Partileşmede olduğu gibi ordulaşmada, askerileşmede ideolojik çözümleme,
bu işin
çok yönlü gerekçeleriyle, kararına çok kapsamlı bir biçimde kendini
hazırlamadır. Hatta askerileşmede, ideolojik sorun politik yoğunlaşmadan
çok daha şiddetli bir biçimde bir yoğunlaşmayı ifade eder. Askeri
yoğunlaşma, verilecek olan savaşın bütün tarihi, toplumsal, siyasal,
örgütsel yönleri üzerinde büyük bir düşünce gücünün, sel gibi adeta bir
eğilim, bir çizgi, bir iyi özümseme, yani büyük bir karar haline
gelişini ifade eder. Partileşmede olduğu gibi ordulaşmada eğer çok büyük
terslik ortaya çıkmışsa, bunun en temel nedeni askeri ordulaşmanın
ideolojik boyutunu tamamen ihmal etmeniz, kör bir cesaretlilikle kaba
bir pratiği esas almanızdır. Sizin savaşma karar düzeyiniz altında bir
ideolojik kesinleştirme yok. Sadece geri bir intikam duygusu ve çok kaba
bir çaba ile savaşa girdiğiniz için, bütün çabalarınız şimdi ters
tepmiş. Ve bunu aşmadıkça da iflas etmekle karşı karşıyadır.
Çok büyük bir
tersliği buraya kadar getirmenizin yenilir-yutulur bir yanı yok,
bağışlanır bir yanı yok. Yıllardır halen bunu bile çözemeyişiniz nasıl
izah edilecek? Bir büyük savaşın gerekliliği konusunda ideolojiden, onun
gerekçelerinden, onun düşünce gücünden, irade gücünden bu kadar
koparsanız, bu pratik kontra pratiği olmayacak da ne olacak? Sonuçta
düşmanın yararına kullanılacak bir pratik olmaktan kurtulabilinir mi?
Şimdi bu durumu yaşıyorsunuz. Suç sizin. Hiç kimse savaş çizgisi olmadan
savaşa giremez. Siz icad ettiniz; çizgi olmadan savaş, ordu, eylem,
taktik sizin icadınız. Kürt cehaletinin, Kürt geriliğinin
kararsızlığıyla, umutsuzluğuyla veya sahte kendini cesaretli gibi
göstermesiyle ve hamalcılığıyla bağlantılı bir pratiktir. Sonuç
iflastır, tıpkı sosyal yaşamda, ekonomik yaşamda olduğu gibi. Durum bu,
o kadar basit. Basit olmasına rağmen bu kadar karmaşıklaştırmanız, sanki
anlaşılmaz, çözümlenemez bir pratikmiş gibi dayatmanız, sadece düşmana
hizmet, düşmanın bu savaşı kolayca lehine çevirmesine malzeme sunmanız,
zemin teşkil etmenizdir.
Hâlbuki
Partileşmede olduğu gibi askeri çizgiye ulaşmada, onun karar gücünü
oluşturmada biz yıllarca büyük çaba harcadık. Bütün dünya klasiklerini
taramaktan tutalım, savaş üzerine kendi isyanlar tarihimize kadar çok
sıkı inceledik. Çağdaş bütün ulusal kurtuluş hareketlerini inceledik ve
bir büyük savaşın verilmesi gerektiği sonucuna ulaştık, bu büyük kararı
ortaya çıkardık. Bu kararla ülkeye adım attık, bu kararla Hilvan
Siverek'e "ateş et" komutunu verdik, daha sonra bu kararla büyük Botan,
yani merkezi Kürdistan sahasına yürüdük. Altında dev gibi bir ideolojik
düzey vardır. Siz kendinizi asker sanıyorsunuz değil mi? Bu dev gibi
birikim örneğini, 'Kürdistan'da Zorun Rolü'nü ne kadar özümseyerek bu
işe girdiniz? Karşımda bir sürü zavallı komutan adayı. Tek bir askeri
konuda iki laf edemiyor. Sınırsız rütbe dağıttım. Askerin abc'sinden
haberi olmayanlara tabur komutanlığı verilmiş. Zavallı kendini bile
doğru dürüst tanımlayamayacak durumda. İşte örnekler veriyorum; bir
cephede herhangi bir düşman taktiği gelişiyor; ona abc kadar, asgari
düzeyde bir anlam veremeyecek kişi alan komutanı oluyor. Ve bütün bunlar
da gözleri önünde gelişiyor, ama o seyrediyor, uzlaşıyor. Bununla
savaştığınızı sanıyorsunuz. Hangi kitapta bu var söyler misiniz?
Şaşırıyorum, çıldıracağım.
İnsan bu
kadar kuralsızlıktan ötürü binlerce şehit verir mi? Haydi bir verir, iki
verir, üç verir, ama bu kadar gözü kara, fanatik savaşçılık mı olurmuş?
Anlamadan yapma. Nasıl izah edeceksiniz kendi pratiğinizi? İğreniyorum
artık! İnsan bir kaybeder, iki kaybeder, üçüncüde sonuç çıkarır.
Utanmadan bir de hep karşımıza çıkıyorsunuz. Hatta bir de bunu tarz
haline getirip, neredeyse "Kader böyledir, bu iş bu kadar olabilir,
başka türlü olmaz" diyorsunuz. Siz bununla düşmanın istediğinden daha
fazla düşmana hizmet ediyorsunuz. Bir sıkılma yok, bir anlama da yok.
Körce bir şeyi dayatıp gitme. Nasıl izah edeceksiniz durumunuzu, onu
soruyorum. Yaşamı bütünüyle savaşa ters; savaşın hiçbir kuralına güç
getirememe, bütün savaş imkânlarımızı düşmanın isteminden daha fazla
çarçur etme. Peki, nereye gidecek bunun sonu? Hiç düşünmeye yanaşma, hiç
sorumluluk üstlenme, daha çok sorun çıkar, daha da çok işleri bozmaya
çalış, bunu bir de hak belle. Bununla askeri sorun çözümlenir mi?
Bununla siz hangi sorunu çözeceksiniz?
Kendinize
bir-iki soru sorun; "Ben nereye gidiyorum, bu tarzımla? Ne elde
edebilirim?". Şimdi en Merkezi düzeyimizdeki adama soruyorum, "Sen bu
pratiğinle başarı sağlayacağına inanıyor musun? Bununla nereye gitmek
istiyorsun?" belli değil. Belli olan; kendisini günübirlik, kendi
basitlikleri uğruna yaşatma. Hiçbir savaş komutanlığında bu var mı?
Tarih hiç buna tanık olmuş mu? Yok. İşte bizim zavallı köylü tekrar
çıkıyor karşımıza. Çaresiz; "Ne yapayım bugünü de kurtarayım"! Teorisi
bu kadar. Bu doğru mudur? Değil! Peki, çaresizlik kader midir? İşte
burada ikiyüzlülük, en basit soruna bile cevap olamama, ondan sonra da
kendi basitliklerini, bin bir küçük hesaplarını örgüte dayatma,
ordulaşmaya dayatma. Yılları böyle geçirdiniz; sorunları büyüte büyüte,
düşmanı adeta hazır bir başarıya götürdünüz. Şimdi de "Haydi, sen de
yenil" komutunu bana veriyorsunuz. Durum bundan ibaret. "Biz kaybettik,
sen de kaybet; biz yenildik, sen de yenil; bizden bu kadar, sen de
bununla yetin, razı ol, git". Peki, oldu, komutunuzu iyi alacağım.
