|
BİR BARIŞ OLACAKSA ÖNDERLİKLE VE ÖZGÜRLÜK İLKELERİ DOĞRULTUSUNDA OLACAKTIR
Savaşan bir hareket olarak, barış yaklaşımımızı ortaya koymak bizim için oldukça önemlidir. Çünkü biz gerillaların savaş kadar çözüme ve barışa dönük bir gerçekliğimiz var. Ancak savaşanlar barışın değerini ve anlamını bilirler. Barış derken öyle ilkesiz bir birliktelikten bahsetmiyoruz. Burada anlaşılması gereken Önderliğimizin, hareketimizin ve halkımızın muhatap alındığı ilkeli bir barıştır. Ordu gerçekliği ve askeri çalışma içerisinde barış, demokrasi, eşitlik ve özgürlük olgularının nasıl yaşamsallaştırılacağı veya değişim dönüşüm olacaksa nasıl olacağı bizim açımızdan yeni başlayan bir tartışma değildir. Özellikle 1998 yılında Önderliğimiz tarafından geliştirilen ateşkes hareketimize sistemin tüm klasik, savaşı ve çözümsüzlüğü dayatıldığı bir dönemde dahi hareketimizin çözüm ve barıştaki ısrarını ortaya koymaktadır. Özellikle 1999’da Önderliğimizin fiziki olarak esaret altına alınmasından ve İmralı sürecinin başlamasından itibaren genel hareketimiz ve HPG açısından siyasal stratejiyi değiştirme, değişim dönüşümü gerçekleştirme esas bir yaklaşım oldu. Bu sadece bizim açımızdan değil, bütün dünya güçleri açısından da değerlendirilen bir konu olmuştur. Dünya genel olarak bir kaos süreci ve değişim arayışı içindedir. Biz de bu arayışta değişim rotasında daha güçlü, özgürlükçü bir hareket olarak yerimizi alıyoruz. Önderliğimizin yeni paradigması özgürlük esasları üzerinden kendini örgütlemiştir. Bu açıdan genel olarak çözümün ve ilkeli bir barışın gelişmesi durumu üzerinden bir tartışma, yoğunlaşma veya alternatiflerimizi somut olgulara dönüştürme savaşımını uzun süredir veriyoruz. Tabii genel siyasal hareketimiz açısından geçerli olduğu kadar, ordu açısından geçerli bir durumdur. Askeri bir gücün esas işi savaşmaktır. Bu yüzden barıştan bahsetmek bir çelişki gibi gelebilir. Ancak bizim savaşımımız ilk başladığı günlerden itibaren barışı, kardeşliği yaratmaya yönelik bir savaşımdır. Hareketimizin barışa yaklaşımı ak-kara mantığıyla ya da klasik zihniyet kalıplarıyla anlamaya çalışmak ya da geçmiş zihniyetsel yaklaşımlarla düşünmek ilkeli bir barışın geliştirilmesi önünde engel olacaktır. İhtiyaçlar kadar sürecin, toplumun ihtiyaçları ve savaşın yarattığı acılar da gözetilmelidir. Bununla birlikte sürekli olarak inkâr ve imha temelinde saldıran bir güç var ve buna karşı mücadele etmek gerekiyor. Bu mücadelenin ihtiyaçları HPG güçlerine neyi dayatıyorsa ve savaşı ne kadar gerektiriyorsa ona göre yaşamak ve mücadele etmek zorunluluğumuz var. Bu onurlu ve erdemli insanlar olarak yaşamamızın gereğidir. Şimdi biz gerillalar olarak barışa yaklaşımı böyle anlıyoruz. Savaş kavramı salt bizimle başlayan bir şey değildir. PKK ile başlayan veya HPG’nin ifade ettiği bir gerçeklik değildir. Ama bizim açımızdan farklılığı şudur, savaşı mutlaklaştırmıyoruz. Savaş ve barış ikilemini ele alırken çizgisel ve ilkesel yaklaşımlarımız var. Zaten meşru savunma çizgimizde de şu anlayış vardır; savaşı mutlak bir güç olarak büyüten veya topluma, insana birey üzerinden mutlaklaşan kutsal bir güç olarak değil de Önderliğine, insanlığına, kimliğine bir saldırı olduğunda bu saldırıya karşı cevap vermektir. Öz olarak bunu ifade etmektedir. Şimdi bizler kendimizi bu kıstaslar üzerinden kurumlaştırıyoruz. Yani bunun hem örgütlenme sistemimize hem de zihniyetsel yapılanmamıza etkileri var. İlkeli bir çözümden ve barıştan anladığımız Önderliğimizin özgürlüğüdür. Daha çok herkesin iradesini katabildiği, sorumluluk yüklendiği, düşünce zenginliği ve düşünce farklılığına sahip olabildiği duygularından, aynı zamanda büyük duygularla yaşayabilmeyi öğrendiği, iş yapabilme becerisi ve yeteneği geliştirebileceği ve bütün bunların da kendi içerisinde daha da gelişebileceği bir zemin yaratmaktır.
