|
Tabii büyük konuşmak, büyük dinleyici ve öğrenci olmaya bağlıdır. Öğrencilerin dinleme ve anlama gücü zayıf oldukça, bizim de konuşmamız ya fazla anlam ifade etmez, ya da değerinden çok şey kaybeder. Aramızda bir de bu sorun var.
Partinin yürüttüğü eylem çok büyük, fakat bunu anlayanlar çok küçük veya anlamak ve savaşmak durumunda olanlar ise adeta cücedir. Tabii burada suç kişinin değildir. Bu, temelini ulusal ve toplumsal gerçeklikte bulur. Özellikle yine aile gerçekliğinden bulur. Bu sizi öyle iddiasız ve anlamsız kılmıştır ki, bizim bütün yüklenmelerimiz fazla sonuç vermiyor. Mesele iyi niyetli olup olmamak değildir; mesele savaşa cesaret etmek ve her şeyini sunmak da değildir. Mesele büyük yaratmak, büyük kavramak ve sürekli var olanı beğenmeden daha fazlasını düşünmek, istemek ve gerçekleştirmektir.
Bizde kesin devrim böyle olursa başarıya gider. Yoksa sizin var olanla yetinme anlayışınız, bütün içtenliğinize ve fedakârlığınıza rağmen, kötü bir başarısızlıkla sonuçlanması kaçınılmazdır. Kendini yaratan eylem adamı olmayışınız büyük talihsizliğiniz ve zavallılığınızdır. İnsan size baktıkça üzülüyor. Sizdeki iddia zayıflığı ve çaresizlik adeta bağırıyor; “Ben bu kadarım, benden fazla umutlu olmayın” diyor. Bütün bunlarda da çok iyi niyetli olmanız işi daha da trajik kılıyor, acınası hale getiriyor. Örneğin siz benimle heyecan duyabilirsiniz; düşünce, umut ve ruhunuzda hayat bulma gerçekleşebilir. Ama binlerceniz karşımda olduğu halde, ben büyük heyecan duyamıyorum. Çünkü buna yol açacak bir iddianız, hırsınız ve eyleminiz yoktur. Bu da tabii benim trajedimdir. Zorlanmam büyük, acılı yaşamım diyelim, kendi kendimle yetinmek zorundayım. Kendimi çare sahibi kılmak, kendimi idare etmek zorundayım. Yalnız düşmanla değil, kendimle de savaşı başarıyla vermek durumundayım.
Siz savaşı ne sanıyorsunuz? Gerçekten savaşın yanından bile geçemiyorsunuz ve bu da büyük bir üzüntü kaynağıdır. Durumunuzu benim on yaşımdaki halimle kıyaslıyorum; sizi daha da hareketsiz, arayışsız, heyecansız, arzusuz görüyorum. Tabii bunun sırrını çözmeliyiz. Bu bir kader değildir. Sizi bu hale getiren her şeyden hesap da sormalıyız. Gerçeğinize bakmaktan çok korktuğunuzu görüyorum. O kadar içeriksiz, o kadar silik, bitik ve verimsiz bir konumdasınız ki, kendinize bakmaya güç getiremiyorsunuz. Bunun üzeri yalanlarla örtülmüştür. Dikkat ederseniz toplumsal felsefeniz -umarım felsefe dersini gerçekçi işlersiniz- şudur: Kendini olduğundan farklı göstermek, hatta gerçeklikle çok ters bir söylem içinde yaşamak, evet, en temel felsefi özelliktir. Bizde felsefe eşittir, kendini farklı göstermeyi becer oluyor. Bu talihsiz ve çok tehlikeli bir felsefedir. Aslında buna felsefesizlik de denir; güçlü bir yaşam yaklaşımı olmayan, dünyaya bakış açısından yoksun olmak da denilebilir.
Sizleri etkilemek isterken her zaman kendimi sorgularım. “Ben bu dünyada niçin varım? Ben neye dayanarak var olmalıyım? Benim varlık nedenlerim nedir? Beni var olmaya, kendimi kabul etmeye iten etkenler nedir? Ve ayrıca beni çok gereksiz kılan etkenler nelerdir? Bunları düşünmeden yaşamam mümkün değildir. Ama kendinizi düşünün; varlık nedenlerinin çoktan bir inkârı içindesiniz. Sorgulamadan kaçındığınız gibi, yalanla, kandırmayla, gafletle örtbas etmeyi de bir yaşam felsefesi olarak ele alıyorsunuz. Siz temelde belki de sağlam bir felsefe anlayışından yoksun olduğunuz için kaybettiniz. Size dayatılan felsefe anlayışı fazlasıyla ataerkildir ki, bizde bu tamamen toplumsal düşüşün kaynağıdır. Yine yabancı hâkimiyetlerin her türlü köleleştirici etkisi altındaki boyun eğmeci kişiliktir. Bu da silikleşmenin, yaratıcılıktan tamamen kopmanın bir anlayış temelidir. İstediğiniz kadar çalışın, bir köleden daha beter durumda kalmanız kesinlikle kaçınılmazdır.
Siz özgürlüğe temel bakış açınızı temelden kaybetmişsiniz. Adeta felsefesiz büyütülmüşsünüz veya felsefeniz düşmanın felsefesidir. Açıkça söylemeliyim ki, benim en büyük eylemim, daha kendimi tanır tanımaz, bu insan özüne en tehlikeli yaklaşıma karşı gösterdiğim tepkidir. Ve hatırımdadır: Çocuklarla ilişkilerimde, aile ile ve giderek köy toplumuyla çelişkiyi hemen yakaladım. Ben bunlar gibi olmamalıyım ve farkımı ortaya koymalıyım diye başladım. Herkes ailesinin, anasının, babasının yiğit evladı olmaya çalışırken, ben ona büyük tepkinin gerekli olduğuna inandım. Herkes iyi geçinmeye, ataerkil, çok düzenvari olmaya özenirken, ben büyük sorgulamaya giriştim. Biz bu temelde kendimizi var etmeye çalışırken, siz ise tersinden, düzen ne istiyorsa, ataerkil toplum ne istediyse ona kendinizi yatırdınız. Sonuç, işte bugün sizlerle savaştığımız kişilik, partileşmeye gelmeyen, ordulaşmaya gelmeyen, zafere gelmeyen, yaşama gelmeyen, güzelliğe gelmeyen büyük çekişme, çelişki ve bunun kördüğüm haline gelmesi oluyor. Çok büyük kusurlarınız olmasaydı, zaten savaş ve toplumsal gerçekliğinizde bu büyük zayıflıklar yaşanmazdı. Sağlam kişilikleriniz olsaydı, bu kadar acınacak bir halde kalır mıydınız? Parti işleri, mücadele işleri bu kadar hatalarla dolu geçer miydi? Ve en tuhafı da kendinizi kabul ediyorsunuz. Ben bütün bu büyük savaşıma rağmen halen kendimi beğenmediğim gibi, nasıl başarılı kılacağıma dair de derin bir arayış içindeyim. Ama siz burnunuzdan kıl bile aldırmıyorsunuz.
Ne olacak? Bu beğeni düzeyi ile olsa olsa, hani o eski İslamiyet karşısındaki, en büyük devrim karşısındaki puta tapıcılıktan, iyi birer küçük put tapıcılarından öteye gidemezsininiz. Size göre savaş meydanına giriş yapmışsınız, ama bana göre daha er meydanına çıkma cesaretini bile, hatta onun inancını, onun ilk sözcüklerini bile ağza getirememişsiniz. Düşündükçe bu insanlara nasıl yol çizmek ve yürütmek gerekir diye üzülüyorum. Çünkü yaşamı ayakta kaybediyorlar. Bu konuda bazı çirkinlikleriyle, zavallılıklarıyla, başarısızlıklarıyla kaybediyorlar. Dıştan bir dürtmeyle, zorlama ve teşvikle güçlü kişilik ortaya çıkmaz.
Düşüncesinde büyük uğraşı olmayan, ruhunda büyük sıkıntılar ve öfkeleri olmayan, gözünü büyük hedeflere dikmeyen, dıştan hiçbir itmeyle, menfaatle gelişme yoluna koyulamaz. Ve unutmayın ki, sizinle her an tüm ilerleme etkenlerimiz böyle basit, dıştan itmeyle veya teşviklerle oluyor. Kesinlikle bu temelde klasik bir ücretliden öteye bir emekçi de olsanız, patron da olsanız, kişiliğinizde ondan ötesi gelişmez.
Felsefeyi tartışıyorsanız, keşke tartışmayı bilseniz diyorum. Siz anlayışta kendinizi zincirlemişsiniz. Bütün ömür boyu, yüzyıl da sürse, iki katını ilave edelim, bu felsefe kördüğümüyle, bu yaşam anlayışınızla kesinlikle fazla umutlu olamıyorum. Sizi ne kadar etkilemeye çalışıyorum. Sonuç, bu felsefe kördüğümü nedeniyle en değerli çalışmaları bile anlamsızlaştırmaktan öteye gidilemiyor. Tabii bunun önemli bir özelliği de çok bencil olmasıdır. Bu keyfiyetçilik, bencillik, yine kendine sevdalılık olayı altında yatan felsefe en azı isteme, en güçsüzü isteme, en kuvvetten düşmüşü, tabii sonuçta en başarısızı peşinen kabullenmektir. En değme kişiniz, örneğin bir parti yetkisi kaptı mı, işte bu söylediğim bakış açısı nedeniyle kısa sürede düşürmekten öteye gidemiyor.
PKK yetkisinde, PKK gerçeğinde aslında felsefi bir temel var. Ne kadar inkâr edilse ve gereklerine ulaşmasanız da, oldukça büyük bir çabayla egemen kılmaya çalıştığımız bir felsefi bakış açısı ve ona göre şekillendirme var. Ama buna, işte onun yetkisine, onun sorumluluğuna kendilerini dahil edenler, temelde felsefi uyumları olmadığı için, söylediğim anlamda -daha doğrusu bencillik de diyebiliriz- içeriği olmayan bir bencillikte kendini dayattığı için, kısa sürede parti aşınması ortaya çıkıyor. Parti öncülüğünün yitirilmesi yaşanıyor.
