Gönderen: seteney Tarih: 15.08.2008, 15:50:26 (7746 kez okundu) Yazdir Yorum Ekle (Not: Yorum sadece üyeler tarafından yazılabılınır. Yazılan yorumlar yönetim tarafından onaylanmak için beklemeye alınıyor.) |
|
15 Ağustos 2000'den sonra Ağustos'un diğer bir adı bizim için Kendeqolê'dir. Yüreğimiz mevsim sıcağının ötesinde yanar. 2000'den beri Ağustos masum, yoksul Kürt köylülerinin Türk uçaklarınca vahşice bombalandığı hava saldırısıdır. Bu saldırıda çoğu kadın ve çocuk olmak üzere ölen, cesetleri yanan, parçalanan insanların trajedisidir. Havaya çöken yürek parçalayıcı anaların ağıtlarıdır. Anasının karnındayken ölümle tanışan cenindir. 2 yaşındaki oğlunu beslemeyi bombalamanın altında bile bırakmayan, elinde süt biberonu ile şehit düşen Gılawej'dir. Ağustos 2000'den beri bizim için Gılawej ve onun gibi şehit düşen onlarca masum Kürt köylü kadınıdır, çocuğudur. Ağustos 2000'den beri Ağustos'un adı Kendeqolê'dir.
****
2001 yılının baharına kadar adını duyduğum Kendeqolê'yi görmemiştim. Baharda yürüyerek ve arabayla birkaç kez geçtim. Arkadaşlar 'burası Kendeqolê' dediler. Ürperdim. Gözlerim karmakarışık duygularla bulandı. Sonra büyük bir duyarlılıkla etrafı taradı gözlerim. İlk gözüme çarpan plastik çocuk ayakkabılarıydı. Kadınların elbise parçalarıydı. Rengarenk. Sonra menfezleri gördüm. Arkadaşların anlatımları geldi aklıma. Korku ve panikle menfeze giren kadın ve çocuklardan on tanesinin burada şehit düştüğünü canlandırdım gözümde. Vahşet! Vahşet! Vahşet! İnsanın duyguları böyle anlarda çok çelişik oluyor. Orada oturup saatlerce onların izleriyle konuşmak, ağlamak istemi ile bir an önce oradan uzaklaşma dürtüsü... Ben arada kala kaldım. Ne kalabiliyordum ne de uzaklaşabiliyordum. Bir süre sürdü. Sonra ayaklarım beni ağır ağır alıp çıkardı bu vahşetin izlerinden. En çok menfeze bakınca içim acıyordu, boğulacak gibi oluyordum. Yol kenarında sürekli gördüğümüz, yüzeysel bir bakış fırlatıp ardımızda bıraktığımız menfezler şimdi kadın ve çocuk mezarıydı gözümde. Bakıp geçemezdim artık. Önemsiz bir ayrıntı olmaktan çıkmıştı gözümde. H‰l‰ gördüğümde nefesim kesilir...
****
Orman yamacındaki kampımıza bir Ağustos ayında gelmişti. Yüreğine dört kez dört ayrı yerden ateş düştüğü ayda. 45-50 yaşlarında, orta boylu, etine dolgun, beyaz tenli, yuvarlak güzel yüzlü, mavi-yeşil karışımı gözlü bir anaydı. Ağır bir hüzündü gölgesi. Baştan ayağa karalar giymişti. Üzerinde siyah dışında tek bir renk elbise göremezdiniz. Gözleri ve beyaz teni olmasa siyah bir kütle gibiydi. Sessizce geldi, selam verdi ve oturdu. Sorancaya çok hakim olamazsak da anlaşabiliyorduk. Bize bir barkac taze yoğurt getirmişti. Ve yağları olmadığı için bizden yemeklik yağ istedi. İçim yandı, bu ananın yüzünde halkımızın yoksulluğuyla yeniden karşılaştığım için... Ana yağ alman için bize yoğurt getirmen gerekmezdi dediğimizde 'olur mu kızım, istediğiniz zaman gelip alabilirsiniz' dedi. Ancak yoksullar bu kadar cömert olabilirdi. İçim başka türlü ezildi şimdi de. Kendimi tutamadım. Bu kadar güzel bir kadının baştan aşağı siyahlar içinde olmasını kabullenemeyen yüreğim sordu: 'Ana neden böyle baştan aşağı karalar giymişsin. Niye normal renkli elbiseler giymiyorsun?'
