GİRİŞ (Birinci Bölüm)
Doğal toplum, insan varlığının başlangıç tezidir. İnsanlık, ilk kez doğal toplumla birlikte toplumsal bir varlık olarak ortaya çıkabildi. Ondan öncesi hayvansı yaşamdır. Sonrası ise ona karşıt bir şekilde gelişen hiyerarşik ve devletçi toplum sistemleridir. Doğal toplum, insana en yakın canlı türü olan primat denilen canlıdan kopuşla başlayan çok uzun süreli bir toplumsal sistemdir. Hiyerarşik toplumun çıkışıyla birlikte doğal toplum başat rol olmaktan çıkar. Doğal toplum, insanın yaşadığı tüm alanlarda varlık gösterebilmiştir. Hiyerarşik toplumun doğuşunu M.Ö. 4000 yılları olarak ele alırsak- ki bu dönem neolitik dönemin sonudur- bu döneme kadar doğal toplum etkin bir toplumsal sistemdir. Doğal toplumun ayrıntılı, objektif incelenmesi giderek hayati önemde olmaktadır. Bir toplumsal varlık olarak insanın ömrünün % 98’ni doğal toplumda geçirdiği hususu, bu gerçekliği daha iyi izah etmektedir. Hiyerarşik ve devletçi sistemler çok bilinçli olarak doğal toplumu inkar etmiş, tarihi kendilerinde başlatmışlardır. Doğal toplum, Önderliğimiz tarafından savunmalarda en temel konu olarak ele alınmıştır. Bunun nedeni, insan ve toplum doğuşunun bu dönemde olmasından kaynaklanmaktadır. Kökenimiz doğal toplumdadır. Milyonlarca yıl süren bu doğal toplum, insanın oluşumunda çok önemli rol oynamıştır. İnsanlığın başlangıcındaki bu var olma tarzı kadın eksenli, doğayla uyumlu, sömürüsüz, tahakümsüz ve güçlü bir dayanışma, tamamlayıcılık, karşılıklı bağımlılık ilişkileri içinde gerçekleşmiştir. Bu da, aslında insanlığın çok güçlü komünal değerlerle var olduğunu göstermektedir. Demokratik- ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü paradigmamızdan kaynaklı en çok kendimizi dayandırdığımız toplumun doğal toplum olması anlaşılır bir hususdur. Çünkü yeni paradigmamız hiyerarşik, sınıflı ve devletçi toplumun dışındadır. Bu nedenle her zamankinden daha fazla doğal toplumun temel değerlerini esas almamız gerekmektedir. İnsanın nasıl ve hangi bir toplumsallıkla var olduğu doğru, yetkin anlaşılmaması beraberinde bizim gibi yeni bir toplumsallığı kurmayı esas alan toplumsal bir hareket için oldukça vahim sonuçlara yol açabilir. Kaldı ki şu ana kadar ki toplumsal hareketlerin içine düşmüş oldukları çıkmaz bununla bağlantılıdır. Tarihi sadece yazılı tarihle başlatmak halklar açısından en büyük handikap olmuştur. Halkların büyük umutlar beslediği Sovyetlerdeki reel sosyalist pratiğin acılı sonuçları bu gerçeklikten kopuk değildir. Marksizm, insanlığı oldukça uzun ve derinlikli etkileyen doğal toplum, sanki binlerce yıl önce yaşanmış ve artık tümden ortadan kalktığını algılamakla en temel hatayı yapmıştır. Bu algılayış Marksizm’i kendi sistemini oluştururken sınıflı topluma dayanmasına götürmüştür. Bunun sonucunda da yaşanan devletçi sosyalizm olmuştur. Oysa doğal toplum her ne kadar M.Ö. 4000’ler de gelişen hiyerarşik güçlerce geriletilmiş ve sonrasında ilk şehir devleti olan Uruk’un ( M.Ö. 3200) sınıflı toplumuyla ciddi zayıflamış, ardından tek tanrılı dinlerin çıkışıyla tümden bastırılmış olsa da günümüze kadar hala toplumsal gözeneklerimizde çok güçlü yaşanmaktadır. Bu gerçeklik ulus- devletin geçmiş sistemlere oranla daha ezen, tekleştiren, bireyciliği geliştiren sınıflı-devletçi sistem olması açısından da geçerli bir durumdur. Doğal toplum tümden bitmiştir demek yerine bastırılmış, parça parça, kıyı da köşe de yaşıyor demek en doğrusudur. Doğal toplumun demokratik komünal değerlerini, bu gün yeniden canlandırmaktan başka bir yol görünmüyor. İnsanlığın içine girdiği toplumsal, ekolojik bunalımların temel nedeni doğal topluma ters düşmektir. İnsan da tıpkı bitkiler gibi ancak kendi kökü üzerinde sağlıklı gelişebilir. İnsanlığın ilk var olma tarzı doğal toplumda olduğuna göre yönümüz doğal topluma doğru olmalıdır. Gerçekler en fazla geçmişte gizlidir. Bu günkü kapitalist sistemin tüm kavramları insana yabancı, köleleştiren, düşüren kavramlardır. Bu kavramlarla sağlıklı insan, sağlıklı bir topluma ulaşmak mümkün değil. Tersinden daha fazla anlam kaybı, kişiliğin parçalanması demektir. Önderliğimizin yıllarca biz Kürtler için kullandığı “yanlış, hastalıklı büyütülmüşsünüz” belirlemesinin altında; doğal toplum değerlerinden giderek uzaklaşmış ve asimile olmuş toplumsal gerçekliğimiz şimdi daha da iyi anlaşılıyor. Doğal toplumdan uzaklaşma tüm kişilik ve toplumsal hastalıkların en temel nedenidir. Yeniden sağlıklı bir toplumsallaşma için kutsal, yüceltici değerlere sahip olmada büyük ısrar, mücadelecilik bizleri anlamlı, insana yakışır bir yaşama götürecektir. Her şeyiyle çürüyen, kanserleşen mevcut sistemden kurtuluş için bundan başka çıkış yolu yoktur. Doğal toplum, sadece neolitik toplum olarak akla gelmemelidir. Neolitik toplum, doğal toplumun son dönemini ifade eden, yerleşik yaşama geçişle başlayan çok önemli bir toplumsal devrimdir. Bununla bağlantılı olarak neolitik dönemi, doğal toplumun en kalıcılaştığı dönem olarak algılamak daha doğru bir yaklaşımdır. Doğal topluma bir başka değişle, paleolitik ve neolitik toplum insanlığı da denilmektedir. Yine doğal toplum kimi kitaplarda organik toplum ismi olarak da geçmektedir. Doğal toplumda insanlık binlerce yıl klan, kabile ve aşiret şeklinde yaşamıştır. Bu toplumsal biçimlenişlerin ayrıntılı incelenmesi gerekmektedir. Günümüze kadar gelen ana, kardeşlik, özgürlük, eşitlik, sorumluluk, emek, adalet, dayanışma, cömertlik, yiğitlik, kahramanlık, tamamlayıcılık, bayram vs. birçok kavram doğal toplumdan gelmektedir. Doğal topluma “Ana” ve “ Ana Tanrıça” kültürleri damgasını vurmuştur. Çok genel hatlarıyla doğal toplumu bu şekilde belirttikten sonra, toplumsal bir varlık olarak insanın çıkışının daha iyi anlaşılması için evren-dünya, canlıların oluşumu ve insanın oluşumuna dair birkaç temel hususu belirtmek gerekiyor.