Hâlbuki PKK’ de temel bir anlayış felsefesi var. Onunla bu kadar bencil kendini dayatırsan, daha düşmanın tek bir ilerlemesi olmadan kaybedersin. Bu felsefeyle ancak kaleyi içten düşman adına fethetme gerçekleşebilir. Sonu derinden anlayabilirsiniz: artık bu kişilik felsefesi ile toplumumuza egemen olan en iyi objektif ajanlık yapılabilir. Dikkat edelim, bizim toplumumuz düşmanın günlük kuşatmaları altında kaybetmiyor. Onun ruhuna, onun beynine ekilen bu sözde yaşam anlayışı yenilgisinin de, kaybetmesinin de en temel nedendir. Bizim toplumumuz sadece fethedilmiş değildir; lime lime edilmiş, çok az dayanak noktaları kalmıştır.
Acaba gerçekten parti felsefemizi anlayacak gücünüz var mı? Bu çok önemlidir, bu çok büyük bir sorundur. Felsefeye yaklaşım deyip geçmeyin, önce savaşı burada vermelisiniz. Ben halen hatırlıyorum, ciddi bir felsefe eğitimim yoktu. Bölük pörçük bazı felsefi bilgilerle uğraşıyordum, öyle fazla yine dini bilgilerim de yoktu. Ama bazı etkilenmeleri yaşıyordum. Bir ara oldu ki, artık kendimi zor ayakta tutabildim. Büyük bir güvensizlik, kuşkuculuk öyle içimi kemirdi ki, kimsenin beni ayakta tutacak hali de yoktu. Kime güveneyim, ne dayanarak yaşayayım diye bittim, adeta gittim.
Benim felsefeyi arayış yıllarım son derece sancılıydı. Dediğim gibi hem anlama gücüm zayıftı, hem de ne kadar incelemeye çalışsam da kültür seviyem elvermiyordu ve o zaman sosyalizme sınırlı bir ilgi duyduğumda tabii ki arayış yetmiyordu. Sadece felsefeyi anlamak için felsefeyi okumak yetmez. Bunun çok yönlü pratik bir yaşamla ilgisi vardır. Pratik yaşamın kendisi zaten seni felsefeye götürebilir. Ya olumlu ya olumsuz, ya özgürlük ya kölelik felsefesine götürür. Öyle sanıyorum ki, sizin bir felsefi savaşınız olmamıştır. Daha doğrusu, mevcut egemen düzenin hiç farkına varmaksızın ne verilmişse onu benimseme gibi, belki de eski dönem köleliklerden daha tehlikeli bir bakış açısı altında şekillenmişsiniz. Dolayısıyla bir özgürlük felsefesine ihtiyaç duymuyorsunuz. Bu size tamamen başından kaybettiren bir anlayıştır. Şimdi neden büyük düşünce tartışması olmuyor? Halen içinizde ne siyasi, ne askeri, ne felsefi temeli olmadığı için, temel dünyaya bakış açılarınızda kendini tatmin eden bakış açısı oturmadığı için politikayı ve askeri bilimi hiç anlayamazsınız, anlamanız da son derece kuru bilgilerden öteye gidemez.
Benim mevcut askeri ve siyasi gelişmelere bile önderlik etmem felsefi gerçekliğimle yakından bağlıdır. Temel felsefi anlayışım olmadan, ben bu kadar ağır askeri ve siyasi sorunların çözümünü üstlenemem, bu savaşı yürütemem. Ama sizde ise tam tersi, düşünce adına, felsefe adına aşınma da demeyeyim, bu anlayış var olmayan bir durumdur. Hatta parti bir takım düşünceleri dayatsa, ondan da kaçınmayı ve böylelikle eylem adamı olmayı seçiyorsunuz. Kişi ne kadar düşünceden kopuksa, o kadar işte pratikçi olur yaklaşımı içindesiniz ve birçok tehlikeli yaklaşım içinde kendinizi kabul etmeniz söz konusudur. Dikkat edilirse her büyük devrimde çok büyük düşünce çatışmaları vardır, din çatışmaları vardır, mezhep çatışmaları vardır. Bunlar anlayış çatışmalarıdır. Anlayışı temelinde güçlü savaşım veremeyen, daha sonraki süreçte de güçlü olmaz ve başarılı da olamaz.
Aslında felsefe dersi ile kesinlikle şunu kanıtlamaya çalışacağız: Bugün askeri, siyasi soruna güçlü yaklaşmayışınız, büyük tartışmayışınız, dolayısıyla toplantıları bile gerekleştiremeyişiniz, felsefi temelden yoksunluğunuzla bağlantılıdır. Bu halinizle atacağınız her pratik adım tıkanmaktan ve körelmekten öteye sonuç vermez. Dolayısıyla çözüm yolu, bu kölelik felsefesini söküp atmak kadar, doğru temel dünyaya bakış açısına da ulaşmaktan geçiyor. Bunu kaba, işte felsefenin şu temel ilkeleri biçiminde söylemiyorum. Felsefe, özellikle klasiktir, Politzer’in kitabında anlatılmıştır, okudum, ama bazı bilgilerdi. Fakat asıl savaşımı, dediğim gibi, toplumsal yargılarla, savaşla başlattık. Kitaplardan yararlanılamaz değil, ama esas kitap hayatın kitabıdır. Hayat gerçekten büyük bir okuldur. Hayat aynı zamanda bir felsefe okuludur.
Açık örnekleri söyleyeyim: Doğduğum koşulları, pek bilinçli olmasam da, kitaplara dayanmasam da, beğenmiyordum. Bana göre bu böyle olmamalı, çareler geliştirmeyelim diyordum. Bu sadece bir istem, ama önemli bir istemdi. Ailenin sunduklarıyla, köy toplumunun, düzenin sunduklarıyla yetinmedim. Felsefe yaklaşımıdır, yetinmiyorum, istemiyorum, yeterli bulmuyorum. Gücüm artıkça, bilgim arttıkça daha fazlasını isteme yaşanıyor. Tabii daha fazla isteme nedir? Ben bir ülke istiyorum, bir halk istiyorum, bir yeni yaşam istiyorum. Bunlar geliştikçe, peki, neyle yapacaksın sorusu kendini dayattı. Neyle yapacaksın sorusu aklına şunu getirir: Güçle yapacağım. Nasıl bir güçle, güç nasıl oluşacak? İşte bu örgütle, partiyle, ilişkilerle olacak. Bunların hepsi çok çarpıcı, birbiriyle bağlantılıdır.
“Arzuluyorum, en iyisini, en güzelini istiyorum, ama yapma gücüm yok.” Bunu söyleyen çelişkilidir, tutarsızdır. Büyük istemek, aynı zamanda büyük yapmayı da emreder. Bu açıktır. Aksi halde işte bizim toplumumuza egemen olan istem ve arzuları ile gerçekleştirmeleri arasındaki yalancılık ve seviyesizlik yaşanır. Ondan sonra da dilenme ve yalvarma tarzı peşi sıra gelir. Yine temel bir felsefe eğitiminiz olmadığından mıdır, siz bu çelişkiyi yaşıyorsunuz. Büyük istemek büyük uğraş ister. Örneğin ordu gerekiyor ki, bu bizde ekmek ve su kadar gereklidir. Bütün yaşam özlemelerimizi, hatta yaşam varlığımızı, kimliğimizi yok eden büyük bir tehlike var. Şuan bütün felsefi arayışlarımızın önünde duran engeller var. Varlık nedenimizi tehdit ediyor. Eğer bunu kavradıysak, temelde bunu bütün yönleriyle hissettir. O zaman ne gündeme gelir? “Ben bu büyük tehlikeyi nasıl aşmalıyım? Büyük tehlikeyi aşmadıkça hiçbir emelimi gerçekleştiremem” diyeceksin. “Hiçbir arzum gerçekleşmez, hiçbir sevgim olmaz, hatta sağlıklı bir ekmek bile yiyemem, bulamam. Tehdit altında çünkü” diyeceksin bu ve doğrudur da. Eğer bütün bunları doğru kavradıysanız, o zaman büyük bir tehlikeye göre büyük çaba gerekir diyeceksiniz.
Büyük tehlike nedir? Esasta Türk sömürgeci devleti veya daha somut gücü olarak ordusu, faşist özel savaş ordusu diyoruz. Her şeyi elimizden almanın gücü var. İşte eskiden canavarlar diyorlardı, yılanlar, bilmem işgal orduları diyorlardı, şimdiki ondan daha tehlikelidir. Eski canavarlar eskiden belki zayıf olanı yutarlardı. Ama bir başka yerde güçlüsü çıkıp o topraklarda, o halk için bir gelişmeyi sağlayabilirdi. Şimdiki topyekûn halkı bitirme ve bir ülkeyi harap etmedir; insanı da iliklerine kadar bütün düzeylerde düşürmedir. Mevcut teknik ve sömürgecilik tarzı bunu sağlıyor. Demek ki, tehlike çok daha büyüktür.
O zaman buradan ne sonucu çıkarırsın? “Müthiş kendimi anlamalıyım, tanımalıyım, kendimi örgütlemeliyim” sonucunu çıkarman gerekir. Düşmanın büyüklüğüne göre bunu yaparsan, “Düşmanım büyük, benim de bunu aşmam için gereken büyüklüğü kendimde yakalamam şarttır” sonucuna varırsın. Bu çok açıktır. O zaman uğraşını çok büyük kılman gerekiyor. Düşmanı yenecek kadar uğraş, hatta yerine de emellerimizi gerçekleştirecek kadar yenilikler yarat, bunların çaresini kendinde bulacaksın, inanacaksın, bileceksin, yapacaksın, tutarlıysan mevcut düzene karşı ve de özgürlük anlayışı için bunları sağlayacaksın.