Burada kendim ne kadar zorda da olsam, sizin bu komutunuzla savaşacağım.
Bununla zaten korkunç da savaşıyorum. Bakalım sonuçta kim haklı çıkacak?
Zaten haklılığı bırak da, tartışma gücünüz bile yok. Yaptığınızı
tartışmaya bile açamıyorsunuz. İnsan bundan utanıyor.
Bir asker böyle
olmaz. Hiçbir sağlam askeri özellik kalmamış. İşte bu, gerekçesiz pratik
nedenidir. Bunu abartmıyorum, çünkü bir kontranın bile veremeyeceği
zararı anı anına veriyorsunuz. Hem de en iyi niyetlisi bunu yapıyor. Bir
kural hatası yüzünden peş peşe her gün beş-on kayıp vermek görülmüş
müdür? Hangi gerilla savaşımında bunlar var? İdeolojik gerekçe dediğim
bütün bunların aydınlanmasıdır, bunları aydınlatmayan savaşa
girmemelidir. Meşhur "sözünün eri" lafı asker için söylenir. Siz bunu
tam tersine çevirmişsiniz,; "Sözüyle en çok oynayan askerdir". Çok iyi
bir icat, herhalde dünya tarihine örnek olarak geçer; ama tersinden.
Açıktır, bu kadar kurallarla oynayan başka bir ordu yoktur.
Sözüm ona askeri
çizgi sorununa giriş yapmaya çalışıyorsunuz. Bu sefer biraz ciddi olun.
Yani hiç kimse size; "Gel katıl, anlı-şanlı asker ol, komutanlık
yap" demiyor. Siz neredeyse yerinizde duramıyorsunuz. "Hazırım, hazırım"
deyip duruyorsunuz. O zaman bu işin ciddiyetini bana kanıtlamak
zorundasınız. Can sıkıntınızı ben askeri karar olarak değerlendiremem.
Hiç olmazsa bu sefer "sözün eri" olma noktasına gelmeliyiz. Bu halinizle
gönderemem sizi; görev, yetki tanıyamam. Birçok baş belası, bunu taşımak
bile bir orduyu kaybettirmeye yeter. Ya ciddi gerekçelendirir, güven
duyulur bir yaklaşım gücünde olduğunuzu ortaya koyarsınız ya da biz
bırakamayız. Diliniz mi kesildi, iradeniz felç mi? Zaten asker demek,
dili en güzel konuşan, iradesi en keskin olan kişi demektir. Siz bu
tanımı da işlemez duruma getiriyorsunuz. Dili, iradesi, gerekçesi
olmayan, ne yapacağı kendinden menkul kişilik öyle de yapar, böyle de.
Hiç kimseye de hesap verme gereği duymaz. Yani askeri kavramlar
bütünlüğüyle oynayan bütün her şeyi dayatıyorsunuz. Siz böyle yaptınız.
İşte bu dehşet! Buna tahammül etmek mümkün değil. Bunun adı
tasfiyeciliktir, ordu tasfiyeciliği. Ciddi olalım diyorum tekrar.
Askerliğin diğer bir adı da mertliktir. Halk ordusundaki mertlik, söz ve
pratiği arasında bağı sağlam olan kişi demektir. Bizde de bazı örnekler
ortaya çıkıyor. Bu kendini cayır cayır yakmanın, kendini bomba yapıp
patlatmanın diğer çok ilginç bir anlamı da, sözle yaşamını birleştirmek,
sözle pratiğini en azından Önderlik karar çizgisinde, ciddiyet temelinde
kanıtlamaktır. Bu, bir sözünün eri olma meselesidir. Bu, PKK’ de bir
büyüklüğü ifade eder. Sözü tepmediğine, sözü çiğnemediğine, sözü değerli
kılmak istediğine -ki zaten aynı bunu yazmışlardı- bunun çok gerekli
olduğuna dair, büyük bir kanıttır. Çünkü söz çok çiğnenmiştir. Zaten bu
kişilikler, bu semboller bunu değerlendirmiştir: "Bu kadar çiğnemeye biz
son vereceğiz, en azından kişiliğimizde" diyorlar. Bunlar önemli. Siz
her saat sözünüzle oynuyorsunuz. Bunun adı keyfiyet oldu, bunun adı
kendi ihtiyaçlarına, dürtülerine göre hareket etme oldu; hele bu bir de
yetkileri gasp etmeye geldi mi durdurulamaz bir eğilim haline gelir. Ne
kadar komutanlık, o kadar keyfiyet, o kadar çizgiden uzaklaşma, o kadar
özerklik. Bu da nedir? En tehlikeli tasfiyecilik. Şu andaki konumunuz
bu.
Partileşmede olduğu gibi askerileşmede, ordulaşmada biz yıllarca gerekçe
aradık. Tekrar vurguluyorum. Bizim için savaş gerekli mi, değil mi?
Birinci soru bu. İkinci soru bununla bağlantılı; bu savaş nasıl bir
savaş olacak? Karakterini belirleme. Üç; süresi, tarzı nasıl
geliştirilecek? Dört; pratik hazırlıkları nasıl ele alınmalı? Beş;
pratik girişler, bizzat eylemlilikler nasıl başlatılmalı? Böylesine
sorunlarla biz yıllarca uğraştık. En genelde bir savaş bize gerekli
yanıtını, biz adeta boğulurcasına bir ideolojik yoğunlaşmayla
geliştirdik. Ki bu yoğunlaşma bize neyi gösterdi? Çürümüş bir halk
savaşabilir mi? Bir tek kişi, bırak savaşa hazır olmayı, örgütlenmeye
bile hazır değil. Yine buna dayanılarak savaş kararı verilebilinir mi?
Bunu görüyoruz. Tarihi, sosyal, ulusal, siyasal gerçekliğimizi,
sömürgeciliği, işgali, ilhakı, jenosidi, hepsini inceledik. Hangi çağda
olduğumuzu, emperyalizm çağını, mevcut sosyalizmi; bütün bunları
inceledik. Ulusal kurtuluşların neye dayanarak geliştirildiğini, en
önemli örnekler temelinde hepsini yine inceledik. Kürt isyanlarını
inceledik. Kürt ne kadar savaştı, ne kadar savaşabilir? Bunları da
inceledik.
Bunlar
incelemelerimizden bir parti öncülüğünün gerekli olduğu sonucunu
çıkarttık. Partinin kendisi bile savaşa karar vermek için sadece bir ara
kademe, bir araç; yani parti gerekli. Yıllarca parti için çalışıldı.
Savaşa öncesi karar, partiyi oluşturma kararıdır. Çok vurgulamama rağmen
halen parti dersinden tam anladığınızı sanmıyorum. Parti kararı, en
azından derli-toplu bir mücadele kişiliğini ortaya çıkarma kararıdır.
Dostu-düşmanı tanıma, bir siyaset sahibi olma, nasıl yol alacaksa ona
karar verme, nasıl bir güç olunacağını ortaya çıkarma, örgüt olma;
bunların hepsi sadece düşüncede değil, yıllarca tırnakla sökülürcesine,
değerlerle bir araya geline geline varılan bir düzeydir.