EVREN- DÜNYA- İLK CANLILARIN OLUŞUMU
Evrenin oluşumuna dair bir kaç söz: Bilim insanları, evrenin oluşumunu 14-20 milyar yıl önce gerçekleştiği düşünülen Big Bang kuramı( Büyük Patlama) ile açıklar. İğne ucu kadar küçük bir noktada toplanan evrenin tüm maddesinin, belli bir aşamadan sonra patlaması sonucu yoğun bir enerji açığa çıkar. Giderek bu enerji dolu, bulutsu parçacıkların kendi etrafında enerji kazanarak topaklaşması sonucu ilk madde olan hidrojen oluşur. Hidrojenin türevlerinden diğer maddeler oluşmaya başlar. Uzun bir zaman süreci içerisinde adım adım yıldızlar, gezegenler, taşlar, toprak, su, bitkiler, hayvan ve en nihayetinde de insana kadar gelen bir doğal evrim süreci yaşanmıştır. Evrendeki her şeyin aynı kökene sahip olduğu giderek anlaşılıyor. Yani varlığın malzemesi ya da hamuru aynıdır. Her birimiz evrenin aynı malzemelerinin ürünüyüz. Ve tüm zamanların ruhunu taşıyoruz. Evreni oluşturan ilk parçacıklar sürekli bir hareket halinde olmasaydı bugün bu kadar varlık oluşamazdı. Nasıl ki evren anlaşıldıkça insan anlaşılıyorsa, aynı zamanda bir atomun anlaşılması evrenin ya da insanın anlaşılması demektir. Tüm evrenin çok küçücük bir noktanın patlamasından çıktığını düşünmek çoğu kez akıl sınırlarımızı zorluyor olabilir. Ancak, evrenin oluşumuna yönelik bu kuramın günümüzde en çok kabul gören izah olduğunu da inkâr edemeyiz. Maddenin en küçük parçası dediğimiz atomun tespit edilen parçacıkları yeni keşiflerle sürekli değişiyor. En küçük parçacıkların daha da altında başka küçük parçacıklardan bahsediliyor. Böyle derinliklerde hep parçacık, hep parçacık… Nereye kadar bu parçalanma diyebiliriz. Evet, küçük bir parçacık onunda altında bir diğeri ve sayısız küçük parçacık… Acaba bu, sonunda bizi yokluğa götürmesin mi? Belki de varlık- yokluk denilen ikilem budur… Nasıl ki evrenin büyüklüğü akıl sınırlarımızı zorluyorsa atom denilen diğer küçük evren de tüm algılarımızı zorluyor. Kuşkusuz Evren, sayısız gizleri içinde barındırıyor. En küçük parçacığından en büyüğüne kadar sırlarla doludur. Başlangıçta sadece atom( hidrojen) vardı. Atomun- değişik diziliş ve biçimi- hareketi sayısız varlığa yol açtı. Hava, taş, toprak, su, maden, ağaç, bitki, hayvan ve insan… Öyleyse varlığı ya da maddeyi bir hareket gibi düşünebilir miyiz? Bunca çeşitlilik olmadan evren ya da yaşam olabilir miydi? Evreni oluşturan ilk parçacıklar, sürekli bir hareket halinde olmasaydı, bugün bu kadar varlık oluşamazdı. Evrende en küçük bir toz zerreciğinin, bir su damlasının bir anlamı vardır. Çeşitlilik evrenin temel özelliğidir. Çeşitliliğin anlaşılması için bir kez daha atomun derinliklerine gitmeliyiz. Burada ki bunca hareketin, çeşitliliğin, özgür ortam olmadan gerçekleşmesi mümkün değil. Atomun bünyesinde tüm olup bitenler atomun sayısız tercih eğilimiyle bağlantılıdır. Yoksa bu kadar çeşitliliği izah etmek zor olacaktır. Her parçacığın ve dalganın atomun hareketinde bulunma ihtimali her parçacık için geçerli bir özelliktir. Yani doğada hiçbir ayrıntı küçümsenmiyor. Var olan hiç bir şey etkisiz değil, bir iradesi ve anlamı var. Hiç durmayan hareket sonucu sürekli bir yenilik doğuyor. Acaba Doğa, önüne çıkan her şeyi yok etmiş olsaydı bu kadar zenginlikle karşılaşabilir miydik? Bunca çeşitlilikten, doğanın her koşulda yaşatmayı esas aldığı anlamını da çıkarabiliriz. Çeşitlilik, doğanın yaşatma eğilimiyle oldukça yakından bağlantılıdır. Evrenin genel ilkeleri insan içinde geçerlidir. Tür olarak insan belki evrenin son aşamasının bir ürünüdür. Bir kelebek, bir bitki ya da bir bakteri bu dünyada bizden daha eskidir. Ama doğa, ilk atomdan beri, milyarlarca yıl, adım adım insanın koşullarını oluşturdu. Öyle sanıldığı gibi bir anda oluşmadı insan. Bu nedenle İnsan, tür olarak en son ortaya çıkmış olabilir ama bu onun kendi başına ele alınması anlamına gelmemekte. İnsan, doğal evrim akışının sonucunda gelişmiştir. İnsanda maddenin ve biyolojik evrimin tarihini görmek bunun ispatı olsa gerek. İnsan için evrenin toplamı denilmesi belki de bu yüzdendir. İnsan “kendini bilmeye” çalışırken ya da gerçekliğe ulaşmaya çabalarken acaba özünde evrenin gizleri mi çözülüyor? Bu soruyu bir başka açıdan da sorarsak acaba evren, doğa, varlık denilen oluşum neden kendini düşünme ihtiyacı duymuş olabilir? Tüm bunların tartışılması yeni, üretken, zengin düşüncelere yol açacaktır. Artık kaba, cansız evren ya da madde anlayışı terk edilmekte bunun yerine canlı evren anlayışı ile karşı karşıyayız. Bilim insanları artık canlı- cansız ayrımını neredeyse bir tarafa bırakmışlardır. Bu da son kuantum fiziğinden çıkarılan en temel sonuçlardan biridir. Büyük evrendeki ( makro kosmos) işleyişle atom denilen küçük evrendeki( mikro kosmos) işleyiş birbirine benzemektedir. Evreni anlamak atomu anlamak demektir. Atomu anlamak evreni anlamak demektir. Bu da insanı anlamak demektir.