Demek ki felsefe soruna böyle yaklaşmayı emrediyor. Daha doğrusu özgürlük felsefesi böyle emrediyor. Bunun için insan kendine güvenebilir. İnsan en büyük tekniktir, istese atom bombasından daha etkilidir. En büyük teknik derken, atom bombası kadar etkili derken, “Peki, nasıl olur?” diyeceksiniz. Kendini örgütlemesiyle olur. Size hâkim olan düşman felsefesinden ötürü, bencillik dediğiniz aslında örgütselliği inkârdır. Düşüncede, duyguda ve bizzat pratikte kendisiyle sınırlı kalma söz konusudur. Sonuç, çok zavallı birisi olmadır. Birkaç ahbap çavuşu varsa, bir aile etrafı varsa, demek ki başından itibaren güçsüzlüğe mahkûm oldu. Bu bireycilik felsefesi nedeniyledir ki, düşman bunu günlük olarak besliyor. “Senin ailen her şeydir, küçük bir memuriyet senin her şeyindir.” Bu felsefe bize kaybettirir. Amacı küçük, örgütü küçük, eylemi küçük; kendisini ya kurtarır ya kurtarmaz. Özgürlük felsefesi peşinen bu bencillikle, bu bireycilikle hiçbir şey başarmayacağını bilir. “Büyük savaşmak gerekir” diyeceksin. Büyük uğraşı gerekir, büyük gücü gerekir, büyük ordusu gerekir.
Büyük ordu nasıl oluşur? İkna gücüyle, eğitimle oluşur. Özgürlük ordusunun sopalarla gerçekleşmesi düşünülemez. Büyük ikna, büyük propagandayı, büyük ikna faaliyetini gerektirir. İlişkileri açığa çıkarmayı, ilişki geliştirmeyi emreder.
Düşünün, siz böyle yapıyor musunuz? Hayır. Büyük özgürlük felsefesiyle bağlantınız zayıftır. Hatta unutmayın ki, kendinizi idare etmekten bile acizsiniz. Demek ki düşman felsefesinin tamamen etkisi altındasınız. “Ben ne düşmandan, ne özgürlük savaşımından yanayım, ben kendimden yanayım”. Bu da büyük bir yalandır. Kendinden yana olmak, düşmanın objektif ajanları, askeri olmaya oynamaktır.
Bunlar çok açıktır. Bunun silahı nedir? Kendini kandırmadır, gaflettir. Düşüncesi son derece silik ve dağınık, arzuları çok geridir. Düşünün, bir sigara felsefesi, basit bir çorbayla yetinme, bir iki ahbap-çavuşla yetinme ve ilişkide güzelliği ve kaliteyi aramama… Çoğunuzun durumu bu değil midir? Bu büyük bir eylem yaratır mı? Büyük duygulara yol açar mı? Dolayısıyla bu, politikaya ve askerlik sanatına yol açamaz. Yine büyük yurtseverliğe de yol açamaz. Size kalırsa bu kaderdir; “Böyle yaratılmış, böyle gideriz” dersiniz. Ama ben öyle olmadığını açıkladım. İnsanın temel özgürlük özlemine tamamen aykırı bu durum, kökenleri yüzyıllar ötesine giden yabancı işgaller altında şekillenmiş feci şekildeki toplumsal gerçekliğimiz söz konusu olduğunda, çok çarpık, çok içeriksiz, aşırı bencil, bencil olduğu kadar da çok güçsüz bir felsefenin veya bir toplumsal gerçekliğin bir sonucudur. Siz istediğiniz kadar çeşitli kılıflara büründürün. Bu yargıdan kurtulamazsınız. Özellikle içinizde “Parti saflarında bir türlü gelişmiyorum, tıkandım” diyen, bencil, bencil olduğu kadar örgüte fazla gelmeyen duruşların hepsinin altında düşmanın bu temelde yaklaşımı söz konusudur.
Bunu kabul etmemek, özgür felsefemizin bir gereğidir. Nitekim ben kabul etmiyorum. Yalnız sizleri değil, dayatılan dünyayı da kabul etmedim. Bunu anlamanız gerekir. Hele yoldaşlık adayı olarak kendinizi ortaya koyuyorsanız, hiç şuraya buraya sığınmayın. Bunların hepsi yalanlarınıza bizi ortak etmedir. “Şu nedenden ötürü gelişemedim, düşünce gücümü geliştiremedim, şu nedenden ötürü zavallıyım, tıkanmışım” türünden sızlanmaların hepsi yalandır ve bu yalanları da bize dayatma cüretidir. Kaldı ki, bu büyük saygısızlıktır. Saflarımızda bu aslında en var olmaması gereken bir tutumdur, fakat aynı zamanda en çok görülen tutumdur da.
Silikliğin, köleliğin zift gibi her tarafınızı kaplamasını savunamazsınız. Buna bahane arayamazsınız, bunun savunuculuğunu hiç yapamazsınız. Ve ne yapacaksınız? Zor da olsa ona karşı savaşım vereceksiniz. Çok zor olabilir, ama bana göre mücadele en gerekli olanıdır. Düşünüyorum, mücadele her şey diyorum. Bunun dışında yaşamla ilgili olan her şey hiçbir şeydir. İlle mücadele, ille mücadele diyorum. Başka bizi zenginleştirecek, kendimize getirecek hiçbir şey yoktur. Hatta mücadele devrim mücadelesidir. Devrim mücadelemizde bu savaş tarzı her şeydir. Diğer yaşamla ilgili olan hiçbir şeydir. Felsefe budur.
Tanımaya çalışıyorum; ben neyim, kimim, nasıl bu duruma geldim? Mücadele ile bu duruma geldim. Büyük uğraş verdim; öyle büyük bir uğraş ki, şu anda kendi başına bir büyük patlamadır, bir bomba gibidir. Örgütlenmiş düzeniyle, eylem tarzıyla, yaşam tarzıyla görüyorsunuz ki, her gün adeta bombalar üretir ki, bunu ben böyle söylemiyorum, düşman da her gün söylüyor, “Terör üretiyor” diyor. Emperyalizmin de son söylemi budur: “Büyük terör üreten kişilik, merkez!” Bu şu anlama geliyor: Büyük mücadele veren kişilik! Ve bu yaratıyor. Bizde, toplum gerçekliğimizde başka hiçbir şey yaratmaz. Mücadelesizlik, en kötüsüdür. Bu bahsettiğimiz uzlaşmacılık, uyurgezerlik, iddiasızlık, yoğunlaşmama, hepsi mücadelesizliği ifade eder. Bu da hiçbir şey olma anlamına gelir. Buna benzer çok çapraşık sorunlarınız var. Mücadele kişiliğini esas almadınız; bu esas alınsaydı, her gün mücadele etseydiniz, çare ortaya çıkabilirdi.
Her şey mücadele için ve mücadeleci olmak biçiminde; düşüncede, pratikte, örgütte, ilişkide, yani her anlamda mücadeledir bu. Sonuçta sizi yaratabilirdi. Çok geri olanınızı bile güçlü kılabilirdi. Mücadele tarzlarınız, bazı yaklaşımlarınız, yaşam tarzlarınız var. Çünkü en tehlikelisi de buradadır. Sanki yaşamayı bilecekmişsiniz gibi, sanki yaşamanın imkânı varmış gibi kendini aldatma var ve bu çok yaygındır. Sanki mücadele gerekmezmiş gibi davranılıyor. Hayır. Mücadele bizde tek yaşam tarzıdır. Savaşa bağlanmamış bir mücadele örgütü veya kişileri hiçbir sonuca götüremez. Bunun dışındaki bir yaşam erkek köleliği, günümüzde de ihanete veya düşmanın kontrası olmaya götürür. Bunun orta yolu falan kalmamıştır. “Kendimi biraz yaşayayım” demek, “Düşmanı biraz güçlendireyim” demektir. Biraz keyfini, biraz bencilliğini yaşamak demek, ordudan vazgeçmek demektir. Acaba bu anlamda yaşamın doğru yoluna, savaşın doğru yoluna kendinizi yöneltecek misiniz? Yakıcı sorun budur. Buna cesaret edecek, bu iç savaşı kendinizde gittikçe şiddetlendirebilecek misiniz? En yakıcı soru budur. En kötüsü, bu soruyu sormamak gibi cevabını vermemek, dediğim gibi yaşamayacağı halde yaşanırmış gibi davranmak kendini aldatmadır. Sizde çok yaygın olan budur.
Benim kadroda gördüğüm özellikle şu kendini kandırma özelliğidir. Kimse bana bunu söylemez; hatta şu anda ne söylesem kabul ederler. Kaldı ki, dikkat ederseniz, büyüklük sıfatına ulaşmışım. Toplum benim söylediklerimi din gibi anlamaya açıktır. Ama dikkat edin, hakikat savaşını sürdürmeye devam ediyorum. Benim felsefede, politikada, özellikle askerlikte ve tabii ki daha somut örgüt tarzında büyük bir gerçek savaşımım var. Kendinizi bizim yerimize koyun. Toplum her şeyini, parti her şeyini kabul etmeye hazırdır. Eminim kendi yalanlarına inananlar, kendini kandırmış olanlar var. Eğer konumunuz bizim konumumuz olsa, tabii kendinizi yitirmeniz, kendinizi kaybetmeniz işten bile değildir.