Önümüzdeki sürecin zor görevlerini omuzlayabilmek ve bunu daha ortak bir biçimde kaldırabilmek önemlidir. Barış ve çözüm boyutunda da biz gerilla ordumuzu bir fedai ordusu olarak ifade ediyoruz. Fedailik bir mücadele veya bir amaç için kendini tüm ruhunla verebilmek, tüm gerçekliğinle kendini amaçlarına adayabilmektir. Bu aynı zamanda eşitlik arayışı, özgürlük arayışıyla ilişkilendirilmesi gereken bir olgudur. Bu açıdan da baktığımızda gerilla ordumuz içerisinde diğer ordulardan farklı olarak herhangi bir şey için bir zorunluluktan kaynaklı olarak değil, böyle bir yaşamı, eşitliği, özgürlüğü ve barışı istediğimiz için dağlara geldik. Kürt özgürlük sorunsalı artık herkes tarafından anlaşılmıştır ve çözüm aşamasına gelmiştir. Önderliğimizin geliştirdiği ateşkes çağrıları çözüme yönelik iyi niyetli çabalardır. Ancak çağrılar sürekli olarak muhatapsız kalmıştır. 1993’ten bu yana Önderliğimiz ve hareketimiz tarafından birçok kez ateşkes çağrıları geliştirilmiş bu ateşkeslere karşı inkar ve imha konsepti dayatılmıştır. Savaşı durdurmanın ve çözümü geliştirmenin ciddi adımları hareketimiz tarafından sürekli olarak geliştirilmiştir. Ancak Türk ordusu Önderliğimize yönelik politikalarını gün geçtikçe özel uygulamalarla çirkinleştirmekte, operasyonlarını süreklileştirmektedir. Bunlar karşısında gerçek kardeşliği ve ilkeli bir barışı mücadele ile yaratmak bizler için esastır. Şunu hiç unutmamalıyız; barış için bedel ödemezsek, yarın daha da kızgınlaşmış bir savaşta daha korkunç bedeller ödenmek zorunda kaşınılacaktır. Ancak her savaş kaybımız karşısında tek tek hesap sorulacağı da bizler için ilkesel bir yaklaşımdır.
Bir barıştan ve kardeşlikten bahsedilecekse bunun ölçülerinin ve ilkelerinin ne olacağı da ortaya konmalıdır. Yoksa bir tarafın sürekli olarak nesneleştiği diğerinin ise sürekli olarak kendini özne olarak gördüğü koşullarda barış gelişmez. Barış her şeyden önce bir zihniyet, kültür, farklılıkları kavrayabilme ve iradeleri içselleştirme gerçeğini ifade eder. Bir bireyden tutalım da farklı ulusal kimlikleri, cinsiyetleri, ırkları, yaş gruplarını, meslek kesimlerini vb. kapsayarak tüm kesimlerin çıkarlarını gözetebilmek ve herkesin çıkarlarını optimal dengede dengeleyebilmektir. Türk hükümeti ve Türk ordusunun daha öncesinden olduğu gibi son süreçlerde de açığa çıkan politikaları, Türk ordusunun ve siyasetinin bu zihniyetten hiç nasibini almadığını oldukça net ve yalın bir biçimde ortaya koymaktadır. Bunun dışında barış adına geliştirilecek yaklaşımları kabul etmek onursuzluktur. Toplumları, bireyleri birbirine düşürebilmek, ilişkilerde nefreti, tepkileri kışkırtabilmek, barışı, kardeşliği ve ilkeli birlikteliği geliştirmekten daha kolaydır.