DÜNYANIN OLUŞUMU Dünyamızın, 5-6 milyar yıl önce oluşumunu tamamladığı tahmin edilmektedir. Sonsuz sayıdaki toz parçacıkların milyarlarca yıl boyunca topaklaşması sonucu gezegenimiz oluşmuştur. Bu topaklaşma oluşurken kütle küçüldü, basınç ve sıcaklık arttı. Dünyanın bu başlangıç halini yanan bir ateş topuna benzetebiliriz. En ağır maddeler örneğin demir- nikel dünyanın merkezi denilen çekirdeğinde toplanırken hafif maddeler dışarıda kaldı. Dünyanın soğuması milyonlarca yıl sürmüştür. Yeryüzü 4-5 milyar yıl önce şekillenmeye başlamıştır. Zamanla dış kabuk soğur. Öte yandan içteki kızgın çekirdek volkan patlamaları ile dışarı atılır. Başlangıçta atmosfer yoktur. Bu volkan patlamaları ilk atmosferi ve suları oluşturur. Volkanların patlamasıyla % 97 su buharı olmak üzere azot, karbondioksit, hidrojen, metan, amonyak dışarıya atılmış. Bu gazlar zamanla dünyanın ilk atmosferini oluşturacaklardır. Dışarıya atılan maddenin en fazlasının su buharı olması önemli bir ayrıntıdır. Çünkü yükselen buharın yukarılarda yoğunlaşması sonucu dünyanın etrafında kalın bir bulut tabakası oluşur. Yoğunlaşan buhar soğuduktan sonra yağmur olarak yeryüzüne iner. Düşen her yağmur damlasıyla yeryüzündeki sıcaklık azalmaya başlar. Dünyanın ısısı 100 C nin altına düşmeye başladığında sular yeryüzünde toplandı. Böylelikle giderek denizler ve okyanuslar oluştu. İlk atmosferin oksijensiz olması önemli bir durumdur. Şimdiki atmosferin oksijenli olması atmosferinde bir evrim süreci yaşadığını gösterir. Oksijensiz atmosferden güneşin ultraviyola denilen çok güçlü enerji dolu ışınları rahatlıkla yeryüzüne geçtiği anlamı çıkar. Oysa ultraviyola ışınları bugünkü atmosferde var olan ozon tabakasından dolayı yeryüzüne direkt inemezler. Ozon tabakası güneşin güçlü ışınlarını kırdıktan sonra yeryüzüne geçer. Bunun sonucunda biz canlılar yeryüzünde yaşıyoruz. Günümüzde en çok tartışılan ozon tabakasının delinmesi sonucu, insan başta olmak üzere diğer tüm canlıların yaşamını tehdit altında olması ozon tabakasının önemini daha fazla açığa çıkarıyor. Burada neden ilk atmosferin oksijensiz olduğu ve bunun yol açtığı gelişmeler sorusu akla gelebilir. Ultraviyola ışınlarının ozon tabakasız (oksijensiz) atmosferden yani ilk atmosferden rahatlıkla yeryüzüne geçmesi sonucu yeryüzündeki sularda parçalanma şeklinde kimyasal reaksiyonlara yol açar. Hidrojen ve oksijenden oluşan suyun bu şekilde parçalanmasıyla hidrojen ve oksijen serbestleşir. Serbestleşen oksijen atmosferde birikmeye başlar. Böylelikle zamanla oksijenden ozon tabası oluşmaya başladı. Bu, daha sonraki dönemlerde gelişecek oksijenle solunum yapan canlıların çıkış koşulunu hazırlamıştır. Öte yandan oksijensiz ilk atmosferden ultraviyola( morötesi) ışınlarının geçmesi ile okyanuslarda ilk canlıların oluşumu için gerekli yapı taşlarının oluşmasını sağlayan uygun zeminde oluşur. Aşırı enerjiden dolayı okyanuslar yoğun kimyasal reaksiyonlar geçirir. Bir yandan parçalanma diğer yandan da yeni bileşikler oluşur. Basit bileşiklerden canlıların yapı taşları olan karmaşık moleküler( aminoasit- karbonhidrat) özellikle suların derinliklerinde oluştu. İşte ilk canlı denilen ilkel hücre bu büyük( organik) moleküllerden meydana gelir. Bilim insanları, ilk kez yaşamın suların derinliklerinde başlamasının benzer örneklerini laboratuar koşullarında da deneyerek kanıtlamışlardır.