Birçok diktatör, despot veya yalancı toplum önderi böyle ortaya çıkar ve toplumların başına felaket gibi çöker. Ama halen biz kendi içimizde örgütselliği yakalamak, askerlik tarzını doğru yaşatacak duruma getirmek için amansız somut gerçekliğimizi ilerletecek bir yaklaşım içindeyiz. “Neden geri ve yetersizim? Neden yeterli olmak zorundayım?” sorularına her gün arayışlar, cevaplar verilmekte ve yine de bu yetmemektedir. Ama size kalsa kandırmanın ötesine geçmeyeceksiniz: Örgütü de kandır, kendini de kandır, orduyu da kandır, savaşta en ucuz numaralar yap, ama yine de savaşır gibi görün! Bunları da yaşıyorsunuz. Sonuç, çok etkisiz komutan kişiliğidir. Size göre bir önder kişilik, kendini kandırma sanatında en politik olanıdır. Zaten sizde politika yapmak demek, ağırlıklı olarak kendini kandırmak demektir. Çevresini oldukça kandırabildi mi veya ürkütebildi mi, hediyelerle bağlayabildi mi, oldu iyi bir kişilik! Toplumun geçerli felsefesi biraz budur. Parti içinde yer bulmak demek, buna büyük reddi dayatmak demektir.
Ama bakın, Önderlik gerçeğimizde çok bambaşka bir durum yaşanıyor. Bütün bu gelişmelere rağmen yine beğenmiyor, yanlışı görüyor. Burada ne diyelim? Bin kilometre ötesindeki askeri ve siyasi sorunları günü gününe yaşayandan daha gerçekçi görüp değerlendiriyor. Onunla da yetinmiyor, çözüm için imkân yaratıyor. Kendinize bakın, hiçbir hatasını görmeme, eksikliğini gizleme, en önemlisi de gelişmeden kaçınma, ilerletmemek için bahane uydurma var. En yiğidi en ucuz bir ölümü kendine layık görüyor. Bu da kötü bir sonuçtur. Bu yüzden de güçlü kişilikler bir türlü ortaya çıkmıyor. Bu da bir kader değildir. Dikkat edilirse, Önderlik tarzına bağlı kalındığında bile bu rahatlıkla aşılabilir.
Kendi içinizde bir arayış ve hatta kitaplara dayanarak bir gelişme imkânı bulamadınız. O zaman somut dönüştüren, gerçekleştiren Önderliğe anlam verin. Önderlik bu anlamda ne demektir? Felsefi anlamda da olsa, kendi başına binlerce kitabı okuyarak gerçekleştirmeyeceğinizi bir çırpıda soluyarak gerçekleştirmektir. Bu imkânı veriyor. Son dönemlerde Kürt toplumundaki büyük felsefi değişikliği, hatta düşman toplumundaki veya egemenlerin etkisi altındaki toplumun değişimini siz nasıl değerlendirebilirsiniz? Önderlik gerçeği ile bu büyük bir felsefi değişikliktir.
Parti gücümüz bunu her ne kadar göremiyorsa da, büyük bir felsefi değişikliğin olduğunu bilim adamları çoktan değerlendiriyorlar. Bakış açıları, yaşam anlayışları çoktan değişmiştir. O halde Önderlik kendi başına bir felsefe gerçekleştiricisidir. Zaten bizim toplumumuzun fazla okuma imkânı, kültür birikimi yoktur. Felsefe oluşturamaz. Ama gerçekleşen Önderlikle bu boşluğu aşmayı deneyeceksin, politikayla felsefeyi iç içe yaşayacaksın. Yine politik kadrolar ayrı askeri komutanlar ayrı da demeyeceksin, hepsi bu okulun içinden çıkacak. Yani hepsi iç içe birleşerek meydana gelecektir.
Bu neden böyledir? Toplumsal gerçekliğimiz, onun üzerindeki egemenlik tarzı bunu mecbur kılıyor. Partimizin içinde ise bu gerçekliği kavramak ve kabul etmek yerine, “Düşünmek zordur bırak, politika zordur, bırak” deniliyor. Geriye ne kalıyor? Köylü isyancılığı! Köylü isyancılığının fazla değeri yoktur, tepkidir ve mevcut düzenli ordu karşısında ömrü bir saat bile değildir. Şuanda en önemli bir çelişkimiz, sizin köylü isyancılığınızdan öteye gidemeyen tepki düzeyinizi aşmak, sizi yenilmeyecek savaş tarzına, onun politik tarzına bağlamaktır. Aksi halde siz şuanda düşmanın ağzında bir lokma bile değilsiniz. Neden gerçeklere gözünüzü kapatacaksınız?
Şimdi bütün bu anlatılanlar gerçek ise, kaldı ki ben kanıtlıyorum, acaba buna rağmen parti okulumuzu böyle kabul edecek misiniz? Ben sizi tanıyamıyorum, açıkça söylemem gerekirse, neyin öğrencisi olduğunuz benim için artık adeta bir karmaşa haline gelmiştir. Büyük ihtimalle dinleme kabiliyetiniz de yok edilmiştir. Sizden dinleme gücü istiyoruz, fazla bir şey istemiyoruz. Herhalde köleden daha beter edilmişsiniz. Dikkat edilirse, biz partimiz içinde köleliği yıktık. İsteyen istediği kadar konuşabilir. Ama izliyoruz, örneğin en sorumlu olanlar bile ciddi bir toplantıda yarım saat bile konuşamıyor. Konuşması da Ezop dili gibidir, yarım yamalaktır. Neden? Çünkü siz tanınmaz haldesiniz.
Ama dikkat edin, Önderlik gerçeğini göz önüne getirirseniz, ilk günden beri bir konuşma dilidir. Anasına ilk söylediği söz “ekmek istiyorum” veya “dağa çıkıp dilediğim gibi gezmek istiyorum” olmuştur. Olumlu tepki vermeyince, büyük eylemi başlatma gücünü gösteriyor. Sen misin bu istemlere karşı koyan, o zaman gör başına gelecekleri! Daha sonra devleti sorguladım. “Ey devlet, ben şunu istiyorum. Sen gerekeni yapmayan, gör başına geleceği!” Önderlik budur.
Dikkat edilirse her biri için hem çok konuştu, hem çok yaptı. Siz ne yaptınız? “Ya Rabbim, çok şükür aileme, atama, devletime, bugünü de kurtardık. Ne mutlu bana!” Felsefe budur. Önderlik gereğinde bu yok, olamaz da. Olsa savaş, gelişme durur. Onun için toplum zaten inanç temelinde yaklaşmayı kabul ediyor. Yani felsefi boşluğunu Önderlik tarzıyla gideriyor. Eksik de olsa onun için bu aşamada en geçerlisidir. O halde siz de bir felsefi gerçekleştirmeyi sağlam bir Önderlik takibi ile sağlayabilirsiniz. Fazla kitap okuma imkânınız yok, kendinizi fazla sorgulama imkânınız da yok, vakit yoktur. Savaştan ötürü en büyük Önderlik takibi sizin için en geçerli yoldur.
Önderlik birikmiş felsefedir. Uygulanan felsefedir.
Felsefe okulu çok zor bir okuldur. Çeşitli dönemlerde bu okullar yüzyıllarda ancak oluşmuştur ve talebeleri de başlangıçta sadece felsefe talebesidir. Politikaya, savaşa yaklaşma imkânı bulamamışlardır. Bu daha sonraki etkilenmelerin sonucudur. İskender Aristo’dan etkilenmiştir. Fakat bu dolaylı bir etkilenmedir. Askeri alanda bu felsefeyi uygulatmıştır. O kadar da okuyor tabii, buna rağmen farklıdır, yani Aristo ayrı İskender ayrıdır. Şimdi tarihte bu kadar öyle okul var. Filozof ayrıdır, uygulayanlar çok ayrıdır. Bizde ise aynı zamanda gerçekleştirilme durumundadır. Ben hem filozof, hem politikacı, hem askeri sorumlu gibi olmak durumundayım. Neden? Çünkü mevcut boşluğu başka türlü doldurmaya özel savaş fırsat vermez. Uygulanan sömürgecilik tarzı senin bu aşamaları birdenbire yaşamanı zorlu kılıyor. Partimiz bu anlamda bir felsefe okulu, bir politika okulu, bir savaş okuludur. Hepsini iç içe yaşamak zorundadır.
Toplumsal geçekliğimizde uzun süre bir felsefi akım başlatamadık. Zaten yasaktı. Düşünme yasağı vardı, halen de yasak var. Serbest politik faaliyet olamaz, o daha da yasaktır, idamla cezalandırılır. Hele askeri düşünmek, toplumsal gerçekliğimize göre anında yok edilmeyi beraberinde getirir. Bunun karşılığı da nedir? Düşünceden vazgeçeceksin, düşmanın en iyisinden kötü bir işbirlikçisi olacaksın, askeri olarak da düşmanın en iyi bir askeri, hem de hiç konuşmaz köle bir askeri olacaksın. Bu çok açık bir durumdur. Bunun yerine özgürlüğü tercih ettin mi durumun ne olacak? İşte yüzyıllarda kurulmak istenen, kurulması gereken bir felsefe okulunu açacaksınız. O halde istemeyi bilmelisiniz. Neden, kimden istemek gerektiğini kesinlikle bilmelisiniz. Anlayabilmelisiniz, anlatabilmelisiniz.
Demin söylediğim gibi istemeyen, anlatamayan benim için bir hiçtir, en kötüsünden bir köledir, Çağdaş köle, maskeli veya badanalı, makyajlı köle, ehlileşmiş köledir. Roma döneminin köleleri özel tedbirler altında yaşatılırlardı. Şimdiki tedbirlerle, çağdaş köleliklerle ahırlar boşaltılmış, fakat ülkenin tümü ahır haline getirilmiştir. Bazı böyle etkili yöntemlerle kendinizi özgürmüş gibi sanıp en alasından bir köleliği yaşıyorsunuz Roma köleleri bu kadar onursuz değillerdi. Bir Spartaküs’ler ortaya çıktığında büyük direndiler, ayaklandılar. Her ufak direnme fırsatını bulduklarında büyük direndiler. Tarih hep bunu söyler.