Savaş
'80'lere kadar akla bile gelmedi. Daha doğrusu bir savaş gerekli de, on
yıl sadece onun parti öncülüğüne anlam, onun ideolojik, siyasi çizgisini
geliştirmek için harcandı. Sizin gibi o zaman kendilerini zor zapt
edenler, Siverek kökenli bazı gençlerimiz ilk kurşunları
patlattıklarında bütün işler omzumuza yıkıldı. Silah sıkanlar aradan
sıyrıldı, düşmanı azıtarak üzerimize attılar. İşte sadece bunun altında
ezilmemek için, -Kemal Pir'in sözüydü "Bunları tutup, iki elimle
yakalarına yapışacağım" dediği nokta- bu silahı yersiz, uygunsuz
kullandıkları için bir Ortadoğu seferi kaçınılmaz hale geldi ve ancak bu
bizi tümüyle yenilmekten kurtarabildi. Parti adı altında ortada bir şey
kalmamış, şuradan buradan bir kaç grubu derleyip parti adı altında
birleştirmek için, amansız bir çabayla burada yılları harcadık. Siz
bunları incelemiyorsunuz. Hayret, sözde parti tarihini inceliyorlar.
Yeniden ülkeye silahlı yönelebilmek üzere, tam üç-dört yıl burada nefes
nefese, mezar kadar bir yer bulmak için, bir silahı temin etmek için biz
dört yılımızı verdik. Hem de sizin bu yaşam tarzınızla değil, nefes
nefese, ormanda adeta hiç yol olmadan yürüme biçiminde. Bir silah için
otuz yıl cezayı göze alarak. İşte bir silah ulaştı mı, üç dört gün
nefesimizi tutarak bir hazırlık geliştirdik.
Yalnız bu
süreçlerde parti içinde tonlarca canavarla, tasfiyeciyle mücadele ettim.
Tembel, ölümcül bir hastalığa yakalanmış, çoktan her şeyi bırakmaya
kendini yatırmış. Bunların inançsızlıklarını, kararsızlıklarını kırmak
için dağlar kadar çaba harcadık. Bütün bunları incelemeden sonra karşıma
sizin bu savaşçılığınız çıktı. Bunlar her şeyi belirleyen çalışmalardır.
İnsan kendini siyasi anlamda sorumsuzluğa, namussuzluğa yatırmaya
görsün, çok berbat olur. Bunlar bizim ölümcül çalışmalarımız, yani
ölüm-kalım çalışmaları. Bunları bir tarafa iteceksiniz, çok uyduruk bir
savaşçılıkla, gerçekten bizim en büyük hazırlıklarımızı, en değme
kontranın bile yapamayacağı tarzda boşa çıkaracaksınız ve bunun adını da
savaşçılık koyacaksınız. Ve kendinize de partinin siyasi elemanları,
kadroları diyeceksiniz. Kaldı ki onlar da aslında daha '87'de, '88'de
tasfiye olmuşlar. Kimi vurulmuş, kimi uzlaşmış gitmiş. Ondan sonra sizin
bu pratik ortaya çıkmış. Benim bu pratiğe güç getirmem, gerçekten TC'ye
güç getirmekten daha zor. TC'yi çözmek bizim için belki de yüzde bir
ağırlıktadır, sizi çözmek yüzde doksan dokuz. Laf anlamıyorsunuz.
Parti'nin
çok önemli, mutlak anlaşılması gereken, duygu düzeyini, anlayış, karar
düzeyini, yani can alıcı bir çalışmasını bile hiç göz önüne getirmeden
savaştınız yıllarca. Hat-ta neler neler yapmışsınız da! Bunların ne
anlama geldiğine dair hiç sorgulamaksızın, her gün en önemli değerler
kendisiyle birlikte mezara gidiyor. Onu bile bir eleştiriyle, bir
irdelemeyle hiçbirisi sorgulama gereği duymuyor. Yenilgiye gidiyorsun,
her şeyi imha ediyorsun, hiç oralı bile değil. Peki ne olacak? Ondan
sonra, bu iş nasıl doğru götürülür diye bir tek işin taliplisi
çıkmayacak. Bir tek anlayışlı adam çıkmadı. Herkes herkesle uzlaşmış;
ama herkes. Birisi "yalın doğru budur, ben bu doğrudan vazgeçmeyeceğim"
dese? Var mı böyle diyen biri?
Bunun adı
nedir? Bunun adı savaşın ilk iki-üç ayında yenilmektir. Kör Kürt
isyancılığının hikâyesidir ve hepinizin çizgisi de budur. PKK
Merkezi'nde zaten askeri çizgiye sahiplik edecek adam yok. Onlar da
sizin gibi kör savaşçılar, kör isyancılardır. Şeyh Said bir hafta
dayandı. Seyit Rıza zaten yaptığı işin ne olduğunu bile anlayamadı.
Barzani yirmi dört saat -ki yoktur- aslında tümüyle işbirlikçi. Biz bu
işe çok iddialı girdik. Sizin kör isyancılığınızla, bizim bu işi
gerçekten planlı, iradeli götürme çabalarımız savaş halinde. Sizin
tarzınız "bırak ölelim". Yani en iyi niyetlisi bu noktada. "Bu isyan bu
kadar olur. Bu isyan bu tarzda olur, bırak öleceğiz", budur sizin
dediğiniz. Diğerleri de, kurnazlar da, "kenardan-köşeden acaba bir
şeyler gasp edebilir miyiz?"in telaşı içinde. Bunun adına kariyerizm
bile denilemez. Böyle bir kargaşa halindesiniz. Bu çizgi midir? Bu
başından beri böyledir ve bir tasfiyeciliktir. Kürt isyancılığı bu
kadar, Türk solculuğu bu kadar olur. İçinde Türk solculuğu da var tabii.
Umurunuzda mı? Sizin ayranınız kabarık olabilir, ama biz bu konuda bir
kelime hatası bile yapmak istemiyoruz. Yani sizin korkunç
tasfiyeciliğinize, biz kelime hatası yapmamacasına, sorumlu bir düzeyde
bakıyoruz.
Şu anda
PKK Merkezi, sözüm ona bu çizgiye sahiplik etmesi gereken birçok kadro
da, adeta gözüne kırk perde örmüş, "Ben gerçekleri göremem" yaklaşımı
içinde. Korkunç bir dogmatizm dili. Bebeklerin bile bu kadar gerçekdışı
ağlayacaklarını sanmıyorum. Böyle bir gözü kara dogmatizm. Bir kısmı da
kör pratiğe batmış. Yani bir çobanın çok anlayışlı olduğunu
söyleyebilirim, ama bizim bu kaba pratikçilerin hiçbir şey anladığını
sanmam, hele savaşta. Bir de onlar bu işi çığırından çıkarmışlar. Haydi,
gel de bu işin içinden çık! Gerçek bu. Dogmatist bir tarzda sonu
bekliyor; kaba pratikçi, kör pratikçi kendine göre bir tarzda sonu
bekliyor. Benim de yaptığım; bu iş kolay sona ermez, bu iş sandığınız
gibi sonuçlanmaz. Ha bire süreyi uzatıyorum, imkanları geliştiriyorum,
tarzı inceltiyorum. Ama bu sefer siz diyorsunuz "Çok sıkıştım, buradan
sıkıştırıldık, şuradan sıkıştırıldık". Evet, düşman sıkıştırıyor, ben
sıkıştırıyorum, arada siz ne duruma düşüyorsunuz? Hikaye bundan ibaret.