CANLILARIN OLUŞUMU İlk canlı hücrenin çıkışı zaman olarak 3,5 milyar yıl önceye tekabül eder. Bu ilk canlının özelliği fotosentez yapmayan, çekirdeksiz, oksijensiz ortamda üreyen, bakteriye benzer ilkel bir hücredir. Bu canlının, oksijene ihtiyaç duymadan yaşamasının nedeni, atmosferin başlangıçta oksijensiz olmasıdır. Bu bakteri benzeri canlıların yaşayan temsili günümüzde de vardır. O dönemlerde oksijen bu tür canlılar için zehir demektir. Yoğurdun mayalanmasında ya da çürümüş ortamlarda genelde bu bakteriler yaşamlarını sürdürürler. Demek ki değişen atmosfere rağmen bugün bu canlılar yaşayabiliyorsa hala kendileri için uygun ortam var demektir. Bugün yaşamımızın da temeli olan serbest oksijenin atmosfere verilmesi için 300 yıl daha geçmesi, ilk fotosentez yapan mavi- yeşil algler denilen canlının doğması gerekiyordu. Kısacası 3 milyar yıl önce oksijenli solunumun başladığını söyleyebiliriz. Yaşamın başlangıcı olan ilk hücre ile birlikte değişen koşullara göre çeşitli canlılar oluşmaya başladı. Bütün canlılar, ağır ilerleyen zamanla birlikte basitten karmaşık yapılara doğru bir evrim izlemiştir. Tek hücrelilerden çok hücrelilere geçiş için 2 milyar yıl geçerken yaklaşık 1 milyar yıl önce, çok hücreli canlılar gelişti. Günümüzden 570-500 milyon yıl öncesine kadar yalnızca denizlerde yaşayabilen bitki ve hayvanlar vardı. Bunlar karidese benzer yüzücü kabuklar, halkalı solucanlar, yosunlar, süngerler, ilkel ahtopotlardır… 430 milyon yıl önce ise yaşam sudan karaya sıçramaya başladı. Karada, kıyılarda ilk kez bazı bitkiler görülmeye başlar. Sularda yaşayan yosunların karasal formları gelişti. Bu açıdan yosunları ilk karada yaşayan canlılardan saymak yanlış olmaz. Birçok balık türünün çıkışı günümüzden yaklaşık 400-350 milyon yıl önce gerçekleşmiş. Bu balık türlerinden ise zamanla kara omurgalıları oluştu. Bunların ilk örnekleri kurbağalardır. Ardından sürüngenler çıkmaya başlamış. Kurbağalar, sudan karaya geçişin ilk hayvanlarından sayılır. Bu nedenle hem karada hem de suda yaşamışlardır. Sürüngenlerde de benzer durumlar yaşanmış. Bu hayvanların zamanla karaya uyum sağlayarak, çeşitli türleri gelişir. Bu dönemde ayrıca sudan, karadan sonra ilk kanatlı olan bazı böcek grupları da türemeye başlar. 225-65 milyon yıl öncesi; sürüngenler çağıdır. Timsah, kaplumbağa, kertenkele ve dinazorlar bu dönemde yaygınlaşır. Sürüngenlerden memeliler denilen sıcakkanlı hayvanlar türer. Dönemin sonunda dinazorlar ortadan kalkar ve memelilerin gelişimi hızlanır. Memeliler; 65- 1,8 milyon yılları arasında ise çeşitlenir. İnsana en yakın canlı türü olan primatların çıkışı da bu döneme rastlar. Primatlar da memelilerin bir grubudur. Bu dönemde memeli hayvanların dışında kuş, çiçekli bitkiler ve böcekler de oldukça çeşitlenmiştir. Memelilerin çoğalması ve yayılmasında, sıcakkanlı oluşları ve sürüngenlere oranla her türlü iklime daha iyi uyum sağlayabilmeleri rol oynamıştır. Memelilerin temel özellikleri; sıcakkanlı olması, cinsel ilişki ile üremeleri, anne rahminde yavrunun büyümesi ve sütle emzirilmedir. Bir canlının sıcakkanlı özellik göstermesinden, o canlının daha gelişkin olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Sürüngenlerin soğukkanlı olarak tanımlanmasından kastedilen ise, henüz kendi otomatik iç ısı ayar mekanizmalarının olmaması bununla bağlantılı ortamın soğuk ya da sıcak oluşuna göre vucudun uyum sağlaması anlaşılmalıdır. Bundan dolayı yılanlar soğukta hareketsiz, sıcakta hareketlidirler. Sürüngenlerin bu özelliği karadan önceki yaşam olan sudaki yaşam için özel bir ısı ayarlama merkezine ihtiyaç duymamakla bağlantılıdır. Çünkü suyun derinliklerinde ısı genelde sabittir. Dışarıdan çok fazla etkileyen bir öğe yoktur. Karadaki yaşamda ise en başta güneşin doğuş ve batışı günlük ısının sürekli değişmesine yol açmaktadır. Canlıların giderek sıcak kanlı özellik göstermesi değişen her türlü koşullara karşı yaşamayı başardıklarını gösterir. Bir canlı türünün omurgalı, kemikli olması o canlı türünün diğer kemiksiz olanlara göre daha yeni ve daha gelişmiş olduğu anlamı çıkarılabilir. Geçmişte dünyanın çeşitli dönemlerinde başta iklim değişikliği olmak üzere farklı birçok nedenden kaynaklı sayısız canlı türü de ortadan kalkmıştır. Hatta kimi zamanlarda yeryüzündeki canlı sayısının %70’nin bile yok olduğu dönemler tahmin edilmektedir.
