| |
| Eklenme Tarihi: 29.01.2008 Saat: 21:12 |
|
|
Osmanlı İmparatorluğu’nun ve onun devamı olan Cumhuriyet’in en belirgin ortak özelliklerinden birisi de yurttaşlarını sistemin kirli politikalarına alet etmeleridir. Bunlardan en önemlileri ise ajanlaştırma ve çeteleştirme faaliyetidir. Osmanlıdan günümüze kadar devam eden strateji hep aynıdır: ‘Vatan savunması’ adı altında militaristleşmiş, insani değerlerine yabancılaşmış bir toplum yaratılmak isteniyor.
Osmanlı devlet sisteminin özelliklerinden biri de farklı etnik kimliklere sahip halkları birbirine karşı kışkırtıp, politik iktidar gücünü pekiştirmek oldu.Özellikle İttihat ve Terakki döneminde sadece farklı haklar değil aynı etnik kimliğe sahip halklar da birbirleriyle çatışmaya zorlandı. Örneğin İttihatçılar, Kürtlerde gelişen ulusal başkaldırılarını sindirme görevini yine aynı halkın mensubu, aynı dili konuşan, para ve mevki meraklısı gruplara bırakıyordu. ‘Osmanlı’da oyun çoktur’ sözü, esas olarak İmparatorluğunun ‘derin devlet’ politikasının kirli dünyasını yansımaktadır. .
1890'lı yıllarda ikinci Abdulhamid tarafından bir 'tehdit' olarak görülen Rus, Ermeni ve diğer inanç farklılıklarını tasfiye etmede özellikle Çerkesler ve Kürtler önemli oranda kullanıldılar. Kullanılan bu iki halkında ortak paydasında 'İslamiyet' vardı. Ve dolayısıyla da Osmanlı yönetiminin ‘önce kışkırt sonra saldırt’ politikasında başrolü ‘Müslüman’ kimliğiyle ön plana çıkan etnik gruplara verdi. Müslüman olmayanları ve de Alevileri 'gavurlar' ilan ederek jenosit uygulamasını yine ‘Müslüman’ kimliğine sahip olanlara yaptırdı. Devlet destekli çetelerle özellikle, Ermenileri, Rumları ve diğerlerini haraca bağladılar. Bazı dönemlerde de Anadolu’ya getirtilen Çerkesleri Kürtlere karşı kışkırttılar. 1878 Berlin antlaşmasında Osmanlı yönetimi bizzat yönlendirdiği ve teşvik ettiği Çerkesler ile Kürtler arasındaki çatışmalarda kendi rolünü tamamen inkâr etti. Bu kez iki halkı birden suçladı. İçten parçalama ve halklarını birbirine düşman etmeyi devlet politikası olarak benimseyen Osmanlılar genelde halkaları birbirine düşman ederek iktidarını pekiştirmeye çalışmıştır. Bunun en iyi örneği 1891 yılında 36 alaydan meydana gelen Hafif Süvari Alayları(Hamidiye Alayları) oluşumudur.
Hamidiye Alaylarının özellikle Ermeni jenosidinde çok aktif olarak kullanılması, zaman zaman Kürt Alevilerinin tasfiyesinde rol alması, Osmanlı’nın böl, parçala, kullan ve yönet politikasının çok açık bir örneğidir. Hamidiye Alayları bir bakıma Kürtlerin tasfiyesinde de kullanıldı. Birçok isyanın bastırılmasında bu askeri birlikler kullanıldı. Özellikle Osmanlılının Kürt aşiretlerinin bir kısmına açık destek sunarak devletin askeri gücü haline getirdi ve özellikle ‘isyancı’ Kürt aşiretlerine karşı kullandı. Hamidiye alaylarında olduğu gibi bu tür silahlı güçlerin işlevi tamamlandıktan sonra tasfiye edilmiş hatta yöneticilerinin birçoğu yargılanmıştır.
1980'li yılların başında filizlenen Kürdistan İşçi Partisi(PKK) başkaldırısı ile birlikte komplocu Osmanlının devamı olan Türk devleti de atalarında miras adlıları politikaları çok kapsamlı olarak uygulamaya koydular. Devlet, 29. Kürt isyanını bastırma için Kürdistan’da çok acımasız, kirli ve kanlı bir politikaları uygulamaya koydu. Tarihte hep yaptıklarını bir kez daha uygulamaya koydular. Osmanlı döneminde daha çok dış güçlere karşı kullanılan Kürt alaylarını, bu sefer birkaç düzenleme ile kendi halkına yani Kürtlere karşı kullanmayı seçtiler. Nisan 1985 tarihinde 442 sayılı köy kanunun 74. maddesinde yapılan düzenleme ile köy koruculuğu sistemi kuruldu.