Suç kimde? Suç; kendi kabalığınızda, dogmatik, fanatik
yaklaşımlarınızda. Bu çok açık.
Yıllardır en hazır
çözümlemeleri geliştirdik, dağ-taş çözümleme doldu, ama ilgi yok.
Halbuki çağımızın en güçlü halk savaşçılarından birisi olan Giap der ki:
"Ho Shi Minh'in yarım sayfalık bir talimatını aldık. Ağustos
Ayaklanması'na kadarki gerillayı; o büyük Fransız gücüne karşı Dien Bien
Phu da savaşımı öyle verdik". Hiçbir çözümleme yok, Ho Shi Minh'in
yaptığı bir pratik hazırlık da yok. Mavzerli, tüfekli, otuz-otuz beş
kişilik derme-çatma bir grup. Kuzeyden, Giap komutasında Vietnam'ın
içlerine girmiş ve gerisini kendileri yapmışlardır. Ho Shi Minh'in
yaptığı hazırlık bu kadar. Yarım sayfalık bir talimat, kırık dökük bir
kaç tüfek; Giap da lisede edebiyat öğretmeni. Vietnam Devrimi böyle
başladı. Sonuç; tarihin en önemli bir halk savaşını gerçekleştirilmesi
oldu.
Ya siz?
Otuz bini aşkın savaşçıyı tepeden tırnağa burada hazırladım. En modern
silahlarla donattık, sağ salim en uygun dağlara ulaştırdık. Peki, bunun
karşılığında siz ne verdiniz? Evet, günübirlik sizi de besledik, bir gün
parasız bırakmadık, bir gün irtibatsız bırakmadık. Peki, siz ne karşılık
verdiniz? Bu soruya yanıt vermek zorundasınız. Vermezseniz, savaşı
çözemezsiniz. Çözemediğiniz için de hata yaparsınız. Bunun için bu
halinizle gidemezsiniz diyorum. Bunun hesabını yapıp beni ikna
edeceksiniz. Utanmazlığa, savaş kaçkınlığına ben onay veremem. Savaş
gerçekliği ile bu kadar oynamayı benim vicdanım, yüreğim kaldıramaz. Bu
kadar şehidi ben nasıl telafi edeceğim? Bu en büyük hazırlığımıza da siz
böyle darbe vurursanız, peki bu işin sonu nereye varacak? Yani
gerçeğinize baktığımda çok rahat oluyorsunuz. Biraz da güç almışsınız. O
sizin için yetiyor, ama benim için yetmiyor. Benim için şu büyük
hesapları kim verecek? Dogmatizmle, kaba pratiğinizle hesap verilemez,
daha da berbat eder. Bu halinizle aslında büyük bir yüksünüz. Ve bir de
ne istediğinizi sormuyorsunuz. Size ne lazım diyorum, bundan haberiniz
yok. Kim bilir kendi içinden nice basit hesaplarladır. Ne ideolojik
gerekçe belli, ne pratik gerekçe; kim bilir başımıza ne felaketler
getireceksiniz?
Her gün
bu eylem tarzlarından dörtte üçü kaba hatalar sonucudur. Şunu demeye
getiriyorsunuz, zaten o ünlü alçak, teslimiyetçi, işbirlikçi ve ihanet
çizgisindeki ne söylüyor; "Bu iş bu kadar olur, gerisi en azgın düşmana
teslimiyettir"! İçimizde de öyle, dışımızda da öyle. İhanet çok açık bir
hıyanet halindedir. Saldırı kolu biçiminde işbirlikçi çizgi -ki en üst
düzeyde gerillayı temsil ediyordu- sözüm ona o da en aşağılık bir
teslimiyet biçimi. Bunlar sizin gerçeğiniz üzerinde inşa edilmiştir.
Bunu çözemeden, neyi başarabilir, neyinize güvenilebilir? Burada, daha
dün yönetimimizi dinledim, sizleri dinliyorum. Yapılan, savaşa bir engel
dayatması. Bu büyük çaba ile işin üzerinde olmasam, serbest kalsaydınız,
buradan suya kadar gitmeniz bile imkânsızlaşırdı. Gidenler de eminim ki
iki adım atamazlardı.
Birçok
köhne, bencil hesaplar, gerçeklerden bağını koparmış dil şarlatanlığı ve
bir de umutsuzluk nereye götürecek? Kendine saygınlığı da kalmamış
kişilikler. Her şeye alış-tırılmışsınız açık söyleyeyim. Biz bu kişiliği
burada mutlak aşmak zorundayız. Her şeye alıştırılanın adı bellidir.
Kabul edilebilinir bir ölüm ve yaşam felsefeniz yok. Kabul edilebilinir
bir parti anlayışınız yok. Bir de bu partiye tepki duyuyorsunuz.
Partileşmeyi en vazgeçilmez bir koşul olarak değerlendirmiyorsunuz.
Halka saygınız yok. İlişkilere hiç anlam vermiyorsunuz, ilişkileri duman
etmekle uğraşıyorsunuz. Bunların hepsi kontra faaliyetleridir. Tek bir
askeri kuralı gözetme yok. Nereye gönderelim peki bu çerçevede sizi?
Maceralarınıza, bencil hesaplarınıza, bazı ilkel isyan duygularınıza
beni alet etmek istiyorsunuz. Köklü bir devrim kararınız olduğunu da
sanmıyorum veya kuşkuluyum. Köklü bir devrim kararı olanlar, pratikte bu
kadar hata yapamaz. Bir tökezler, iki tökezler, üçüncüsünde ayakları
üzerinde sağlam yürürler.
Aslında
ciddi bir askeri derse girmeye imkân bulamıyorum. Çünkü kişiliğinize bir
bakıyorum, özgürlük anlayışı ne diyorum? Felaket! Özgürlükle
maceracılığı, sorumsuzluğu tamamen karıştırmış. Bunda örgüt kişiliği
nedir diyorum. Örgüt ağacılığı, yani örgütü dağıtmak, tam böyle bir
örgüt anlayışı haline gelmiş. Örgüt adı altında örgütsüzlük kişiliği,
bencillik daha doğrusu. Örgütlenmeye karşı müthiş bencil. Büyük bir
savunma haline gelmiş bencil kişilik. Bunun daha da gerisine bakıyorum,
gerekçe yok. Ne ideolojik gerekçe var, ne pratik gerekçe. Çünkü sözüm
ona çok pratikçisiniz. İster örgüt, ister askeri, hatta eylemsel anlamda
olsun gerekçeleriniz çok uyduruk. Aslında hiçbir eylemin gerekçesi
yoktur. Mesela örnek gösteriyorum; "Neden öyle çıktın, neden o eylem
tarzını seçtin?" diyorum, gerekçesi yok. Nasıl yok, açığa çıkıyor.
Düşmanın sağanak gibi tekniği altında ilk yapılması gereken gizlilik
derinliğidir, ona hiç uymuyor. Sonuç; şurada beş kayıp, şurada on kayıp.
İşte pratik gerekçe yok. Hiç kimse bunu iddia edemez, ama her gün
yaptığınız bir şey. Şu eylem yanlış, gerekçesi yok.