EVRİM TEORİSİ VE İNSANIN KÖKENİ İnsanın fosil kayıtları jeolojik(yer katmanları) kayıtlarda en üst tabakalarda bulunmaktadır. Bu da insanın, doğal evrim sürecinin en son ürünü olduğu anlamına gelir. Bitki ve hayvanların en alt evresinden insana kadar tüm gelişim süreçlerinin tarihi kalıntıları insanda mevcuttur. Bilimsel olarak net görülmektedir ki, insan cenini kendinden önceki biyolojinin tüm süreçlerini tekrarlayarak büyümektedir. Her insanın bir hayvanı andırdığı görüşünün altında bu gerçeklik yattığı söylenirse fazla abartıya kaçınılmamış olunur. İnsanın kökenine ilişkin somut görüşler 19.yy’ın sonlarına rastlar. Bu çağın başına kadar hakim görüş dinlerdeki tanrı tarafından “yaratılış” hikayeleridir. Türlerin yaratıldığı andan itibaren hep aynı kaldığı şeklinde yaygın görüş vardı. Bu aynı zamanda Aristo’nun görüşüdür. Aristo’nun doğaya bakışı statik ve hiyerarşiktir. Doğal evrim görüşüne sahip değildir. Aristo mantığının özü değişmezlik üzerinedir. 19 yy. da Hegel doğal evrim teorilerini biliyordu. Hegel, Darwin’in “Türlerin kökeni “ kitabı çıkmadan önce ölmüştü. Doğal- biyolojik bir evrim artık günümüzde kabul gören bir olgudur. İnsan ya da insan benzeri iskeletlerin sınıflandırılması yeni bulgular ışığında birçok kez değiştirilmiştir. Bugün insanlığın kökenin Doğu Afrika olduğu kanıtlanmıştır. Araç yapan ilk insanı toplumsallaşmaya adım atmış insan olarak ele almak gerekiyor. Engels “ insanın kökeni sorusunun yalnızca biyolojik evrim sınırları içerisinde incelenemeyeceğini, biyolojik evriminin tek başına hayvan atadan ön insana geçişi açıklamayacağını” söyler. Bugün kuantum ve kosmos fiziğindeki gelişmelerin sonucunda hiçbir olgu da mutlaklık diye bir durumun olamayacağı açığa çıkmıştır. Gelişmelerin diyalektiğinde “kaos aralığı” her olguda kendini göstermektedir. Her niteliksel değişimler bu aralığı gerekli kılmaktadır. Özellikle batı düşünce sisteminin nedensellik ve kesintisiz düz çizgide ilerleme anlayışı artık iflas etmiş durumdadır. Kaos aralığından düz çizgisel bir ilerleme her zaman mümkün değil ve gelişme inişli çıkışlı olmakta, çok seçenekli bir durum söz konusudur. Doğa, mutlaklar ile gelişmez. Mutlaklık, değişmezlik demektir. Biyolojik evrim de bu kaos aralığındaki gelişmelerle bağlantılıdır. Canlı türleri nesilden nesille değişime uğrayarak ilk halinden farklı özellikler kazanıyor. Milyarlarca canlı çeşidinin varlığı ancak evrimsel çizgisinin düz çizgide ilerlememesiyle açıklanabilir. Aksine bu kadar canlı türünü izah etmek kolay olmayacaktır. Evrimsel gelişmede açığa çıkan en temel kurallardan birisi; daha sonraki gelişmenin bir önceki gelişmeyi de içermesi gerçeğidir. Zıtlılar birbirini yok ederek gelişmemiştir. Yeni oluşumda yani sentezde varlıklarını daha zengin bir oluşum içinde sürdürmüşlerdir. En son canlı tür olarak çıkan insanın, kendisinden önceki diğer biyolojik süreçlerin izlerini taşıması buna en iyi örnektir. Böylece var olan hiçbir şey yok olmadığı gibi yeni biçimlerde de varlığını sürdürmüş oluyor. İlk kez Lamark 18 .yy’ın ortalarında canlı varlıkların dönüşüm geçirerek birbirinden türemiş olduklarını söyler. Ancak dönüşüm fikrine en büyük açıklığı getiren ve doğanın evrimsel yasasını açıklan Darwin’dir(1809-1882). Darwin, türlerin evrimini o döneme kadar en kapsamlı açıklayan olma özelliğine sahiptir. Darwin; evrim teorisini, doğal ayıklama ve kalıtım yoluyla açıklar. Ona göre ortamın zorlamasıyla oluşan özellikler kalıtımla yeni kuşaklara aktarılıyor. Evrim kuramı, bize farklı türlerin ortaya çıkışı ve birbirleriyle ilişkileri hakkında açık bir anlayış geliştirme olanağını vermektedir. Bugün Darwin’in evrim kuramı, kuantum fiziğindeki gelişmelerden dolayı daha ayrıntılı bir izaha kavuşmuştur. Fakat 19.yy da Darwin’in bu evrimci görüşü çok önemli gelişmelere yol açtığı inkar edilemez. Darwin’in evrim teorisine göre,” bir fiil ile kertenkele ve insan aynı soydan “ olması anlamına geldiğinden, bu teori zamanında çok tepki almıştır. Yine Darwin’in evrimci görüşleri o zamana kadar çok hakim olan tek tanrılı dinlerin insan ve evren hakkındaki tüm tanrısal yaratılış açıklamalarını kökünden çürütmüştür. Ayrıca türlerin başlangıçta nasıl yaratılmışsa hep aynı kaldığı görüşünün yanı sıra türlerin ayrı ayrı yaratılmış savları da çürütülmüştür. Darwin’e göre “evrim çizgisinin sonucunda hayvandan insana geçişte son halka maymundur. İnsan, çok gelişmiş bir maymun türünün uygun koşullarda dönüşümü sonucu oluşmuştur “der. Bu teoriden hareketle insanlarla maymunlar arasındaki bağlantıyı “insan maymundan gelmektedir” şeklinde ifade etmek yanlıştır. Bu açıdan Darwin’in görüşlerinde eksiklik ve bir takım yanlışlıklar olduğu da inkar edilemez. Fakat bizim için önemli olan onun doğal evrim görüşüne ısrarla vurgu yapma yönüdür. Bugünkü bilimsel izahlar insana en yakın canlı türünün primat denilen bir canlı olduğu yönündedir. İnsanın atası maymun değil ama maymunlarla birlikte primat denilen ortak bir kökenden geliyoruz. Maymun ve insan, aynı kökenden milyonlarca yıl önce ayrılan iki değişik türdür. Ve maymunlarla en yakın akrabalar olduğumuz söylenilebilir. Darwin’in yaşadığı 19. yy da evrimci görüşün doğru ya da yanlışlığı üzerine birçok tartışmalar vardı. Fakat günümüzde artık bilim tarafından bu evrimci görüş kabul görmüş ve günümüzdeki tartışmalar daha çok insan evrimin nasıl olduğuna yöneliktir. Şu anki verilerde her döneme ilişkin fosiller olmasa da insanların nasıl bir evrim sürecinden geçtikleri genel hatlarıyla da olsa açığa kavuşmuştur. Fakat insan evrimi henüz tam olarak yanıtlanmış bir soru değildir. Bu konuda az sayıda kanıt çok sayıda kuram vardır. Olasılıkla insan soyağacındaki bazı dallara ait türlerin soyu tükendi ve sadece bir dal homo sapiens’e evrildi. Bu konuda kaygan bir zemin olduğu her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Fosil ve çıkarılan taş aletlerin bilimin gelişen yeni imkanlarıyla incelenmesi daha somut bulgulara yol açmakta ve bu daha da devam etmektedir. Bu konunun daha iyi anlaşılması açısından primatlara biraz daha değinmek de kuşkusuz fayda vardır.
