası yatırımı yapsın. Üretilecek ürün, öncelikle Kürdistan’ın iç talebine karşılık verebilecek niteliğe ve kaliteye sahip olsun. Bölge iç talebini belli düzeyde karşılayabilen bu fabrika, üretim aşamasında belirli bir sistemi ve devamlılığı oturttuktan sonra, dış pazarlara yönelik ürün üretimine başlasın. Fakat burada da izlenecek mantık, tarımsal sanayide izlenecek olana benzerdir. Önemli olan, ham ya da ara mamul üreticisi olmak değil; tüketime hazır mamul üreticisi olmaktır. Üretim konusu tekstil olduğuna göre, üretim zincirinin halkalarının tek bir üretici birimde bir araya getirilmesinin mümkün olmadığı koşulda bile, ihtiyaç duyulan halkalar, benzer bir yapıdan, örneğin başka bir belediye bünyesindeki üretici birimlerden tercih edilsin. Basitleştirecek olursak: Gömlek üretimi yapan bir fabrika, kendi tasarım atölyesini kurmalı ve burada geliştirdiği tasarımları üretime dönüştürerek, kendi oluşturduğu marka altında pazara sunmalıdır. Gömlek için gerekli temel hammadde olarak kumaşın tedarikini ise optimal koşullarda önce piyasadan sağlamalı; ileriki dönemde plana uygun olması dahilinde kendisi için ve piyasaya yönelik kumaş üretimine de geçebilmelidir.
Böylesi bir tekstil fabrikasının kurucusu ve hakim ortağı belediye olacaktır. Belediyenin hisse mülkiyeti %51 ile %100 arasında olabilir; fakat modelin önerisi şudur: Kurulduktan sonra cari dengeler itibariyle düşük karlı işletmeler, karlılığı artana dek belediyenin mülkiyetinde kalmalı; karlılığı arttığı oranda hisseleri işçilerine dağıtılmalıdır. Ortaya çıkacak karın, yatırım sermayesini geri ödedikten sonraki kısmı, belli bir oran ölçeğinde belediyeler arası ortak bir fona katkı sunmalıdır. Model, optimum koşullarda bu fonun kontrolünün halk meclislerinde olmasını ve alınacak yeni yatırım kararlarına finansal zemin hazırlamasını öngörmektedir.
Şeffaf bir yönetim modeli esas alınmalı
Böylesi bir modelin en önemli yanlarından biri yönetim ve denetimde şeffaflıktır. Model, belediye şirketleri ve kooperatiflerinin yönetimine ilişkin, konsey yönetimi tekniğini öngörmektedir. Ölçeği ne olursa olsun, her üretici birimin sahibi belediye olacağından, yönetimde belediye meclisinden temsilcilerin bulunmasının yasal bir zorunluluk olacağı düşünülebilir. Fakat asıl olarak fabrikanın yönetim konseyinin bileşiminde her kademeden işçiler de yer alacak ve böylece fabrika ile belediye arasında eşgüdüm sağlanmış olacaktır. Belediye meclisinin halk meclisleri ile ilişkisi bu modelin kapsamı dışında, Demokratik Özerklik Projesi’nin kapsamı içerisinde düşünülmesi gerekir. Bu açıdan, belediye meclislerinin geçerliliğini koruduğu koşullarda dahi, şirketlerde halk katılımı dolaylı da olsa sağlanmış olacaktır. Dolayısıyla model, dünyanın en köklü demokrasi damarlarından biri olan “işçi özyönetiminde fabrika” modelinin izindedir. İsrail’in Kibbutzlarından Arjantin’e ve Brezilya’ya, Yugoslavya’dan Venezüella’ya ve Chiapas’a uzanan bu gelenek, Kürdistan’da da bu şekilde filizlenebilir.
Belediye şirketlerinin ve işletmelerinin şeffaflığı konusu, günümüzde iletişim teknolojilerinin eriştiği düzey göz önüne alındığında birçok yaratıcı çözüme kapı aralamaktadır. Şirketlerin bilançolarının ve muhasebe kayıtlarının denetimi hiç şüphesiz bugün olduğu gibi Sanayi Bakanlığı düzeyinde merkezi organların denetimine tabi olabilir; olmalıdır da. Zira model, merkezi organlarla köklü bir kopuşu değil, demokratik zeminde yeniden kurulan anayasal ve hukuki bir ilişkiyi; yani Demokratik Özerklik’i öngörmektedir. Ancak denetim konusu, kabinenin değil, Sayıştay veya aynı nitelikte bir üst kurulun görevi olmalıdır. Dolayısıyla, şirketler üzerinde Sayıştay’ın teknik olarak “sonra denetim” adı verilen bir mali denetim gerçekleştirmesi, şirketlerin güvenilirliğini pekiştirecektir. Ancak bundan da önemlisi, şirketlerin kendi çalışanları ve halk tarafından denetlenmesidir. Bu ise, hesapların elektronik ortamda tutulması ve ilgililerin denetimine açık olmasıyla sağlanabilir.