'Yaşamda sevinecek neyimiz var ki, neye sevineyim ki renkli giyeyim kızım' deyince kendimi kötü hissettim. Tanrım ben ne yaptım ne sordum. Hangi bilinmez acısına, hangi kanayan yarasına bastım dilimdeki tuzu? Zorla çıkan bir sesle, 'Ana yasta mısın?' dedim. 'Doğru kızım' diye cevapladı. 'Ne için, kim için?' dedim. 'Bir kızım, iki torunum Kendeqolê'de şehit düştü. Bir torunum anasının karnındaydı, doğmamıştı daha. Diğeri anasının elindeydi, iki yaşındaydı. Bir oğlum gözünü kaybetti, ben yaralandım. Nasıl unutup da renkliler giyeyim a kızım' cevabını aldım.
Ağustos'un sıcağı üşüdü ananın sözlerindeki ateş karşısında. Merakım utandı, dilimdeki tuz yüreğimi yaktı. Bir suçluluk gelip sardı vicdanımı... Kaçılması imkansız. Bir bedeli bir diyeti olmalıydı bu yüzeysel merakımın. Sonra onun dingin yeşil-mavi gözlerinde anam konuştu sanki benimle. 'Yazsana kızım bu ananın yürek acısını. Kızını anlatsana. Kadınlara yağdırılan tonlarca kazanı anlatsana!'' Öyle sevgi dolu gözleri vardı ki insan anasını hatırlardı, koşulsuz, acılı. Evlatlarının omuzlarına bindirdiği, yüreğine vurduğu acı yükü ne olursa olsun sessiz, direngen, şikayetsiz yalnızca analar taşıyabilir böyle. Anaydı, çırılçıplaktı yüreği. Yine de baştan aşağı acıydı, yüreğimi acıtan. Ona, acısına, gözlerindeki anama incitmeden dokunmak istiyordum. Kucaklamak, sımsıkı sarılmak ve bir an olsun ona kızının ve iki torununun yokluğunu unutturmak istiyordum...
'Ana sizin çadırlarınız nerede şimdi?' diye sorum. 'Kendeqolê'de kızım' dedi. Duraksadım. 2000 yılında Türk savaş uçaklarıyla bombalanmış, onlarca kadın ve çocuk, yaşlı katledilmiş Kendeqolê'de. Bu insanların h‰l‰ aynı yere zomlara gelmesini nasıl izah etmek lazım. Cesaret? Çaresizlik? Mecburiyet? Yoksulluk? Yüzlerce yıllık bir geleneğe bağlılık? Hepsi. 'Peki daha ne kadar kalacaksınız?' soruma '20 güne kadar da buradayız' cevabını aldım. 'Ben gelsem kızını anlatır mısın bana?' dedim. 'Ne yapacaksın kızım? Allah'ın emriydi, karşı gelinmez. Anlatsam ne olacak geri mi gelecek? Ne yapacaksın?' Öyle içten ve kabullenmiş bir hali vardı ki içimi yaktı yine. 'Doğru ana geri gelmez. Kusuruma bakma. Acını yeniden yaşatmak değil amacım. Ama O'nu ve orada ölen kadınları anlatmam lazım. Yazmam lazım' dedim. Gözlerindeki anam söyledi diyemedim. Anam geldi gözlerine bana emretti diyemedim. Çok kafasına yatmasa da, 'Sen bilirsin kızım gel, anlatırım' dedi. Sonra Kendeqolê'de çadırının yerini tarif etti. O'na yağ verdik, barkacını yıkadık verdik. Oturmasını istedik, hava henüz sıcaktı. Oturmadı. Gitmem lazım dedi ve kalktı. Ağır bir hüzün gölgesiydi. Siyah bir kütle gibi, bir