PRİMATLAR Primat sözcüğü ilk kez İsveçli doğa bilgini Linne tarafından kullanılmıştır. İnsan türünün bir toplumsal varlık olarak insanlaşmasından önce primat yaşamı yaşadığı bilimsel bir kanıttır. İnsan kendinden önceki primat denilen türden koparak insanlaşıyor. Primat, insana en yakın familya takımıdır. Primatların çeşitli türleri vardır. Bu nedenle primatların tümüne maymun demek yanlıştır. Primat sözcüğü bilindiği kaba biçimiyle maymun değildir. Bir başka değişle İnsanların ilk maymunsu atalarıdır demek daha doğru olabilir. Bu, ortak atamızın yarı maymun yarı insan olduğu anlamına gelmemelidir. Bugün bilim insanları insan ve maymunların ortak atası olarak primat denilen canlı türünde hemfikirler. Primatlar, memeliler grubundan bir takıma verilen isimdir. Memeliler, 33 takımdan oluşmaktadır. Her bir takım farklı bir canlı türüne evrilmiştir. Bu takımlar içerisinde primat takımı milyonlarca yılın sonunda evrimleşerek insan türünün çıkmasına yol açmıştır. Memeliler, yavrularını doğurarak dünyaya getiren, sıcakkanlı ve yavrularını emziren canlılara verilen genel isimlendirilmedir. Primatların ortaya çıktığı dönemlerde dinazorların nesli tükendiği sanılıyor. 65 milyon yıl önce dinazorlar yok oldu. Bu memeli canlıların daha fazla çeşitlilikte gelişim sağlamalarına ve çoğalmalarına yol açtı. Primatlar büyük olasılıkla dinazorların soyunun tükenmesinden 5 milyon yıl sonra yani günümüzden 60 milyon yıl önce ortaya çıktığı sanılmaktadır. İlk ilkel primatlar ile günümüzdeki gelişmiş primatlar arasında ayrılıklar çoktur. İlk ilkel primat atamızın prosimiyen denilen fare benzeri bir canlı olduğu sanılıyor. Günümüzde yaşayan yüksek primatlar olarak goril, şempaze, babun, orangutan ve insanı verebiliriz. İlk primatların Afrika’dan mı yoksa Asya’dan mı türeyip diğer kıtalara yayıldığı konusunda son yıllarda önemli görüş ayrılıkları vardır. Son araştırmalarda ise ilk primatlara ilişkin en eski bulgular Kuzey Amerika’da ele geçiyor. Bu bulgular 65 milyon önceki kalıntılardır. Bu ilk primatların tüm dünyaya yayıldığı sanılıyor. İlk primatlar kıtalararası kara köprüleri yoluyla her yere yayılmıştır. Ama sonuçta diğer yerlerde azalırken ya da tükenirken Afrika’daki evrimleri ivme kazanır. Sürekli evrimleşmeye devam eden bu primatlar 20 milyon yıl önce de iklimsel koşullar sonucu Doğu Afrika’da ilkel araçları tutabilen ve iki ayak üstünde yürüyebilen bir tür olarak gelişme gösterdikleri kanıtlanmıştır. Ağaçtan inmede iklimsel koşullar belirleyicidir. Bu canlı ağaçtan indiğinde artık cüssesi büyümüş, iki ayak üzerinde durabiliyor, elleri nesneleri kavrayacak biçimde gelişmiş( baş parmak) ve iskeleti arada sırada dik durabilecek kadar gelişmiştir. Hominid denilen insansı aileyi bu dönemde başlatmak yanlış olmaz. Çünkü artık diğer maymungillerle insan ailesine doğru yolun çatallaşmaya başladığı söylenebilir. Bu hominidleri ilkel hominid olarak adlandırmak daha doğru olacaktır. O zamandan beri hominidler evrimine devam edecek, birçok dallara ayrılacaktır. En son 5- 5,5 milyon yıl önce hominidlerin evrimi daha hızlanarak ve yaklaşık 2-5 milyon yıl önce ilk kez aletleri kullanan homo cinsi çıkmıştır.
HOMİNİD İnsanımsı, insansı canlı türü, insan benzeri canlı anlamındadır. İnsanla sonuçlanan evrim hattının tüm temsilcilerini kapsayan aile de denilebilir. Homo cinsinin temsilcileri olan bizler aslında hominid denilen insan ailesinin içinde yer alıyoruz. Hominid ismi, primattın evrimi sonucu, yeni ortaya çıkan türlerin, giderek insanı daha çok andırdığı için konulmuştur. Ya da başka bir ifadeyle; ilk insanlar bugünkü yaşayan insanlara benzemedikleri için bilim insanları onları farklı bir tür ya da cins içinde sınıflandırırlar. Bu nedenle onlara homo sapiens değil, hominid- insan benzeri canlı- derler. Hominid aşamada artık iki ayak üstünde ve alet kullanabilen canlı tür söz konusudur. Hominidlerin çıkışı üzerine genelde birçok farklı görüş vardır. Kimi araştırmalar bu ortak atadan maymungiller( pongid) ve insansılar( hominid) olarak çatallaşmayı daha yakın bir zamana götürürken, kimi araştırmalarda yukarıda da belirtildiği gibi 20 milyon öncesine kadar götürmüşlerdir. Homo cinsinin buzul çağı öncesi çıkmasına karşın kimi gelişkin hominid türleri 1 milyon öncesine kadar Afrika’da hala yaşadıklarını gösteren kanıtlar vardır. Kısacası hominid evrim tablosu sürekli yeni araştırmalarla değişmektedir. Son yıllardaki DNA testleriyle türlerin en son birbirinden ne zaman ayrıldıkları yönünde önemli sonuçlar elde edilmektedir. İnsan ve maymun türlerinin benzerliği şaşırtıcı özelliktedir. Hatta dış görünüşünde oldukça birbirine benzer olan bazı fare türlerinin kendi aralarındaki benzerliklerinden daha büyüktür. İnsana en yakın maymun türü şempazedir. Şempazenin kromozun sayısı 22 çifttir. İnsanın ki ise, 23 çifttir. Aralarındaki fark %1’dir. Maymun ve insansıların ortak soy ağacı birbirlerinden 20 milyon yıl önce ( kimi araştırmalar bu sınırı 20-30 milyon yıl öncesine götürüyor) dallanmaya başladıktan sonra, tam yol ayrımlarının ise 6-8 milyon yıl önce olduğu genelde belirtiliyordu. Son yapılan kimi araştırmalar ise bu yol ayrımının daha yakın bir zamanda olduğunu göstermektedir. Bu nedenle insan ve şempanzenin ortak kökenden ayrılışlarının 5,5 milyon yıldan daha gerilere uzamadığı hesaplanmıştır.