Ama çağdaş kölelikte, emperyalizm koşullarında ve yine en kötüsü bizim ülke koşullarımızda en iğrenç kölelik geçerlidir. Çünkü kişi kendini özgür zannediyor. Hele bir de çağdaş insanlar gibi, örneğin bir Amerikalı, bir Alman gibi elbise giyiyor ve bazı şeyler yiyip içiyorsa, “Bak, ben de onlar gibiyim” diyor. Bu büyük kandırma biçimidir. Aslında öyle bir durum yoktur. Roma’da köle nasıl kendini efendiyle özdeşleştiriyorduysa ve bu büyük bir yalansa, şimdiki gibi çağdaş bir Amerikalı ve Almanla özdeşleştirmek de o kadar ve hatta kırk kat daha tehlikeli bir yalan değerlendirmedir. Ama işte “Ben de onun gibiyim; yiyor içiyorum, TV seyrediyorum, sokakta da dolaşıyorum. Onun nesi varsa benim de az çok vardır” diyor. Hâlbuki bu büyük bir gaflettir. Bir Alman kesinlikle böyle değildir. Onun tarihi temeli, siyasi ve askeri temeli, kültürü, yine bireysel olarak oluşumu çok daha farklıdır. Bizim oraya giden emekçimiz sadece özeniyor. Müthiş kandırma çemberi içinde sıkıştırılmıştır. Bu da ne anlama geliyor? Çağdaş, çok tehlikeli kölelik anlamına geliyor. Bunu böyle değerlendirmek gerekir. Nasıl aşılır bunlar? Bunu reddedeceksin. Ben bu yaşamı kabullenemem. Büyük reddedeceksin.
Büyük sıkıntıdadır, “Özgürlük istiyorum” diyor veya ondan önce tabii yoksulluklar nedeniyle, ekmek için oraya gidilmiştir. “Ekmek istiyorum” diyor. Burada yaban ellerde ekmek pek sağlıklı değildir, balığın olta ile beslenmesine benzer. Ülkemde ekmek istemeliyim, özgürlük istemeliyim. Çünkü ekmek ve özgürlük arasında sıkı bir ilişki vardır. Bu da ülkede gerçekleştirilir. Başka yerde özgürlük gerçekleşmez. Çünkü başka yerlerde başka iradeler gerçekleşir. Özgürlük iraden en çok halkının doğuş yerinde, kaynağında olabilir. Bunun için ne yapacaksın? Arzunu güçlendireceksin. Ekmek istemini, özgürlük istemini gerçekten güçlendireceksin ki, anlama gücün gelişsin. Anlama gücün de gelişti mi yapma gücün de gelişir.
Yine Önderlik gerçeğinde çok nettir ki, istemesini ve anlamasını bilmeyen yapmasını da bilmez. Şuanda partimizin içinde tıkanmış kadro, yaratmayan önder tüm olumsuzlukların eseridir. Özü de şudur: İstemiyor, anlamıyor ve doğru yapmıyor. Felsefi olarak, politik olarak kendini kilitlemiş, arzu itibariyle kendisini çarpıklaştırmıştır. “Bir güzel sigarayı içime çekeyim, hele biraz ahbap çavuşluk yapayım, hele bir köye gideyim, hemşericilik yapayım, hele bir aklıma düşüyorsa karı-kocalık deneyeyim” deniliyor. Sonuç, kaybetmemiz anlamına geliyor. Çünkü içeriği boştur. Bir sigarayla, basit bir yetki ile insan nasıl tatmin olabilir? İçinde fethetme yoktur, içinde güç olma durumu yoktur. Kendini kandırmaya, örgütü kandırmaya çalışır, sonra örgütle karşı karşıya gelir. Nitekim en merkezi adamlarımızın hepsi örgütle karşı karşıya gelmekten sorgulanıyorlar. Aslında suçları da defalarca idamdır. Ama örgütümüzün diğer bir niteliği de mahkemedir. Mahkemede idam verilirse, sonuç ağırlıklı olarak ıslah yoluyla neticelendirmedir.
Dikkat edilirse, bizim toplumsal ve ulusal davamız, yargılama yapılması halinde idamdan kurtulacak birkaç kişi bulamaz. Hepsinin suçu idamdır. Toplumdaki durumu bırakın, örgüt içinde de durum böyledir. Kuralların gereklerini, hatta örgüt felsefesinin, örgüt politikasının ve savaş tarzının gereklerini yerine getirmemekten bir iki kişi ya kurtulur ya kurtulmaz. Ama bunun ıslah edici nedenleri, affettirici nedenleri olduğu için, bir de cezayı ertelemek daha doğru bir yaklaşım olduğu için sizleri idamdan kırıp geçirmiyoruz. Ama unutmayın ki, tarih onu affetmez. Nasıl affetmez? Yenilirsen affetmez, düşman egemen olursa affetmez; amacına ve arzularına ulaşamazsan affetmez. Bu da ağır bir cezadır. İdam etmek şart değil idam etmek; yenildin mi, amaçların yok edildi mi, sen en büyük cezayı yedin sayılır. Hem de en kötü şekilde uygulanırcasına!
O halde böyle bir suçlu olmaktan kurtulmak için yapılması gereken çok önemlidir. “Bir kaderdir, yaşam tarzı böyledir, öyle senin söylediğin gibi değildir” dersen, o zaman bu zavallılığınız neye derim? Bir sigara için kırk takla atıyorsunuz veya basit bir ahbap çavuşluğa bile bu kadar yelteniyorsunuz. Bu düşkünlüğü sen bana izah et diyeceğim. Hatta en büyük yargıyı da şurada yapacağız: Neden büyük yaşama saygısızlık? Neden yaşamak istemiyorsun? Neden büyük güç olmuyorsun? Neden? Bu da büyük yargıdır. “Benim ihtiyacım yok” diyemesin ki. İhtiyacın yaşama yoksa o zaman derhal öl! “Hiç yaşama ihtiyacım yok” diyen insanının ilk yapacağı kendini ağır cezalandırmadır. Ama düşünün ki, hepiniz yaşamak istiyorsunuz. O zaman yaşamak isteyen, yaşama saygıyı da kesinlikle göstermek zorundadır.
Yaşama saygıyı nasıl gösterebilirsin? Onun özgür gereklerine anlam vermekle, onu düşmana karşı savunmak ve güzelleştirmekle olur. Ne olur aksi halde? Birer büyük saygısız olarak, kesinlikle özgür insanların karşısına çıkamazsınız.
Önderlik gerçekliğinde bir diğer yan şudur: Az çok kendini özgürleştirinceye kadar veya kendini özgür hissetmediği tüm zamanlarda, insanların karşısına çıkmaya cesaret edemezdi, konuşmaya cesaret edemezdi. Kendisinden utanır, sıkılırdı. Neden? Çünkü ben özgür değilim derdi. Ne zamanki özgürlük kelimelerini heceledi ve özgür olabileceğine dair inandı, bir şeyler yapacağına dair de inandı, bazı adımlar attı. Bu çok önemliydi. Tabii tutarlı olduğu, büyük anlayışla da bu geliştiği için kolay kolay yenilmezdi. Ama size bakalım: Durumlarınız yürekler acısıdır ve büyük bir utanmazlık var. Kendi kendinize saygınlıklı bir yaklaşıma sahip değilken, nedir bu çalım atmalar?
Konuşma tarzınızı bunun için çirkin buluyorum. Çünkü sağlam bir özgürlüğe dayalı olarak gelişmiyor, kandırmacı yönü daha ağır basıyor. Daha kendini çözememiş, kendisine karşı saygıyı elde edememiştir; bunun için sözleri hep tehlikelidir, mikrop yayıyor. Örneğin bana göre toplumsal kanseri geliştirmek çekici değil, hatta yenilgilerle doludur. Yenilgi ne demektir? Yenilgi ölüm demektir. Yenilgi kişiliği kanser kişilik demektir. Nedir kanserin bir özelliği? Hücrelerin kendi kendine ölümü demektir. Sürekli yenilgi kişiliği de devrimde kanserli olma demektir. Çünkü her gün varlığı yenilgiye götürüyor. Bunu yaşayanlarınız az değildir.
Yenilmez bir kişilik en sağlıklı bir kişiliktir.
Şu anda en çok gereksinim duyulan, her sahada kolay yenilmeyen kişiliği yakalamaktır. Çünkü o toplumu sağlığa kavuşturmanın en vazgeçilmez ilacıdır. Bunlar ciddi sorunlardır. Açık söyleyeyim, ben bile insanlar karşısına cesur çıkamıyorum. Düşmanı sizin gibi karşılamaya hiç gücüm yoktur veya o gafletle olamaz. Ama yine de bir tarzım var, bu beni çok zor da olsa insanların karşısına çıkartabiliyor ve düşmana karşı bazı eğilimlerin içine girebiliyorum. Ama bundaki fark şuradadır: Bunu kesinlikle büyük anlayış temelinde, büyük hazırlıklarla, en önemlisi de yenilmeme biçiminde bir felsefi yaklaşımı anbean uyguluyorum. Sonuç, kendime karşı tutarlı olmamı, kendime karşı saygılı olmamı ve bu da itibarı ve onuru ortaya çıkarıyor. Kendinize uygulayın, bu formülün tersi ortaya çıkıyor. Büyük anlayış yoktur, düşmana karşı çok hesapsız kitapsız çıkışlar yapılıyor. Başından yenilgisi kaçınılmazdır, dolayısıyla başarısı yoktur. Bu da tabii ki kendine karşı büyük saygısızlık anlamına gelir. Saygısızlığı işleyen kişi de çirkindir, yalancıdır, düşkündür, alçaktır ve ağırlıklı olarak yaşanan budur.
Felsefe bunu netçe ortaya koyuyor. Buna rağmen iddianız gelişmeyecek mi? Gelişmeyecekse, benim size söyleyeceğim şudur: Gerçekten her zaman geldiğiniz yere kendinizi koyun veya en alası kendinize iyi bir ölüm hazırlayın. Asla böyle çirkince yaşamaya yeltenmeyin.