acı yığını gibi ağır ağır ilerledi. Kamptan çıktı. Aklım acısında, gözlerinde ve güzelliğinde kalmıştı. Onu bu kadar güzel kılan, çekici kılan acısını taşıma gücüydü belkide. Merak ve sabırsızlıkla zomlara gideceğim günü bekliyordum. Aklımda ismini bilmediğim şehit düşen kızı vardı. O da bu kadar güzel miydi? Adı gibiymiş birkaç hafta sonra göreceğim resimlerinde tanıştığım güzelliği... Gelawêj'miş gerçekten... Türk savaş uçaklarının söndürdüğü bir sabah yıldızıymış... Zalim bir tanrının kıskançlığıyla baştan ayağa kana bulanmış bir Venüs'müş... Kadın hazinesinden kanla çalınan nadide bir mücevhermiş... Birkaç gün sonra öğrenecektim...
****
Okuduğumuz kitaplarda gelir bulur bizi kadınların acıları... Kadına yöneltilen vahşeti izleriz filmlerde. Kadın cinayetlerini anlatır izlenme rekorları kıran gerilim filmleri. Neden yapıldıklarını bir türlü anlayamadığım kadın cinayet filmleri gösterilir, kadınlara uygulanan binbir türlü işkence gösterilir . Devletlerin cezaevlerinde kalan kadınlara uygulanan vahşeti bir şekilde ulaştırır bize söylenceler, kitaplar, rüzgar ve kuşlar... Örneğin İranlıların İslam'a göre diğer dünyaya bakire giden kadınların cennete gireceğine inandığı için cezaevlerindeki bakire kadınlara idam etmeden önce tecavüz ettiklerini duyarız. Ortadoğu coğrafyasında yaşayan herkes bir şekilde bilir kadına devlet, baba, koca zulmünü. Bilir ve ürperir kadınlar... ama insanın Kendeqolê'yi dinlemesi için bu vahşetin resimlerine bakabilmesi için başka bir güce ihtiyacı vardır. Olağanüstü bir güce. Hiçbir söylence konuk etmez kendine onun hikayesini... hiçbir rüzgar yeline hiçbir kuş kanadına taşıtamaz Kendeqolê'yi, altında ezilir ceninlerin kanının... Toprak lanet eder üzerinde yürütülen bu vahşete. Öyle ağır bir suç ki dünya duymak istemez. Duysa hamile kadınların kanında boğulur... Tıpkı Halepçe gibi düşen ateş içten içe düştüğü yeri yakar tarifsiz bir tarihi acıyla. Kendeqolê kanar kanar kimse yarasını saramaz. Küçük Beritan ağlar, gözyaşında boğar saranları. Bu yara kanamalı ta ki toprak, ne ki toprak ta ki 21. yüzyılın vampirleri kana doyana kadar. Ta ki rüzgara, kuşlara katliam haberleri değil sevda haberleri taşıtılana kadar. Beritan h‰l‰ bir minicik pabuçta, ısırgan otları köklerine sarılmış renkli entari parçalarında, gelip anasını-babasını-kendisini bulan o kazan parçalarında ve toprağı utandıran kanında nöbetini tutuyor Kendeqolê'nin. Oradan geçenlere hiçbir notanın, ezginin taşıyamayacağı bir sesle ağıdını söylüyor. Dört yaşında olduğuna bakmayın tonluk kazana 'layık' bulunmuş, sesi işler içinize tıpkı kanına işleyen kazan ateşi gibi...