PKK
çizgisine göre günlük olarak verilen eylem kararı halen; "Korucu köyüne
şöyle girdik, mevzileri şöyle kaldırmaya çalıştık" biçiminde. Bu ne
demektir? Gerekçesi olmayan eylem anlayışı demektir. Daha doğrusu mahkûm
edilen bir anlayışı ısrarla dayatmak demektir. Çünkü diğeri sistem
gerektirir, diğeri büyük askeri derinlik, büyük askeri hazırlık, büyük
tartışma, büyük sorumluluk gerektirir. Buna gelmiyor, bunun yerine;
"Hangi mevziyi kaldırayım?" diyor. Mevzi de, düşmanın ağır tekniği
altında bize yüzde yüz kaybettirmedir. "Haydi, korucu köyüne saldır",
öyle olmaz, o da iyice örgütlenmiş. Bunlar olmayınca da "Eylem olmaz,
yapılacak başka bir şey yok" diyor. Yapılacak başka bir şey var, o da;
PKK askeri çizgisinin derinleştirilmiş, planlanmış, uzun süre
hazırlıkları yapılmış pratiğidir.
Geçen
yıllarda kesinlikle -isterse beş bin, on bin kişiyle bir hazırlık yap-
bunun imkânı vardı. İstediğin kadar silah, istediğin coğrafya, istediğin
fedai savaşçılar, hemen her şey vardı. Ve elli bin kişilik düşman da
gelse adım atamayacak, atsaydı da askeri olarak tarihinin en büyük
darbesini alacaktı. Ama gereksiz bir tasfiyecilik uygulandı. Hiçbir
gerekçesi yoktur oradan öyle çekilmenin, hiçbir gerekçesi yoktur
hazırlıkları düşmana peşkeş çekmenin. Sıradan sorumlu bir kişilik, bir
eşkıya bile olsa, biraz kurallara bağlı bir direnişçilik gösterse düşman
oraya giremez. Kendi elinizle gerekçeyi ortadan kaldırın. Yani büyük bir
savaş gerekçesini ortadan kaldırma. Nerede? En üst koordineden hemen
hemen bütün yapıya kadar, ucuz bir ölümü kabul etmişlerdir, ama zafer
kazanılabilecek bir savaş imkânını boşa çıkarmışlardır. Siz bunun
içindeydiniz. Yalnız orada mı? Bütün cephelerde öyle oldu. Dersimde öyle
müthiş dağlar var ki, yani bir dağa bir mangayı yerleştir, bir alay
düşman oraya kolay giremez. Gittiler hemen hepsini bir vadiye
topladılar. Düşman da ona göre otuz bin askerini -ki tekniği zaten var-,
adamını, kar elbiselerini almış, karda yürüyen arabaları almış, dağın,
vadiyi bomba ile doldurabilir. Düşmana böyle gerekçe sunuluyor. Bu en
yapılmayacak bir şeydir. Gerekçeleri boşa çıkarmadır. Doğru bir savaş
anlayışına en ters bir yanıttır. Bütün Kürdistan'da stratejik üslenmeye
uygun dağlar fazlasıyla vardır, ama hepsi köylerin en yakınına
üslenmişler. Yani yine bir savaş gerekçesini ortadan kaldırma.
Bizimkilerin başını kessen, o zavallı köylülerin başına bela olmaktan
alıkoyamazsın. Bu da savaş gerekçesini ortadan kaldırmadır.
Bir de
eğitimsizlik, yoldaşa saygısızlık. Yarın şahadete gidecek, ona düşman
gibi davranmak. Yoldaşlık saygı-sevgisini göstermeden, hiçbir
savaşçısını hazırlamadan bu insanları harcamak. İçinizde bunu yapmayan
komutan var mı? Bu da ciddi bir savaş gerekçesini komuta kişiliğinde yok
etmektir. Bütün bunları siz yaşadınız. Nasıl çözeceksiniz şimdi bunları?
Bunları aştığınıza dair beni nasıl ikna edeceksiniz? Bu sefer beni nasıl
kandıracaksınız? Haydi, çok kandırmaca içinde olduğunuzu söyleyeyim. Bu
konularda hepsine anlam veriyorum. Peki, bundan sonra hangi numarayla
siz bu işi boşa çıkaracaksınız? Bunu bana söyleyin. "Olmaz"ı nasıl
sürdüreceksiniz? Yani kendinizi nasıl gözü kara dert edeceksiniz? Yok,
eğer "doğrulara varız" diyorsanız, o zaman beni ikna edin. Neyinize
güveniyorsunuz? Hiçbiriniz benim büyük çabalarımı böyle aptal aptal
dinleyip de kendince, keyfince uygulayamaz. Ben artık kendimi buna alet
ettiremem. Siz kim oluyorsunuz? Böyle dökülmüş, sokak serserilerine ben
kendimi nasıl alet ettiririm? Dünyanın tüm zavallıları toplanmış,
savaşçılık adı altında beni kandırmaya çalışıyorlar.
Rus
ordusundan bir film gösterdiler. Geçen yıl yalnız eğitim tarzında
işkence-vari yöntemler uygulanmış. Beş bin kişi öldürülmüş, dehşet verici
bir durum vardı. Orduyu ayakta tutmak için yaptıkları bir yöntem. Tabii
biz o yöntemi uygulayamayız. Ama demek ki ordulaşmak için özellikle
sosyalist ideolojiyi terk ettikten sonra, geriye o işkence yöntemleri
kalmış. Türk ordusunda da bu böyledir. Korkunç işkenceli bir eğitimdir.
Biz ise sosyalistiz, ama biz sosyalistiz diye siz bu kadar gönlünüzce,
keyfinizce ordulaşmayı zora sokamazsınız. Zaten bu duruş tarzınızla beni
yüzde yüz sosyalizmden vazgeçmeye zorluyorsunuz, işkenceye davet
ediyorsunuz, sopalı bir eğitime zorluyorsunuz. Sopayı vuracak yeriniz
yok. Hangisine sopayı vursam hepsi düşer. Bu da bir tasfiyeciliktir.
Zaten kaçarsınız, ben devlet değilim ki!
Tekrar başa
dönüyorum: "ABC" gibi gözükse de, gerçekten önce büyük bir savaşa karar
vermeyi bilmelisiniz. Ben bu kararı verdiğinizi de sanmıyorum. Sizin
kafalarınızda örümcekler ağ örmüş. Ciddi bir savaş kararınız yok.
Olsaydı bu kadar hata yapmazdınız. Bir kararı vermek için ne kadar zaman
gerekli? Aslında biz bu zamanı çok kısaltmıştık. Biz bu zamanı neredeyse
bir derse kadar indirgedik, ama anlamaktan kaçınan sizsiniz. Biz ne
kadar kolaylık sunduysak, siz o kadar işin ucunu koyuverdiniz. Biz ne
kadar kestirmeden sizi çizgiyle bütünleştirmek istediysek, siz o kadar
çizgisizliği dayattınız. Ve hatta bazıları da bunu kontra pratiğine
dönüştürdü, resmen tasfiyecilik olarak karşımıza çıkıyor.