Zaten benim en büyük devrimci çıkış sebeplerimden biri olan çirkince yaşama duyduğum büyük öfke olmasa, kendimi böyle ortaya koyar mıyım? Beni ben yapan bu mücadele tarzıdır. Bayağı size karşı bir mücadele tarzıdır. İşte örgüte gelmiyorsunuz, orduya gelmiyorsunuz. Ona karşı ben de savaşıyorum. Bu ben demektir, beni ben yapmak demektir. Size göre ise aldat kendini, biraz daha yutturmaya çalış! Köylüye hâkim olan felsefe bu değil midir? Ve o da eşittir, yoksulluk, alasından bir kölelik değil midir? Bir jandarma hepsini yönetecek güçte değil midir? Bütün ulusal varlığı yok edildiğinde, “bravo paşam” diyerek alkış çalan kişilik değil midir? Ve bunlar sizsiniz, sizin geldiğiniz yerdir.
Kendinizi niye örtbas edeceksiniz? Niye? Örtbas ederseniz, bu durum yiğitliğin karşıtlığıdır. Çıkışınız olmaz. Onun sonucu da öfke yaratacak toplum ve görevlerini yerine getirmeyen savaşçılar ve partililer anlamına gelir ki, bu hiçbir gerekçeyle savunulamaz. “Kendimi savunurum” dersen, sen bir yalancısın. Daha da ısrarla dayatırsan, sen bir mahkemeliksin. Daha da kendini dayatırsan, sen bir karşıdevrimcisin. Başka çıkış olamaz veya giderek daha kötü olursun.
Hâlâ hatırımdadır: Köylü, “Beyim, şu eşeği görüyor musun? Kulakları yere değecek kadar uzun. Biz böyleyiz, senin bu sözlerin bize hiç kâr etmez”. Halen aklımdadır. Köylü bunu saf ve dürüstçe söylüyordu, siz daha değişik şekilde söyletmek istiyorsunuz. Ama içerik aynıdır. Eşek anlamaz, kulağını bile sallamaz. Bu çok tehlikeli bir durumdur.
Sonuç, çok zor durumda olan insanlar, Afrikalı zenciler bile şu anda bizden daha ilerdedir. Sarı ırk ilerde, Afrikalılar ilerde, Arap çölündeki Bedeviler de ilerdedir. En tehlikeli durum bizim durumumuzdur. Neden? Çünkü biz özgürlük savaşına doğru anlam vermemekle çok sahte bir biçimde kendimizi aldattık. Büyük aldanmayı yedik. Bu bir yerde yanlış vurulan bir iğneyle sağlam bünyenin felç olmasına benziyor. Biz felçli bir toplumuz. Düşmanın yanlış iğnesini yiye yiye felç edilmedik tek bir kişimiz kalmamıştır. Ne zamana kadar? İşlerinize hâkim olana kadar, temel özgürlük söylemine ve gereğine, yaptırım gücüne, eylem gücüne ulaşıncaya kadar böyle olacaktır. Bu güce ulaşmamanız halinde siz bir felçlisiniz ve asla yaşamaya hakkınız yoktur derim. Bir felçli ve yatalaksınız.
Şu anda çoğunuzun durumu askeri yatalak, siyasi yatalak, komalıktır. Yani benim gibi biri kendine hâkim olmazsa, günlük olarak elde gidersiniz. Bunu niye inkâr edesiniz ki? Özel tedbirlerle sizi yaşatıyorum. Gerçekçi olun ve mutlaka anlayın. Hiç olmazsa geç de olsa anlamaya başlayın. Kendinizi büyük sorgulayın. Bakın, ben bu yaşıma gelmişim, halen kendimi sorgulamaktan vazgeçmiyorum. Bütün halk kesimi bana taparcasına bağlıdır. Bir kesimi en azından öyledir. Parti de öyledir. Neden kendimi sorgulamaktan vazgeçmiyorum, bu size hiçbir ders çıkarttırmıyor mu? Öğrenilmesi gerekir. Çünkü eksiklikler var, çünkü tam bulamadığım gerçekler var. En önemlisi de tam yapamıyorum. O halde aramam ve eylemi gerçekleştirmem gerekiyor. Bunu inkâr edemezsiniz, ben de inkâr edemem.
İçinizde bazıları nasıl yaptı? Özgürlük imkânını en sorumsuz biçimde değerlendirdi. Bunların yerini nereye koymalıyız? Düşmanın objektif ajanları ya da gözü kara birisi gibidir. Kendisini nereye koymalıyız? Sonuçta da düşmanın tehlikeli bir ajanı gibiler. En iyileri kendini bu konumda sanıyorlar, ama çok tehlikeliler. Diğerleri hastadır, PKK ortamında köleliği biraz daha değişik yaşıyor. Bu da tehlikelidir. Bütün bunları yaşayan sizsiniz, hikâye sizin hikâyenizdir.
Demek ki, okulumuz sıradan okul değildir. Hani belki bana da fazla saygınız olmayabilir, ama unutmayın ki bazı askeri kurallara göre yürütülüyorsunuz. En azından bunu kabul etmiş gibi görünüyorsunuz. Ne kadar bu okulu inkâr edersiniz? Peki, bu emirler ne olacak? Bu görünüşte özgürlük ordusuna girmeniz nasıl olacak? Bunların hepsini düşünmek zorundasınız. Yani her şey mutlaka sizi düşünmeye zorluyor. Bütün yollar kapanmıştır. Düşünce yolu açıktır, doğru eylem yolu da açıktır. Önderlik de aynı zamanda düşünmeye başlama ve eylemi geliştirme yoludur. Ne kadar iyi anlar ve yaparsan, o kadar iyi bir yol arkadaşı ve yoldaşısın. Aksi halde yolun yanlış, yoldaşlığın da çarpıktır. Bunun yerine delilik felsefesini koyabilir miyiz? Adı üstünde, delilik felsefesi! “Ben anlamazım ve her an her türlü yere saparım!” Çünkü deliler böyledir.
Delilerin anlayış bulanıklığı ve ne yapacağı belli olmama tanımı vardır. Çoğunuzun örgüt içindeki durumu böyledir. Çizgide sağlam olamıyor, anlaması kesin değildir ve her an her şeyi de yapabilir. Bu tamamen delilik felsefesine göre kendini ayarlamaktır. Bu anlamda da ezici bir çoğunluğunuz bu durumdadır. Tanım tam yerindedir. Anlayışa kendini güçlü vermeyen delidir. Toplumda sadece bu bildiğiniz haller içine giren, örgüt içinde daha değişik duruma giriyor. Toplumda içinde yakıp yıkar, örgüt içinde kural tanımaz. Aslında bu daha tehlikeli bir delilik oluyor. Demek ki, siz “Her ne kadar felsefeye gelmesek de, kendimizin bir delilik felsefesi var” diyorsunuz. Doğru, delilik felsefeniz var, ama kaç para eder? Bunu sorgulamalısınız.
Demek ki, bu anlamda da yollar kapalıdır. Deliliğe methiye, sağlam yola giriş anlamına gelmez. Çoğunuz şuna onay istiyorsunuz: Bırak bu delilik felsefemi dilediğim gibi yaşayayım! Neyi yaşayacaksın deli? Nereye kadar ileri gidebilirsin? Bu deliliği serbest piyasa bıraksam bol bol alay edilir, saldırırsa daha sonra zincire bağlayıp bir yere atarlar. Sizin durumunuz da bu değil mi? Dünya bizimle alay etmiyor mu? Bir şeyler yapmaya çalıştığımızda apar topar zindana atmadılar mı? Haydi, bu delilik değilmiş de! Bizim siyasi durumumuz tam bir delilik durumuydu veya siyasi delilerdik! Sonuç, çok ucuz yakalanmalar oldu.
Ordu içinde de delilik var. Kural tanımadan savaşmak var. Binlerce kayıp delilik felsefesine bağlanmanın bir sonucudur. Köylülerin felsefesi olamaz. Felsefe akıllı insanların işidir, gelişmeye başlayan iradeli halkların işidir. Bunu artık kendimize yakıştırmalıyız. Bunun karşısında savunma olmamalıdır. “Bırak köleliğimi savunayım” felsefesi; bu felsefe olamaz. “Bırak, deliliğe methiyeye devam”; bu da sağlıklı talep olamaz. Bunlar iyi istemler değildir. Vazgeçmeyi artık kabullenmelisiniz. Her gün yemin için, “Ben kölelikten vazgeçiyorum” deyin. Yemin billahi için, nasıl bir Müslüman hemen her şey başlarken, yerken, çerken, yatarken ve niyaza dururken besmele çeker. Sizin de artık bu dönemde besmeleye başlangıçlar yapmanız kadar, bir de tövbeler etmek gerekir. Tövbe ve besmele birbiriyle çok ilişkilidir. “Kölelikten ve delilikten tövbe” diyeceksiniz. Doğruya da besmele ile başlayacaksınız.
Peygamberimiz güzel ifade etmiştir: “Rahman ve rahim olan tanrı adıyla!” Her gün böyle başlar. Diğerinden kaçmak, tövbe, istiğfar bütün kötülüklerden dönemine göre anlamlıdır ve halen toplum biraz kendini böyle sağlam tutmaya çalışıyor. Tabii biz bununla yetinemeyiz. Karşımızdakinin şerri bin bir tövbe, istiğfar gerektirir, değil mi? Yaşama tarzına başlamak için her gün bir besmeleyle başlamanız gerekir. Dinsiz, imansız toplum denir bize. Gâvur, kâfir lafları ne anlam ifade edebilir? Bu, kötülüklere düşmeyi dile getiriyor. Arasak toplumumuzun gözeneklerini, bazı felsefe kırıntıları vardır. Anlamasa da, ama dediğim gibi gözeneklerde var. Öyle fazla yaşam kabiliyeti yoktur, kaynak bulma kabiliyeti yoktur. Şurasında burasında gizlidir, param parçadır. Bu da durumu kurtaramaz.