****
Resimleri bile ürpertiyorsa bizi yaşananın gerçeğini canlandıralım kafamızda. Ve bize gerekli olan o olağanüstü gücü yaratıp bakalım Kendeqolê resimlerine. Bakalım ki katledip katledip sonra unutturanları unutmayalım... Bakalım ki katliam halkların alınyazısı olmaktan çıksın bu coğrafyada. Kadınlar özellikle kadınlar hafızalarından silemezler bu kanlı izleri. Ancak sadece onların silmemesi yetmez. Bütün insanlar hatırlamalı sürekli. Her 16 Ağustos'ta büyük bir acıyı yüreğinde hissederek anmalı anne karnında parçalanan cenini, 3-4 yaşlarında kafası kolu kopan Beritanları ve bedenleri kana bulanmış anaları... *Ağustos
Parçalanan kadın bedenleri peşimizi bırakmaz
Kadına yönelik şiddet, dayak, fuhuş, yoksulluk, işsizlik ve savaş olarak yaşadığımız yüzyılda h‰l‰ acımasızca devam ediyor. Binlerce yıllık kanlı ve kansız şiddet kadınların köleliğini ve eril sisteme bağlılığını tekrar tekrar üretiyor. Neden bu üretimi bir yerinden kesintiye uğratamıyoruz? Ya da kesintiye uğrattığımız yerlerinden gedikler açıp bunları neden büyütemiyoruz? Ve bu kanlı ve kansız şiddetin kurbanları olmaktan kurtuluşu bir türlü neden yaratamıyoruz? Bana öyle geliyor ki bunda bize yaşatılan katliamları yeterince paylaşamayışımızın da etkisi büyük. Bunları belgeleyemeyişimizin payı var. Bu şiddeti kendimize yaşatıldığında hatırlayıp başkasına yaşatıldığında unutmamızın payı ya da yeterince tepki vermeyişimizin payı var. Bize coğrafik olarak uzak yerlerdeki katliamları biliriz. Ama burnumuzun dibinde halkımıza uygulanan katliamların tarihini tutamayız. Çabuk unuturuz. Vatandaşı olduğu devletin başka bir halk üzerinde yürüttüğü katliamı bilmeyen ya da buna sesli, örgütlü tepki vermeyen bir kadın, kadın hakları savunucusu olabilir mi? Örneğin Türk devletinin Kendeqolê'de 30'un üzerinde sivili, kadını-çocuğu katlettiğini bilmeyen bilip gündemleştirmeyen bir Türkiyeli, bir feminist tutarlı bir kadın özgürlükçüsü olabilir mi? Olamaz. Kürt kadınları günlük ve bireysel olarak maruz kaldıkları şiddet kadar Kürt halkının maruz kaldığı şiddeti sürekli hissedebilmeli ve bunu aşacak mücadele gücünü yaratabilmeli. Tüm kadınlar için geçerli bu. Kadınlara yöneltilen en büyük örgütlü şiddete karşı örgütlülüğümüz gelişmezse bu şiddet günlük olarak koca dayağını, devlet şiddetini üretecektir. Bu yüzden Kendeqolê'ler, Halepçeler unutulmamalı. Bunlar tarihe devlet eliyle gerçekleşen kadın katliamları olarak geçmeli. Kadınlar olarak bu katliamların kaydını, belgelerini korumalıyız. Ki günü geldiğinde hesabını sorabilmeliyiz. Yoksa adına konuştuğumuz kadınlar-çocuklar bizi affetmez. Kendeqolê'de parçalanan ceninler, kafası kopan çocuklar ve parçalanan kadın bedenleri peşimizi bırakmaz. Kendeqolê'nin 8. yıldönümünde bu saldırıyı büyük bir nefretle kınıyorum.
PELŞİN TOLHILDAN |
|
|
|
|
 |
Yazdir Yorum Ekle (Not: Yorum sadece üyeler tarafından yazılabılınır. Yazılan yorumlar yönetim tarafından onaylanmak için beklemeye alınıyor.)
| |
|