Genelde
bir savaş kararınız varsa, bu bir halk savaşı kararı olmak zorunda. Halk
savaşı, bizim halkın savaşı, hatta halklarımızın savaş kararı öyle sizin
sandığınız gibi değildir. Eğer "Bu halk için gerekli bir savaş kararı
var" diyorsanız, böyle kişiliklerinizle karşımıza çıkamazsınız. Bu kadar
hata ile halk savaşında en temel kuralları bile bu kadar zorlayan bir
kişilik gelişemez. Demek ki halk savaşı kararını da tam vermemişsiniz.
Hatta halka ne kadar saygılı olduğunuz bile tartışmalıdır. Bu yüzden
pratiğiniz çoğunlukla kontra pratiğine dönüşmüştür. Halkınıza doğru
sahip çıkamadığınız için hepsini düşman teslim aldı, katletti ve siz
gerilla olarak fazla yanıt veremediniz. Halk savaşçılığı yapsaydınız,
halkla örgütsel bağlarınız olur, halkın bütün değerlerine yüksek değer
biçer, halkın gerçeğine göre müthiş bir sorumlulukla, ince hesaplarla
adım atardınız. Halkın düşmanlarına karşı çok etkili olurdunuz. Ama
neredeyse halk düşmanlarını biz içimizde ürettik.
Bu, sizin
savaşı halk savaşı biçiminde anlamadığınızı gösteriyor. Halk savaşı
uzatmalıdır. Sizin uzatmalı halk savaşı kararınız da yoktur. Çünkü her
şeyi bir eylemle sonuçlandırmak istiyorsunuz. Sizin bütün barutunuz bir
eylem içindir, ikinci eyleme barutunuz -yani kişiliğiniz, yani
kişiliğinizin hazırlık düzeyi- yok. Bunu nereden çıkarıyorum? Şundan
çıkarıyorum: Bir eyleme hazırlığını, sonrasını, başarısını düşünmeden
"ya herro, ya merro" mantığı ile giriyorsunuz. Yani her şey size göre
bir eylem içindir. Küçük bir başarıda kendinizi yitiriyor, ülkeyi
kurtarmış gibi davranıyorsunuz. Zaten çoğunlukla da imha oluyorsunuz. Bu
neyi gösteriyor? Uzun süreli halk savaşı stratejisine göre kişiliğiniz
oluşmamıştır. Sizin kişiliğiniz çok geri duygulu, kinli ve bir isyanda
kendini ya zafere götürür ya da sonucu imha olma biçimindeki kör isyan
kişiliğidir.
Bir
eylemlik kişiliktir sizin kişiliğiniz. Ama bu da çizgimizdeki uzun
vadeli halk savaşı karakterine tersinden bir yanıttır, onu boşa
çıkarmadır. Olsa bile, haydi "tamam doğru" diyelim; genelde savaş kararı
partinin programına, siyasetine, stratejisine göredir. Halk savaşıdır,
yani halkı esas alan, hainlere, işbirlikçilere ve sömürgecilere karşı
olan bir savaştır. Bütün eylemlerinize baktığımızda, eylemlerin
başarılma hazırlığı yok denecek kadar azdır. Bir defa planı yok, varsa
da yanlıştır. Planın öncesi, sonrası hesaplanmamıştır. Günlük olarak
size örnekler verebilirim. Daha doğrusu çoğu plansızdır,
kendiliğindendir. Genel sistemin bir parçası değildir. Hazırlığı yok,
kendiliğinden, aniden karar verme biçimindedir. Böylesine hazırlıksız
eylemler kesinlikle kaybettirir. Ve nitekim öyledir. Hazırlık kararından
tutalım hepsi diyor ki; "keşfedildi, görüntüye geldik, düşman nokta
operasyonuyla vurdu". Bütün bunlar hazırlıktan yoksun olduğunuzu
gösterir. O dağlarda böyle bütün tarzlar yanlış. Demek ki savaşta
hazırlığınız yoktur. Zavallı zavallı düşmanın gelip sizi vurmasını
bekliyorsunuz. Ve işte dediğim gibi hazırlıksız, "bir eylemle ne kadar
vurduysak, vurulduysak" kuralına bağlı olarak yaşıyorsunuz,
savaşıyorsunuz. Bu da yanlıştır.
Bunun
altında daha da başka şeyler de var. Esasta siz büyük kazanma
iradesinden de yoksunuz. Büyük kazanma iradesi neye bağlı? Düşmanı büyük
tanımaya bağlıdır. Bırak savaşa karar vermeyi, siz daha düşmanı tam
tanıyamamışsınız. Nasıl bir düşman? Mesela ben belki de on yılımı
düşmanı doğru tanımaya sarf ettim. "Beni besleyen devletten benim
savaşmam gereken devlet" düşüncesine ulaşmak için belki de yirmi yılım
gerekti. Ama halen sizin ünlü komutanlarınız bir faşist komando
karşısında dut yemiş bülbüle veya kediye dönmüşse, demek ki özde siz
düşmanı tanımıyorsunuz. Ve halen düşman günlük olarak propagandada sizin
o zayıf duygularınıza hitap ederek "gelin, özlediğiniz yaşam var"
diyorsa, kişiliğinizi çözmüş olduğu içindir. Düşman karşısında bu tarzda
hitap edilecek bir konumdaysanız ve düşman bu taktiğe giderek önem
veriyorsa, o zaman siz düşmanı tanımıyorsunuz demektir. Kendinizi de
tanımıyorsunuz, kendinizi tanısaydınız bu savaşa böyle girmezdiniz. Kara
cehalet örneği derken burayı kastediyorum. Düşmanı tanımadığı gibi
kendisini de tanımıyor. Ve ben bundan da nefret ediyorum. Çünkü ilk
söylenmesi gereken söz kişinin kendini tanıması, haddini-hududunu
bilmesidir biraz da.
Siz bu
savaşa hangi gerekçeyle ve neyinize güvenerek katıldınız? Düşmanı tanıma
yok, savaşı tanıma yok. Nasıl bir savaş, hiçbir incelemesi yok.
Birbirinize bakın. "Canım sıkılıyordu, katıldım; öfkeye kapıldım,
katıldım". Bir de bazılarının kararı; "Komutan oldum, hoşuma gitti
katılıyorum". Böyle ipsiz-sapsız, kendini, haddini bilmeyen
katılımlardır sizin katılımlarınız. Bu korkunç bir şey! Yani kendini,
haddini bilmeden kim bu savaşa katılabilir? Bela! Nasıl bir bela? Çoğu
savaşta bir ağırlık, hiçbir kuralı uygulamıyor. Gel de bunu dağda yaşat;
oraya getir, buraya götür. Hiçbir ordu bunu kaldıramaz. Kendini
tanımadan niye savaşa girdin? Önce bunu halledeceksiniz. Kendini tanımak
şu demektir: "Ben bu savaşı kaldırabilir miyim, kaldıramaz mıyım? Bu
savaşı tanıyor muyum, tanımıyor muyum? Savaşa karar vermiş miyim,
vermemiş? Bu savaşın düşmanını tanıyor muyum, tanımıyor muyum? Bu
savaşın halkını tanıyor muyum, tanımıyor muyum? Bu savaşın aracını, yani
partisini, strateji ve taktiğini tanıyor muyum, tanımıyor muyum?"