BUZUL ÇAĞLARI Yapılan araştırmalara göre dünya, günümüzden 65 milyon yıl önce soğumaya başladığı tespit edilmiştir. Dünyanın kutuplarındaki buzlar bir zamanlar yoktu. Bu soğuma sürecinin sonucunda kutuplarda buzlar oluşmaya başladı. Günümüzden 4 milyon yıl önce artık Antarktika buzları devasa boyutlara ulaşmıştı. Yaklaşık 2,5 milyon yıl önce ise, orta enlemlerde ilk buzullaşma başlamış. Buzulların etkisiyle dünyanın diğer ılıman yerlerinde kuru, soğuk iklim görülmeye başlar. Bu iklim değişimleri, primatların izlemiş olduğu hızlı evrimin zeminini teşkil eder. İnsanın çıkışına kadar sayısız iklim değişimi yaşanmıştır. Türlerin gelişiminde iklim değişimleri her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Bu buzul ve buzullararası dönemlerde insan türü gelişmeye başladı. Bu nedenle farklı insan grupları oluştu. Buzul devri, 1,8 - 10 bin yılları arasını ifade eder. İklim değişimleriyle beraber birçok canlı türü ya azaldı ya türleri tükendi ya da yeni türler çıktı. Genel de 4 büyük buzul dönemi ve 3 buzularası dönemden bahsedilir. Ama son araştırmalar bunun çok daha fazla olduğunu açığa çıkarmıştır. Son 2,5 milyon yıl içerisinde 40-50 iklimsel dalgalanmadan bahsediliyor. Bunlardan özellikle 10-12 tanesi büyük buzullaşmalara yol açmıştır. Dünya ortalama ısısı bazen günümüze göre çok soğuk ya da çok sıcak olduğu biliniyor. Bu bazen 5-10 yıllık değişiklik, ya da yüzyıllık iklim değişiklikleri şeklindedir. Bugün dünyada hangi iklim çeşitlilikleri, bölgeleri varsa en soğuk ya da en sıcak dönemde bu iklim çeşitlilikleri de vardır. Soğuk dönemlerde sular buzul olurken, deniz seviyesi alçalır. Sıcak dönemlerde ise yükselir. Okyanuslardaki bu yükselti farkı yaklaşık 200-35 metre arasında değişir. Özellikle soğuk dönemlerde karaları birbirine bağlayan kara köprülerinin oluşmasıyla birçok canlı türünün dünyaya yayılması kolaylaşmış olur. Buzul devri derken ilk insanlar, karlar, buzlar içinde varlığını sürdürdü şeklinde yanlış bir tablo vardır. Buzul devri dediğimiz en soğuk dönemde bile dünyanın her tarafı buzlarla kaplı değildir. Kutup kuşağı bugüne göre biraz daha güneye kaymıştır. Son buzul dönemi,( günümüzden 115 bin- 10 bin yıl arası) dünyanın en önemli soğuma dönemidir. Kendi içinde birçok aşamaları olmuştur. Bu dönemde vuku bulmuş olaylar insanlık bakımından büyük öneme sahiptir.
İNSAN EVRİMİ Kesin olmamakla birlikte Afrika’da değişik insan türlerinin ard arda geliştiği, bazılarının bir yere kadar geldiği ve daha başarılı olanların bizim soyumuzu oluşturduğu şeklindeki görüş bugün daha yaygındır. Bununla bağlantılı olarak insan, evrimi boyunca bazı dönemlerde birden fazla insan türünün aynı anda yaşadığı da sanılmaktadır. Önemli olan bizim atamızın genetik anlamda hangisinden çok tümünün oluşturduğu kültürler bugünkü yaşantımız için büyük önem taşıyor olmasıdır. İnsanın bir canlı türü olarak çıkışı buzul dönemleriyle çakışır. İnsan, zorlukları geliştirdiği kültürle ya da toplumsallığa adım atışla yendi. Sert iklim koşulları aletlerin yapılmasında büyük oranda yol açmış olabilir. İnsana benzeyen canlılardan bugünkü Homo Sapiens’e geliş uzun bir zaman sonunda ve evrimleşerek gelişti. Yani insanın biyolojik özellikler kazanması evrimleşme sonucunda oluşur. Alet yapımı ve ateşin kullanımı giderek insan türü ile primat arasına mesafe koymuştur. Giderek günümüzdeki insan biyolojisine en yakın bir benzerliği ise 5-5,5 milyon yıl öncesi kadar götürebiliriz. Ki bu dönem de yukarıda belirtildiği gibi hominidlerin( insan benzeri canlıların) en gelişkin ve en hızlı evrimleştikleri dönem olarak geçer. Bu süreç nihayetinde, ilk alet yapan insan türüne doğru evrilerek yeni bir dönemi başlatır. Kısacası insan, hominidlerin bir türünün( austrapitecus denilen bir hominid türünün olduğu sanılıyor) evrimleşmesi sonucu gelişti. Bu konuda da kimi bilim insanları farklı düşünmekte ve bu soyu tükenen hominid türlerinden olan Austropitecus’u da ilk insan cinsi olarak kabul etmekteler. Bu tartışma şunu da göstermekte; insan ya da insan benzeri canlıların( hominid) sınıflandırılması yeni sürekli bulgular ışığında değiştiği unutulmamalıdır. Alet yapan insanın çıkışıyla diğer insan benzeri türler de bıçak keser gibi olmasa da giderek yok olmuştur. Şuana kadar bilimin elde ettiği en eski insan yapımı alet 2,5 milyon öncesine gider. İnsanın ilk çıktığı yerler ise Etiyopya’daki Omo ırmağı çevresi ile Kuzey Kenya ile güney batı Etiyopya arasındaki Rodolf gölünün kenarlarıdır. Artık yeryüzünde toplumsal bir varlık olarak insanın çıkışını, alet yapan