Kaldı ki, İslamiyet öyle yapmadı, farklıydı. Sanıyorum fazla sığınacağınız yollar kalmadı. Önderlik gerçeğimiz aynı zamanda köleliğin ve deliliğin sığınacağı hiçbir yer bırakmama gerçeğidir; kesin aklın yoluna girme ve yenilmezlik gerçeğini kişiliğinde yakalamadır. Bu çok ciddi bir okuldur da. İyi öğrenci olmazsanız başınıza ne gelir? Her şey! Çünkü bu okulun düşmanı çoktur. En önemlisi, bu okulun gerçekleştirmek istediği yaşam mükemmele yakındır. Gereklerine uymadınız mı, kendinizi en şiddetli bir savaş içinde bulursunuz; o durumda da yenilmeniz, ezilmeniz kaçınılmazdır. Dikkat edilirse, Önderlik gerçeğinde sığınılacak ne ataerkil ideoloji, ne dinsel tasarımlar yoluyla sığıntı arama, ne bölük pörçük küçük düşen yaklaşımlar vardır. Kendini ayarlama, çok köleleştirme de kurtarıcı olamaz artık. Savunma dersen, dayağı yersin. Çünkü ucubenin söylemi olamaz, kendini kandırmanın dili olamaz, zaafın ve zayıfın dili olamaz. Daha da önemlisi, eveleyip gevelemekle savunmak hiç olmaz. Bütün yollar kapanmıştır. PKK gerçeği, okul sistemi bunu kapatıyor.
Zor diyeceksiniz. Unutma ki, sen beterin beteri en köleleştirici zor altındasın. Siz onu aşmak için özgürlük zorunu müthiş benimseyeceksiniz. Ne de olsa halen insan olma iddiasında vazgeçmemişiz. Her zaman söylediğim gibi, büyük amaca ve yaşama bağlandın mı çareler tükenmez. Bunun için zordur. Altından çıkılmaz. Yalan kölenin dilidir, savunusu olamaz. “Edemedim, yapamadım” gibi sözlerin hepsi yalancının sözüdür, buna da yollar kapanmıştır. “Ağlıyorum, sızlıyorum” demek daha da alçakçadır. Yapamazsın ve de kapanmıştır. PKK bu anlamda sözünün ve eyleminin sahibi olacaksa, siz de gerçekten buna varım diyorsanız, o zaman bu kapatılan yolları bir daha açmaya çalışmayacaksınız.
Kapılar bir daha açılmamacasına kapanmıştır. Niye deniyorsunuz? Açılan kapılar var. Büyük düşünce kapısı, büyük eylem kapısı, büyük savaş kapısı açılmıştır. Neden onda kesin adımlarla yürümüyorsunuz? “Şaşakaldım, iki arada bir derede, orta yolculuk felsefesinin etkisi üzerimde var” demeyecek ve bunu yıkacaksın. Bu da çok tehlikeli bir yalan felsefesidir, bunu bırakacaksın. Orta yolculuk, aradaki orta sınıfın veya iki sınıfın, yani ezilenle ezenin, sömürenle sömürülenin veya ahlaki kavram olarak güzellik ve çirkinliğin, iyilik ve doğruluğun, doğruluk ve yanlışlığın izdüşümü olmak, ikisinin etkisi altında kalmaktır. En iyi kişilik bu değildir. Bu iki tane izdüşümünden ibaret bir yalancılıktır.
Bu açıdan ortayı yol bilmeyeceksin. Orta gibi bir gerçeklik zaten yoktur. Orta iki sınıfın veya iki gerçekliğin gölgesidir. Gölgeler kalktı mı kendi de biter. Bu açıdan burjuvalık özelliklerini bana gerçeklik diye yutturamaya kalkışmayın. Benim bunu ciddiye almam mümkün değildir. Mümkündür, gölgeler de bir gerçekliktir. Ama gölgeler asıl değildir. Asıl olan gider ve nasıl gölgeden eser kalmazsa, şimdi de asıllar hayata geçiyor; yani düşmana karşı acımasız hayata geçiyor. Ona karşı direnen gölgeler de ortadan kalkıyor. Boşuna zahmet etmeyin. Orta yolculuğu, ara yolculuğu oynama oyununu bırakın, bundan hayır getirmez. Çünkü dönem itibarıyla gölgeler kalkıyor, gerçekler yalın kat kıyasıya çarpıyor.
O halde bütün bunlardan kısa bir sonuç çıkaracaksınız: Kapanan yollarla açılan yollar çok belirgindir. Hem başka çaresi yoktur, hem de arzulanmaz. Bütün bunlara rağmen “Biz anlamaya gelmeyiz, yollar meselesi bizim için önemli değildir veya fazla aydınlatılmamıştır” derseniz, bu süper ahmaklığa bir methiyedir ve artık yeni bir türdür; deli ile akıllı arası ahmaklıktır. “Biz ahmaklığı tercih edeceğiz” diyemezsiniz. Ahmaklığın savunuculuğu yapılamaz, deliden daha beterdir. Deli ile akıllı arasında oynamaya nasıl yeltenebilirsiniz? Bu da yeni bir yoldur, ince bir yoldur. Araştırdık, buluşturduk, sonra bu önemli ahmaklık yolunu ortaya çıkardık. Bu da yeni icattır. PKK’de bu icat çok geliştirilmiştir. Açıkça bu ahmaklara da diyorum ki, kesinlikle tercih edilecek bir yol olamaz.
Bizde yüzde doksanın yolu ahmakların yoludur. Ahmaklar çok egemendir. Fakat adı üstünde ahmak çok etkisizdir. Bir deli kadar etkili değildir. Bu açıdan bu savunuyu durdurun. Diyorsunuz ya, “Hep kendimizi kandırdık, kural belliydi ama yapamadık, amaç netti ama bağlanamadık, düşman yolu gözler önündeydi ama malzeme olmaktan kendimizi kurtaramadık”. Bunlar düpedüz ahmaklıktır ve hangi cesaretle böyle konuşuyorsunuz? Utanmıyor musunuz? Hayretler içinde kalıyorum: Belki deliliğin kısmen savunuculuğu yapılabilir, ama ahmaklığın savunuculuğunu yapmak mümkün değildir. Kendi kendini kandırmak, hem de özgür ortamdayken bunu yapmak olamaz. O zaman biz de ağır küfrü kullanırız. “Ya bu bana böyle sert yaklaşımdır” demeyin, çünkü tanım gereği öylesiniz.
Neden bunu tercih ettin, neden ahmakça olmayı duruş şekli belledin? ‘Bilmiyordum’ değerlendirmesi de çok çapıcı olacaktır. Sende hiç vicdan yok mu ve bir belletenin, bu kuralı bir hatırlatanın olmayacağını mı sandın? O zaman da çocukluğa öykünüyorsun. Tam kırk yaşındaki bebek! “Ben sadece ağlar, sızlarım!” Peki, bu bir savunma olabilir mi? Çoğu arkadaşın durumu ahmaklıktır. Üzerine gidildiğinde gösterdikleri tavır, “Ben kırk yıllık bebeğim, bol bol ağlarım” oluyor. Bunu nasıl savunacaksınız? Sakalın çıkmış, saçın ağarmış, bütün yaşlılık alametleri var. Sen nasıl bir bebeksin? Gözümün içine baka baka bana bu teoriyi yutturmaya çalışıyorsunuz. Gözler büyük yalan söylüyor. Biraz zordadır zavallılar. Bunu terk edeceksiniz. Ayıptır, neden gözler ve diller o kadar yalana alışsın? Neden bebeklik, başka yolu yok mu? Var, size açıkça gösteriyorum, doğru yol bellidir. Net örgüt yolu, siyasi yol, savaş yolu, kurallar da var ve verilmiştir. Çobanlar bile mükemmel anlayabilecek düzeydedir. Peki, daha neyi savunacaksınız?
Bu sefer bebeklik teorisiyle durumu kurtarmaya çalışacak. Dikkat edilirse, bebeklik teorisi bizde ahmaklıktan sonra geliştirilen teoridir. İşte “Ben düşmüşüm veya ağlarım, bebeğim, ne söylersen ağlar sızlarım, ne söylersen altımı kirletirim” anlamına gelen tutumlar sergileniyor. Politikada, askerlikte altını kirletmek çok kötüdür. Nedir o? Bir kuralı uygulamamadır. Nedir o? Çok önemli bir komutanlık yetkisini kullanmamadır. Nedir o? Çok önemli taktik esasları planlayıp uygulayamamadır. Bunların hepsi altını kirletmedir. Düşünün, bizde altını kirletmeyen kaldı mı? Herkes “Gel de temizle” diyor. Politikada, askerlikte bunun yeri hiç olur mu?
Şimdi feci bir yerde ölme de bir bebekliktir. Çünkü çok kolay ölen, ancak çocuk olabilir. Yaman savaşçı kolay ölmez, susturulamaz. Kurallar onun yanında aşındırılmaz. Eğer aşındırılıyorsa ya ahmaktır, ya delidir, ya da bebektir. Bu özelliklerle de hiçbir şey başarılamaz. Bu anlamda daha da kendinizi inceltirseniz inceltin. Ben size söylüyorum ki, bütün bu sahte savunmaların önü alınmıştır. Kendinizi asla yutturamazsınız. Ya geriye ne kalıyor? Yol açıktır; yaşamın yolu, savaşın yolu, saygının yolu, şerefin yolu, başarının yolu açıktır. Nasıl olur? Büyük düşünecek, gerekirse doğruyu buluncaya kadar tartışacaksın. Gerekirse onu öncü örgüte kavuşturmaya da güç getireceksin. Örgütlenme çok zor olay değildir, ne de olsa insan ilişkisidir.
İnsan olmak örgütlenmeyle başlar, ilişkiyle başlar.