Savaş her
zaman bir stratejiye dayalıdır. Yani temel müttefikleri kimdir, temel
dayanakları kimlerdir, cephe gerileri, yedekleri kimlerdir; en azından
komuta düzeyinde bunların bilinmesi lazım. "Taktiği nedir? Günübirlik,
nasıl yaşanılır? Savaşa göre benim yaşamım yeterli mi, değil mi? Savaşa
göre ben disiplinli miyim, değil miyim? Kurallara bağlı mıyım, değil
miyim? Bir de zinde miyim, değil miyim? Savaş kişiliği taş gibi kişilik
ister; taş gibi miyim, değil miyim?". Evet, böyle bir kendini tanımayı
da ister. Kişiliğiniz böyle mi? Siz bir gün bile kendinizi böyle
tanıtacak dürüstlüğü gösterdiniz mi? En hastalıklı, en problemli
kişiliğinizi getirip dayatmayı utanmandan hak bildiniz. Kendini böyle
savaş kimliğinde tanıtmak mümkün mü? Size göre olur, ama bize göre
olmaz!
İşte
savaşın ideolojik gerekçeleri derken, bütün bu hususları kastediyorum.
Yani savaş ve ideoloji diye bir ders verirsek; bu bahsettiğim bütün
sorunları çok kapsamlı inceleyip sonuca götürmek gerekir. Burada önce
bunu yapmalıydınız. Ben müdahale etmesem hiç aklınıza bile gelmeyecek,
sıyırıp geçeceksiniz. Sonuç nereye varır? Şimdiye kadar olan neyse,
oraya. İdeolojik hazırlık derken, bu sorunlara olumlu cevap vermekten
bahsediliyor. Haberi olmayan bir sürü komutansınız burada. Ne cesaretle
sorumluluk üstleneceksiniz? "Keyfimiz için! Babadan kalma usullerle biz
ne yapacağımızı biliriz". Zaten ne yaptığınızı bildiğiniz gibi, neyi
bize dayattığınız da ortadadır. Başardınız mı herhangi bir şeyi? En
sıradan bir üslenme sorunlarına bile yanıt var mı?
Zor bela
ben bir kaç savaşçı yetiştireceğim, siz gidip bunları bir günde çarçur
edeceksiniz. İnsaf! Tanrı bile olsam, yetmez. Beş PKK gerillasıyla bir
vilayet basılabilinir, beş yüz düşman vurulabilinir. Kesinlikle bunu
kafasına koyan bir manga komutanı hepsini yapabilir. Siz ne
yapıyorsunuz? "Ver elime bölüğü, sırtında istediğim gibi yaşayayım"! Bir
ana bir çocuğu yirmi yaşına kadar büyütmek için akla hayale gelmez çaba
harcıyor. Sen nasıl oluyor da bunları bir günde, hem de yedisini birden
bitiriyorsun? Vicdan da yok, intikam duygusu da yok; "Ver gerillayı, ver
gerilla taburunu, bölüğün üzerinde bilmem ne yapayım"! Aslında çoğunu
kurşuna dizmek gerekiyordu. Politika nedeniyle yapmıyoruz. Komutan böyle
olur mu hiç? Ya derhal defolup gideceksiniz, ya doğru bir komuta
anlayışına ulaşacaksınız. Kim size söyledi? Bir anaya sorun, işte
gelmişler, sorun hele, sorun! Burada özellikle sorumsuz kişiliklere
söylüyorum: anaların acılarına nasıl yanıt olacaksınız? Bu sorumsuz,
namussuz kişilikle mi? Hepsini bana yıkacaksınız, bütün acılara dayanma
gücü ben olacağım, bütün bu yersiz kayıpların hesabını ben kendi içimde
vereceğim, sen de orada namussuzun teki gibi "daha da öldürmeye
yatırayım" diyeceksin. Burada vicdan yok, burada korkunç bir durum var.
Halen komutanların ezici bir kesimi böyledir. Birliklerinden haberi
olmayan, onları hiç eğitmeyen, hiç sevmeyen böyle bir çok adam, bize baş
belası komutanlığı dayatıyor. Biraz vicdan! Böyle olur mu, çılgın
mısınız?
Analar
bir tek şartla çocuklarını verebilirler. Sizin için zaten sorun değil,
ama moral değeri olan birisi için çok önemlidir. Ki ülkemizde bir genç
çocuğu savaşa vermek, dünyanın en zor işidir. Ama bir sorun kendinize:
Onu beslediniz mi, onu yetiştirdiniz mi, ona yeteneklerinizin onda
birini verdiniz mi? Bu konuda kendi kendinize hesap soruyor musunuz? Bir
yerde yirmi, bir yerde otuz kaybedenleriniz az değil. Hem de aptalca bir
körlükten, hazırlık yoksunluğundan. Yanlış sorgulamış. Bazılarını hiç
kaldıramıyorum.
Burada
bunların hepsi izah edilmeli. Sosyalistiz diye, hep itinayla
davranıyoruz diye, "anlamaz, bilmez, keyfimizce her şeyi yaparız"
durumuna sokmayacaksınız kendinizi. Biraz vicdanınızı çalkalandırın.
Kaldı ki ölsünler, ama bir amaç için, bir savaş için ölsünler.
Savaşçısıyla hiç ilgilenmeyen, savaşçısının istikametini belirlemeyen,
savaşçısına emir bile vermeyen birçok sahte komutan. Siz nereden
çıkardınız bunları? Kim söyledi size bunu? Güçlü müsünüz? Babanız en
büyük ağa bile olsa kaç para eder? Bunu siz hiçbir şeyle izah
edemezsiniz ki bunun izahı yoktur. Bunun izahı düşkünlüktür. "Düşkündüm
yaptım"! Düşkünün savaşta işi ne, ne geziyor içimizde? Serserilik,
lümpenlik! Serseri, lümpenin burada işi olamaz. Siz bunu yaptınız. Zor
mudur peki savaşçısını doğru üslendirmek, zor mudur savaşçısını iyi
eğitmek? Ben hepinizi, milyonları günlük olarak eğiteceğim, sen üç ay
bir mangayı bile eğitmeyeceksin. "İdeoloji gereksiz.” Peki, neyle
savaştıracaksın? "Partinin verdiği imkanları bitirerek". Nereden
çıkardın sen bu sonucu? Partinin yetki verdiğini nereden çıkarıyorsun?
Önderliğin bu yetkiyi kabul ettiğini nereden çıkarıyorsun? Yürüyorsunuz
ve kötüsünüz. Tek silahınız kör cehalet, kendini ölüme yatırma, bela
olma, lümpenlik.
Kişiliğinizden bunları söküp atacaksınız. Atmayan buradan adım bile
atamaz. Benden görev isteyen bunu bu temelde kanıtlamazsa, görev alamaz.
Kaçacakmış, TC'ye gidecekmiş! TC senin sülaleni mahvetsin. Ben o TC'ye
sırf bunun için korkunç bir öfkeyle gittim. Seni orada da yakalarım;
orada yakalayacağım seni. Sana ne kadar, ne yapacağımı göstereceğim. Kaç
bakalım, nereye kadar? Evet, sırf seni orada yakalamak için, bunun için
TC'yle uğraşacağım. Haydi bakalım! Korkunç inadımı göstereceğim,
sülalenize kadar girişeceğim. İntikamım, kinim dağlar kadar. Hiç seni
orada bırakmayacağım. Kaçacaksınız değil mi? Bir de ucuz yaşayacaksınız,
ucuz yaşamı da size göstereceğim. Göstermişim, daha fazla göstereceğim.