Egemen sistemin yarattığı bu zemin üzerinden egemenlerin politikalarını yürütebilmek, sürekli savaş ve savaş atmosferini yaşatabilmek gerçekten de çok kolaydır. Türkiye Cumhuriyeti yüzyıllarca böyle bir devlet ve ordu yönetme geleneğinden gelen bir devlet ve ordu olarak, artık bu tarzda derinleşmiştir. Ancak çağımız çelişkilerinin geldiği düzey, biriken sorunlar, gelişen bilinç, içinde olduğumuz tarihsel kesit, bu tarzı kesinlikle dıştalamaktadır. Bu nedenle de geri tarzda ısrar, hem devleti ve sistemini ve hem de halkları, ezilenleri vuran bir duruma yol açmaktadır. Klasik milliyetçilik, ulusalcılık çığırtkanlığı yapanların, kesinlikle ülke çıkarlarını düşünmediklerini, ülkeyi tamamen satmaya, pazarlamaya ve parçalamaya yönelik çalışan ajanlar olduğu gün geçtikçe daha da netleşmektedir. Sıradan bir insanın bile basit bir mantık yürüterek ulaşabileceği sonuçları, iktidar iplerini ellerinde tutan sivil ve asker kesimlerin düşünemeyeceklerini düşünmek herhalde fazla saflık olur. Çok riskli bir süreçte, söylenen her söz, atılan her adım çok çok önemlidir ve öyle ağza geldiği gibi konuşulmaz veya yapılmaz. Ve şimdi Türkiye öyle vahşi konuşmalara ve politikalara tanık oluyor ki, bunun art niyetli yapıldığını düşünmekten başka bir sonuca ulaşamıyor insan.
Türkiye’yi geldiği uçurumdan geri döndürebilme şansı, umudu hala var. Bu umut halklarımızın demokratik örgütlülüğü ve birlikteliği ile yaşam bulacaktır. Ne kadar suni çelişkiler etrafında halklar arası, bireyler arası düşmanlık, karşıtlık geliştiriliyorsa, o kadar birliktelik ve kendi çözümünü ortaya koyma politikası geliştirmek gerekir. Devlet politikası artık iflas etmiştir. Şimdi halklar, gruplar, bireyler kendi çözümünü, alternatif çözümünü birleşerek ortaya koymak durumundadır. Böyle bir bilinçle bir araya gelen ve kendi aktif politikasını çözüm olarak geliştiren organik bir oluşum, Türkiye’yi parçalanmaktan, satılmaktan, kan gölü olmaktan kurtarabilir. Yapılması gereken, demokrasi güçlerinin çözüm arayışlarını hızlandırmaları ve her alanda halkın var olan eylemliliklerini geliştirmeleridir. Siyasal süreçte önemli rol oynayan kadının da her alanda demokrasi mücadelesine aktif katılımını sürdürerek, çağın değiştirici gücü olduğunu daha fazla haykırarak asıl toplumsal hastalıklara çözüm olmayı güçlendirmesi gerekmektedir.
Dolayısıyla 1 Eylül dünya barış günü özgürlük mücadelesinin daha da yükseltildiği bir güne dönüştürülmelidir. Barış ancak mücadele ile kazanılır. Yeni bir 1 Eylül’e daha girerken bu dünya barış günü vesilesiyle yaşamı boyunca barış ve özgürlük için mücadele eden Musa Anter’i saygıyla anıyor, bu yeni bir Eylül’ün tüm insanlığa kardeşliği, barışı ve özgürlüğü getirmesini diliyorum.
Leyla Sorxwin Amed |