bu ilk insanla başlatabiliriz. Fakat bu ilk insanın da bugünkü haline ulaşması için önünde daha kadedeceği önemli süreçler onu beklemektedir. İlk taş alet yapan insanın isimlendirilmesinde farklı görüşler olsa da en çok kabul göreni Homo Habilitis olduğu yönündedir. Bir başka değişle insan evriminin ilk basamağı Homo Habilitis’tir. Homo Habilitis; eli yatkın, becerikli insan anlamına gelmektedir. Homo Habilitis’in yerini Homo Erectus (günümüzden 1 milyon 900 bin yıl ile 220 bin yıl arası) denilen insan alır. Homo Erectus’un Homo Habilitis’ten türediği sanılıyor. Bu insan türünün beyin kapasitesi artmış ve daha başarılı bir alet yapımcısıdır. İlk insan grupları Homo Erectus aşamasındayken 1-1,5 milyon önce ilk kez Afrika’dan Ortadoğuya doğru geldikleri kanıtlanmıştır. Bunda değişen iklim koşuları rol oynamıştır. Yaklaşık 1 milyon yıldan beri ilk insan grupları “Verimli Hilal’de” yaşadıklarını gösteren kanıtlar vardır. Bütün buzul dönemlerinde yaşam için denenen en uygun yer olmasından dolayı Verimli Hilal, insanların en yoğunlaştıkları alan olacaktır. Ve insanlık buradan diğer yerlere yayılacaktır. Neanterhallerin çıkışına kadar ki dönem deki insanın yaptığı kültüre alt- aşağı paleolitik çağ kültürü denilmektedir. Bu dönemdeki aletler standartlaşmış ve çok amaçlı aletlerdir. Yani bir taştan yapılan el baltasının kesme, parçalama, delme gibi çok kullanımlı olduğu anlamına gelir. Ateşin kullanımı bu dönemde bulunmuştur. Kimi uzmanlar ateşin kullanımını Afrika dönemine kadar götürürken, genelde yarım milyon yıl önce yaygın kullanıldığı şeklinde görüş vardır. Kimi uzmanlar ise ateşin bulunduğu dönemi orta paleolitik çağın insanı olan Neandethaller’le başlatırlar. Neanderthal insan; günümüzden 220 bin yıl önce Homo Erectus’un yerini alır. Bu insan, daha gelişkin beyniyle ellerini daha iyi kullanabilmiş, daha hassas tutabilmiş, daha hassas alet yapabilmiştir. Ateşi kullanmalarının yanı sıra ölülerini gömmeye başlamaları önemli bir gelişmedir. Sosyal davranış olarak günümüzdeki insana en yakın fosil insanıdır. Soğuk iklime uyum sağlamıştır. Taştan mızrak ve ok yaptıkları, avcılıkta uzman oldukları da bilinmektedir. Günümüz insanı Homo Sapiens ile bir süre ortak yaşadıkları sanılıyor. Orta paleolitik kültürü oluşturmuşlardır. Kimi uzmanlar Homo Sapiens ile Neanderthal’ler arasında çok büyük bir ayrılık olduğunu söylemekte. Kimi uzmanlar ise Neanderthallerin evrimi sonucu Homo Sapiens’in çıktığını söylemektedirler. Neanderthaller’in yok oluşunun nedenleri üzerine birçok farklı görüşler vardır. Genel olarak dünyada Neanderthal insan türü orta paleolitik çağın sonu ile ortadan kalkmakta ve yerini Homo Sapiens’e bırakmaktadır. Ancak Neanderthallerin Üst ( yukarı) paleolitik çağın başlangıncında sayıları azalsa da, 35 bin yıl öncesine kadar da yaşamlarını sürdürdüklerine yönelik kanıtlar vardır. Nesillerinin tükenmesinde değişen iklim koşullarına ayak uydurmama gösterilmektedir. Neandethaller’in kalınıtısı ilk kez 1856 yılında Almanya’dan bulunmuştur. Ve bulunduğu yerden dolayı bu isim verilmiştir. Homo sapiens; düşünen, akıllı insan anlamındadır. Homo Sapiens’in, önceleri üst paleolitik çağda çıktığı öngörülürdü. Fakat son yıllarda yapılan çalışmalar çağdaş insan olarak bilinen Homo Sapiens’in çıkışının daha eski olduğu, orta paleolitik çağda çıktığı ve uzun bir süre Neanderthal insan ile birlikte yaşadığını gösteren veriler bulunmaktadır. Homo Sapiens türünün başlangıcı 300 bin yıl öncesine kadar gitmektedir. Homo Sapiens tür, bugünkü yeryüzündeki insanların atasıdır. Üst paleolitik kültürü ( M.Ö. 60 -20 bin) yaratmışlardır. Homo Sapiens, beyinsel büyüme ve yaşam araçlarını kullanmada sıçrama yapar. Üst paleolitik çağ kültürünü yaratan türümüz geçmiş taş kültürlerinden farklı olarak kemik, fildişi, deniz kabuğu gibi hammaddeleri de taş aletlerin yanı sıra kullanmaya başlamıştır. Mağara resimleri, kabartmalar ve küçük heykelcikler yapmışlardır. Bu döneme kadar, Afrika’dan ilk yola çıkan insan Afrika, Asya, Avrupa’da yayılmış ve bunu izleyen gelişmeler aynı bölge içerisinde kalmıştı. Fakat bu kez Homo Sapiens tür ile birlikte insan Amerika ve Avusturalya’da da yaşamaya başlamıştır. Ve bu coğrafi farklılık, değişik iklimlilik günümüzdeki çeşitli ırkları oluşturur. Örnek verecek olursak Cro- Mangon ırkı gibi… Bir diğer ayrıntı ise üst paleolitik çağın bazı aletlerinin Neadethaller tarafından bulunduğu söylenebilir. Çünkü bir süre Homo Sapiens ile aynı dönem yaşadıklarını düşündüğümüzde bu görüş yerinde olabilir.
Devam Edecek...
|