Köy koruculuğu sistemi, devlet eliyle 'satın alma' ve 'onursuzlaştırma' kavramlarının pratiğidir. Bir tarafta Kürt halkının inkârını dur demek için hayatlarını ortaya koyan insanlar var iken diğer tarafta baskı düzeninin parçası olan, ulusal bir bilinci taşımayan insanlar var. Hamidiye alayları ile koruculuk sistemini karşılaştırmak gerekirse önemli bir farklılık ile ikisini birbirinden ayırabiliriz. Hamidiye alaylarının kurulduğu dönemde halklar arasında sürekli bir çatışma yoğunluğu yaşanmaktaydı. Yani örneğin Çerkesler'in, Ermeni'lerin bilinçli bir sistem ile silahlandırıldığı düzende, Kürtlerin güçsüz kalması tükenmeleri anlamına gelmekteydi. Yani bu bağlamda o günün şartlarında bazı mecburiyetler sonucu silahlanma söz konusuydu diyebiliriz.
Fakat bugünün koşullarında özellikle Kürt halkının, Özgürlük Hareketinin yanında olmak dışında silahlanmasını gerektiren bir durum yok. Özellikle de kendi halkına karşı. Daima ön plana çıkartılan ekonomik sorunların da insani değerler ile karşılaştırılması ahlaki olamaz. Egemen sınıf argümanlarına 'düşman' olarak geçen Kürt Ulusal Hareketi, bölgede korucu olmayan insanlar için herhangi bir tehlike arz etmemekte. Temel olarak da halkın ulusal iradesi içinde doğan ve halkın öz iradesiyle bütünleşmiş bir yapı. Özgürlük Hareketi, kendi halkını ayağa kaldırmak, yeni yüzyılda onurlu yaşamasını sağlamak için Kürtlerin iç dinamiklerinden ortaya çıkarak halklaştı.
Köy korucuları ise Kürt tarihine 'hain' olarak geçmelerinin yanı sıra, yaşam biçimleri ve karıştıkları suçlar ile Türk devletinin kirli ilişki ağının bir kopyasını oluşturmaktalar. Devletin istihbarat ve silahlı güçleri tarafından kurulup ve kullanılan çetelerle kirli ilişki ağları içerisinde olan korucular; bölgede istedikleri gibi ve rahat hareket edebilmekteler. Kuruluşundan bu güne kadar gasp ve soygundan ev yakmaya, uyuşturucudan hayvan hırsızlığına, cinayetten ırza geçmeye hemen her pisliğin içerisindedirler. Devletin resmi açıklamalarına göre, Kürtleri tasfiye etmek için oluşturulan ‘silahlı korucu çetelerinin 2800'ün üzerinde suça karıştıkları tespit edilmiş durumda. Gizlenen, kamuoyuna yansımayan olaylar ise bunların çok üstündedir.
Türk devletinin geliştirdiği ‘ ajan toplum projesi’ Kürtleri tamamen yozlaştırmayı ve kişiliksizleştirmeyi hedeflemektedir. Bunu da Kürdistan’da silahlandırdığı ‘korucularla, Ankara’da kalemlerini satın aldığı ‘Kürt’ sıfatını taşıyan ‘aydın’ bozuntusu caş’larla yapmaktadır.
İran ve Suriye gibi işgalci statükocu devletler de Türk devletinin izlediği, ‘ajanlaştırma. Koruculaştırma, kalemini satın alma’ gibi politikaları uygulamaya koymaya başladılar. Tahran yönetimi koruculuk sisteminin bir aşama daha gelişmişi olan 'bezic' ajan kimliği ile Kürt öğrencilerini satın almayı hedeflerken, Suriye devleti de 'sivilleri koruma' adı altında Güneybatı Kürdistan'ın Afrin kentinde halka silah dağıtıyor. Silahları alma karşılığında büyük imkânlar, paralar teklif ediyor.
Bölgesel statükocu devletler, 21. Yüzyılda bu kez Kürtlerin kendisine karşı, ama Kürtlerin içerisinde ’21. yüzyılın Hamidiye Alayları’nı yaratmaya çalışıyor. Bunun yeni adı ‘Koruculuk’ sistemidir. Koruculuk ihanetin, çürümenin ve kişiliksizliğin yeni adıdır. Nasıl ki Hamidiye Alayları mensuplarının aileleri, torunları halen 'hain' şeklindeki hitaptan, bakış açısından kurtulamamışlarsa, Korucular içinde aynı durum geçerlidir. Torunlarınıza bırakacağınız tek şey ‘ihanet’ sözcüğüdür.
Ey korucular; Yürüttüğünüz kirli faaliyetler, kendi halkınızın kanına girerek aldığınız o kirli paralar ile geçiminizi sürdürmüş olmayacaksınız. Geçmişe baktığınız vakit onurunuzu, beyninizi nasıl pazarladığınızdan başka bir şey göremeyeceksiniz. Sizden sonraki nesillere sadece utanç duygusu bırakacaksınız.
|
|
Yazdır Yorum Ekle (Not: Yorum sadece üyeler tarafından yazılabılınır. Yazılan yorumlar yönetim tarafından onaylanmak için beklemeye alınıyor.) |
|
|
|
 |
| |
|