“Neden zordur” diyeceksiniz. Basit bir iş ihtiyacı bile örgütlenmeyi gerektirir. Şu ağacı sökmek bir kişinin işi olamaz, üç kişinin işi olur. Bu bir örgütlenmedir. Sen bir düşmanı yenmek istiyorsun, çok açıktır. Bu bir kişiyle olmaz, bir bölükle olmaz, bu bir orduyla olur. Demek ki anlayacaksın, orduyu anlayacaksın. İlişkiyle olur, ilişkiyi anlayacaksın. PKK’nin hiçbir sesi olamaz, sanmam. Böyle yaparsan ses çıkar. Bu en ilkel insanın tespit ettiği bir husustur. Sen halen, “bireyciyim, kendimden başka hiçbir şey tanımıyorum” dersen, bu ne demektir? Bu yalanı ne zamana kadar yutturacaksın? Ne zamana kadar kendini kandıracaksın? Kendini bile doyuramazsın. Sadece bir mirasyedi gibi, bir kedi gibi hırsızlarsın. Demek ki, bunlar kendini savunma tarzı olamaz. Tüm bunlara rağmen yine de biraz numara yaparsınız, bu cambazlık teorisi mi olur? Sanmam öyle cambazlılık numaralarınız olsun. Bence yollar kalmadı, gerisi yok olma yoludur. Yani kül olma yoluna girmedir. Bu, parti içinde yok ol, savaş içinde yok ol yoludur ki, ona da “Niyetimiz yok” diyorsanız, o zaman büyük yola gelin. Bunun yiğitliğini mi, bunun gücünü mü, bunun insanlığını mı, artık ne ad koyarsanız koyun, göstereceksiniz.
PKK felsefesi, yaklaşımı, yaşam tarzı deyip geçmeyin. PKK’nin bugün artık bir gerçekleştirmesi vardır. Kendime dayanarak da söyleyebilirim: Biz bir yoluz ve bu yolda ne savaştan ne de amacımıza ulaşmaktan bıkmış değiliz. Kaldı ki, her gün adımlarımız daha büyük bir tempoyla hedefe doğru yol almaktadır. Siz de bu yolun içindesiniz. Şimdiye kadar yaptığınız, “Söylediğim olamaz” yollarını yol saymaydı. Bundan vazgeçmenin gereğini açıkça gösterdim. Doğru yolun amansız gerekliğini da açıkça gösterdim, hatta kanıtladım. Başka türlü olma kimin haddine düşmüş, başka türlü söyleme veya yaşama kimin haddine? Yol bu kadar kesin ve net iken, irade bu kadar aman tanımaz iken, sen kendini neyle kandıracaksın? Hangi sahte dille artık gerçeklerle oynayacaksın? Önderlik gerçeğinden başka hiçbir şey dediğinde veya “Tercihim büyük özgürlük yoldur” dediğinde, onun bütün renklerine katılacak, insanın en büyük yetenek olduğuna emin olarak gireceksin.
Özgür insan, onurlu insan, yaşamaya değer insan, saygıya ve sevgiye de insanca anlam bulabilen insan budur. Ekmeği de bulacak, mağarayı da bulacaktır. İnsan böyle yola girerse, ona yaklaşmaya, onu elde etmeye, onu gerçekleştirmeye muktedir insandır. “Halen bunu kendimize yakıştıramıyoruz” dersen tamamen tokatlıksın. “İflah olamam, ıslah olmama” dersen, seni ya düşman döver ya örgüt döver. Başka sana hiçbir yol yoktur. Biz insandan, dolayısıyla da kendimizden umut kesemeyiz. Umudu kesmek demek, maalesef hayvanlığa yol açmak demektir. Bu çok ayıp ve çok esef verici bir durumdur. Mevcut insan toplumunda hayvanca yer edinen demeyeceğim de, yönetilen bir acayip halk ve bu da herhalde lanetli olmanın en kütü biçiminin bizi bulması demektir. İnsanlar âlemi içinde insana benzeyen hayvanlar! Bu çok acı bir hükümdür ve eğer bu hükmü yıkmazsak bir gerçektir.
Şimdi “Sen neden bu kadar direndir?” diyeceksiniz. Ben ki çok zavallı bir çocuktum, dayanabileceğim hiçbir şeyim yoktu. Ne aile, ne sınıf, ne ulus temeli diye bir şey yoktu. Ne de elimden tutan vardı. Hepsi açısında talihsiz ve yoksundum. Peki, buna rağmen nasıl çıkışı gerçekleştirdim? Bunun temelinde bazı güçlere de dayanarak çıkış yapmam değil, bu öfke duyulası, bu en lanetli hükmü yaşamama, bu hükmü kendim için geçerli kılmama, bu inceliği ve duyarlılığı gösterme benim için çok ciddi bir çıkış ifadesidir. Ve tabii bundan sonrası, madem bu büyük davayı benimsedim, o zaman hani “Hanya’yı, Konya’yı öğreneceksin” derler ya, ben de bu yolun gereklerini öğrendim. Bazılarınıza bakıyorum, hazır olanı bile değerlendiremiyor. Var olmayandan medet umuyor veya bazı matematik hesapları vardır, türevler, küçükten büyüğe doğru çıkış yapma, bu böyle bir hesaptır. Hazır olanı görememe, hatta var olanı küçültme felsefemizde yoktur.
Felsefemizin bir özelliği, neredeyse yok olmak üzere olandan büyüklük yaratma felsefesidir. Gerçekliğimize göre bu kaçınılmazdır. Bunun dayanağı nedir? Dayanağı insan olma iddiasından vazgeçmeme, yaşamın kabul edilebilir özelliklerinden vazgeçmeme, hatta buna rağmen en ilerisini tercih etme, bu düşürülmüş insandan en yüce bir insana çıkış yapmadır. İddian bu kadar büyük olduktan sonra, bir hayalci veya bir kendini kandıran değilsen, o zaman “Bu kıyamet yolunda nasıl yürümem gerekir?” dediğinde, her taraf yanıyor ve yakılıyorsa, seni yakmayacak ufacık bir yer buldun mu oraya basacaksın. Bu çok anlaşılır bir husustur.
Her şeyden yoksunsun. Ufak bir olanak buldun mu müthiş yöneleceksin. Bu da işin doğası gereğidir. Bir küçük silah, bir küçük özgür ortamdan büyük değerler deyip alacaksın. Yani bu yola girmenin doğal bir anlayışı budur. Bunu şunun için söylüyorum: Halen bu yolun gereklerini anlayamama söz konusu olabiliyor. Nasıl amansız zorluklar ve ateş varsa, o kadar yoksulluklar ortamında yer aldığımızı bilememe var. Bunun yerine “Var olan olanaklara dayanarak ucuz yaşadık” demek lanetli münafığın yaşam tarzıdır. Yani içindedir, etrafta düşman yaşamı öyle gözükür gibi kendini ortaya koyar, ama özünde başka bir şey yaşar. Bunlar var içinizde, tabii bunları affedemeyiz. Bu yol, bu yaklaşım yaşam sahiplerini affetmiyor. Kuvveti nereden bulacaksın? Kendinde yaratacaksın. Benim için en önemli sorun, düşünce üretecek kadar mideyi çalıştırmaktır. Bunu da sağlıyoruz. Ondan sonra ne gerekli? Somut işler gerekli, örgüt gerekli. Tabii bunları yapacaksın. Su içer gibi yapacaksın.
Örgüt için eğitim, örgüt için yer, bunlar sorun bile değildir. Diyorum ya, havayı solur gibi kendiliğinden yapacaksın, savaşta da kendiliğinden doğruyu bulacaksın. Doğru savaşım tarzı benim için ekmek ve su gibi bir şeydir.
Ben savaş tarzımızı hiçbir zaman kitaplardan da anlamadım. Kitapları okudum, biraz kafam karıştı. Daha sonra kendi hayat okulumuzdan savaş tarzımızı öğrendim. Ve dikkat edersek, düşman şimdiye kadar bana ulaşamadı. Neden? Çünkü hayat okulumuza göre bu işler bir çırpıda öğrenilmek zorundadır. Bakarım öğrenirim. Hep hissederek bugüne kadar gelmedik mi? Demek ki, hayat okulumuz bizi buna mecbur ediyor. Çok zordasın ve mutlaka yaşamak zorundasın. Bu seni savaşı hızla kavratmaya götürür. Onun için “Savaş sorumlarında tıkandım” demek, kendi kendini aldatmaktır. Diğer yandan yaşamdan da haberiniz yoktur, bu da büyük bir sahtekârlıktır. Biz ki, hemen herkesten daha fazla yaşama muhtacız, yaşama mutlaka saygımız olacak ve bunu gerçekleştireceğiz.
Ülke içinde yaşamayı bilememek ne demek? Aramızda yaşamın anlamından -ki özgür yaşam ekmek ve sudan önce gereklidir, çünkü ekmek ve su da özgür yaşamla bağlantılıdır- habersiz olmak hiç düşünülebilir mi? Adı bile söylenmez, üzerinde tartışma yapmak bile olmaz. Eskiden günahtır, münafıklıktır derlerdi. Diğer bir deyişle felsefeyi, yaklaşım ölçülerimizi yakalamaya, kendimizde egemen kılmaya en başta özen göstermek gerekir. Özenden öteye de temel yapmak gerekir. Eğer bunu sağlarsanız politikada, askerlikte, kültürde, ekonomide her şey sağlam zemine dayalı olduğu için yeşerir ve birbirini tamamlar. Bundan kaçınmak demek, yaşamdan peşinen vazgeçmek demektir. Hangi yol ve hangi yöntemle olursa olsun, bu daha da anlamsızlaştırmak demektir ki, bunun da sonu yoktur.
O halde partimizin ve savaşımızın temelinde egemen olan önderliksel anlayışı mutlaka sonuna kadar düşüncemize, ruhumuza ve eylemimize mal edelim ki, büyük önderler ve dolayısıyla savaşçılar çıkarmayı başaralım.
23 Ağustos 1996
Parti Önderliği |