Halkın ürettikleri tekrar halka ulaşmalı
Belediyelerin üretimin yanı sıra tüketim ve pazarlama alanında da işletmeler kurması mümkündür. Bugün halen bu türden işletmeler “tüketim kooperatifleri” ve tanzim satış mağazaları biçiminde çeşitli il belediyelerinde faaliyetlerini sürdürmektedirler. Fakat bu türden birçok kooperatif, son derece ilkel bir çalışma tarzı sürdürmeleri ve fiyat-ürün politikasını oturtamamaları nedeniyle bugün atıl durumdadırlar. Oysa yöntemsel olarak tüketim kooperatifleri son derece kullanışlı kurumlardır: Halkın ihtiyaç duyduğu temel maddeleri doğrudan ve ucuz fiyata tedarik edebilen bu kooperatifler, özellikle yoksulluğun yoğunlaştığı bölgelerde öncelikli olarak kurumsallaştırılabilirler. Fakat, bu kooperatiflerin daha modern ve akılcı tekniklerle işletilmeleri, faaliyet alanlarını genişleterek halka daha yakın hale gelmelerini sağlayacaktır. Modern marketler zinciri biçiminde örgütlenecek böylesi kuruluşlar, bir yandan halkın temel gıda ürünlerini ucuza tedarik etmelerini sağlarken; diğer yandan da halkın kendi ürettiği ürünlerin yeniden halka ulaştırılmasını düzenleyecektir.
Belediye şirketlerinin bir fonksiyonu da toplumsal örgütlenmeyi pekiştirici ve derleyici niteliğidir. İşçilerin dinlence, eğlence ve moral motivasyon gibi sosyal ihtiyaçları gözetilirken; diğer yandan kreş, anaokulu ve benzeri yan kurumlar, işçi çocuklarının okul öncesi eğitimine, özellikle de anadilde eğitim ihtiyaçlarına kurumsal çözüm sunabilirler.
Modelin uygulama zemini için gerekli şartlar
Başta da belirtildiği gibi bu modelin optimal bir biçimde uygulanmasının öncelikli şartı, Türkiye’de köklü bir idari-politik reformun gerçekleştirilerek, bölgeselleşmeye ilişkin yasal düzenlemelerin yapılması; merkezin yetkilerinin bölgelere ve buradan da belediyelere aktarılmasıdır. Merkezin illerdeki temsilcisi olarak valilerin idari yetkileri ellerinden alınarak, bu birimler merkez ile il arasında koordinatörlük görevini üstlenen ve yönetsel birimin aldığı kararlar üzerinde sadece sınırlı veto yetkisine sahip olan birer merkezi görevli olarak yeniden konumlandırılmalıdır. Bu, Türkiye’nin bir idari desantralizasyon sürecine girmesi ile mümkün olabilecek bir konudur. Sonuç olarak Demokratik Özerklik Projesi’nin de yasal zemini buradadır; yani idari reformda…
Model, idari bakımdan desantralize olmuş, demokratik kurumları işleyen bir hukuk devletinde optimal olarak işleyebilir. Yani Demokratik Özerklik Projesi’nin kurumsallaştığı ve Kürdistan halkının kendilerini ilgilendiren konularda yasama haklarını da kullanabildikleri; yerel yönetimlerin, okullara ve mahallelere kadar uzanan halk meclisleri aracılığıyla yönetildikleri bir düzendir bu. Fakat elbette bu ideal idari koşullar, onlar için mücadele edilmeksizin elde edilemeyeceğine göre, bir önceki bölümde değindiğimiz gibi, mevcut koşullar içerisinde bu modelin uygulama zemini yasal yollardan zorlanabilir. Bu alanı ilgilendirecek bir çerçeve yasanın hazırlanması ve kitlenin bu projeyi sahiplenerek hükümeti buna zorlaması gerekmektedir.
Bu metnin sınırlılıkları dahilinde yeterince detaylarına girilemeyen ve kaba bir taslak olarak sunulan modelin uygulama zemini için gerekli bir diğer şart da Kürdistan’daki yatırımların pratik zeminini hazırlayacak kamu yatırımlarının bir an evvel gerçekleştirilmesidir. Enerji, ulaşım, haberleşme gibi kentsel altyapı ihtiyaçlarının yanı sıra, kırsal kalkınma için gerekli sulama yatırımlarının tamamlanması için Kürdistan halkının merkezi hükümete baskı uygulaması gerekmektedir. Bu da aynı çerçevede bir siyasal mücadeleye konu olmaktadır. Nihayetinde Kürdistan halkı tüm bu yaşamsal ihtiyaçların ve bunların tümel olarak Kürt sorunuyla ilişkisinin bilincindedir. Fakat bütün bunlar, DTP’nin öncü sorumluluğu ile donanmasına ve kitlenin ideolojik eğitimine ağırlık vermesine bağlıdır.
BİTTİ
MERAL ÇİÇEK
|