Ben neden
kendimi böyle hazırlıyorum? Böyle kişiliklere karşı, kutsal gerçeklerle
oynayarak ortaya çıkanlara karşı büyük yanıt olabilmek için. Siz en
gerekli olanla böyle alay ederseniz, hakkını veremezseniz, tabii sonucu
bu olur. İhanete karşı ben savaşı nasıl geliştirdim? İçinizdeki o
teslimiyetçilere nereye kadar, nasıl, daha da neler yapacaksınız? Avrupa
kurtaracakmış! Ne Avrupa sı? Nereden kurtaracak? Yarın özel örgüt
kurarız. Birçok uğraşılacak biçim var. Gizli ihanetlere karşı, gizli
örgüt kurulur. Bize karşı hiçbir kuralı dinlemeyenlere karşı, biz de
hiçbir kural dinlemeden planımızı uygulayacağız. Bunların hepsini
yapacağız. Boşluk gördünüz; ne yaparsanız yanınıza kâr kalacağını
sandınız. Mezarda bile olsanız hesap soracağız, soruyoruz da. Mezara
böyle gitmenin kendisi bir hesap sormadır. Defalarca söyledik;
disiplinli olun, değerlere bağlı kalın, diye. Kimse size demedi ki
savaşa girin, kimse demedi ki kolay savaşa girin. Dağlar kadar eğitim
imkânıyla kendinizi hazırlayın ve kendinizi hazır hissettiğinizde gidin,
dedim. Çoğu zavallı gitti, kurban oldu. Ben bunlara da çok
öfkeleniyorum. Savaşa kurban olmak için girilmez; savaşa zafer kazanmak
için girilir. Her biri birer ucube haline gelmiş. Savaşa gideceklermiş!
Savaşçının büyük onur, şerefi vardır. Savaşçı, hele komutan bir defa
yıldız gibidir. Zaten bunun için rütbelerinde yıldızlar vardır. Bir
yıldız, iki yıldız daha sonra ay olur. Durum bu iken, sizin yaptığınız
tam tersini sanki kadermiş gibi bize dayatma.
Bütün
bunlar savaş ve ideoloji sorunlarıdır. Tartışın, neyiniz eksik burada,
sonuna kadar tartışın, tam aydınlatın. Ona göre, herhangi bir köşesinde
yer alın, ama şerefiyle, onuruyla, yani yıldız gibi. İnsan gurur duysun
kişiliğinizle. Zor değil ki! Hasret kaldık; bir dağ planı yapmak çok mu
zor? En yakın dağ Cudi Dağı’dır. Cudi Dağı’nın kayalıklarında ikişerli,
üçerli, beşerli, onarlı ve hatta isterseniz bir bölükle mevzilenmek,
üstlenmek çok mu zordur? Neden yıllardır bunu kangrene döndürdünüz?
Yalnız bir üs sorununa ilişkin doğru bir yanıt bulamadık şimdiye kadar.
Yok, tersini yapmaya var. Şuna benzetiyorum sizi; gurbetçiler gibi hemen
eve koşma. Sanki evi varmış gibi. Ev yok, köy yok, kalanı da düşman
zaten kaldırdı. Halen köylüye, köylülüğe, köylü kişiliğine dayalı
savaşçılık. Ondan eser kaldı mı?
Bunlar
yalnız ideolojik boyutta halledilmesi gereken sorunlar, açmak
istemiyorum, istersem dağlar kadar açarım. Pratik düzeyde de çok
korkunçsunuz. Savaşın pratik gerekçeleri de yok. Nedir pratik
gerekçeleri? Pratik gerekçeler; bir silah temininden tutalım bir dağa
ulaşma, daha çok da düşmana yem olmamak için bir hareket tarzında, -yani
taktik diyoruz- taktik düzeyde yanıt olabilme. Bu da ne anlama gelir?
Düşman uykudayken yol alma. Günlük olarak buna pratikte yakalanmama,
düşman uykudayken vurma, onun önüne tuzak hazırlama, kendi savaşçı
birliğini günü gününe, saati saatine hazır tutma, vermekte olacağı o
anki eylem için morali tam tutma, kurulmuş yay gibi. Şimdi durum böyle
midir? Sizde pratik düzey yok. Her an düşman tepenizde, pasif savunma
anlayışı içinde tükenip gidiyorsunuz.
Bununla
şunu kastediyorum: Ben de aslında savaşın bir sorumlusuyum, ama dikkat
ederseniz düşmanı şimdiye kadar hiç semtime bile yaklaştırmadım. Nerede
duracağımı, orada nasıl üsleneceğimi biliyorum. Yine ciddiye alıyorum.
Yalnız bu mevzimiz yirminci yılına girdi. Sabır, inat, sürekli doğru
değerlendirme, günlük pratik, bir de çok verimli olma, sonuç çıkarma.
Neler sığdırılmadı ki pratikte buralara! Neler yoktan var edilmedi ki?
Açık, ben bunun dökümünü yapmak istemiyorum. Yirmi yılı inceleyin. Neler
var neler? Bütün ürettiklerimizi size verdim, hiçbir şeyi kendi yanımda
bırakmadım. Gittiler, hepsini fethedilecek dağlarda tükettiler.
Mesela o
dörtlü çete takımından bazıları "Daha önce hırsızlık temelinde biz zor
bela karnımızı doyuruyorduk, şimdi PKK rüyamızda bile göremeyeceğimiz
imkanları verdi bize" diyordu. Adamlar çeteciliği dayattılar ve en büyük
değerlerimizi yok ettiler. Daha sonra bununla uzlaşarak bu tarzı icat
ettiniz. Pratik tarzınız bu. Pratik tarzınız çetecilikle uzlaşma tarzı.
Haydutça değerleri gasp etme, "kıyısından-köşesinden bize de bir parça
düşer" temelinde bir pratik. Bütün savaşçılığınız böyle özetlenebilir.
Öyle değil mi? Değerler nasıl elimizden alınıyor? Bir silah bile elde
etmek için, pratik hazırlık gereğinden bahsediyorum. Sizde böyle bir
duygu var mı? Bir bölge yönetiminden alınan silahlara bakın yıllık
olarak. Biz her tür pratik zorluğu göze alarak bunları kazanacağız, sen
öyle kaybedeceksin. İşte haydutluk tarzı budur! Böyle zavallıdır. Bunu
da fazla açmak istemiyorum.
Biz
pratikte sadece günlük olarak var ediyoruz. Benim de bir pratik tarzım
var burada, hiç sizin gibi adam harcamıyorum. Sizin gibi sorunları
geliştirmiyorum. Sizin gibi günü kaybetmiyorum. Sizin gibi değerleri
çarçur etmiyorum. Sürekli bir katkım var. En büyük tehlike üzerimizde,
hala vurulmadık. Burada yersiz bir-iki kayıp ya vardır, ya yoktur. O da
bazı kişilerin hatalarından oldu. Bizim ihmalimizden dolayı hiçbir
hatalı kayıp yoktur. Tam tersine dağlar kadar hatalarınız, bizi burada
bile perişan etmeye yol açıyor. Burada, bu okulumuzda bile yapılan hata
ve yetmezliklerle siz adam kaçırttınız. Siz günleri boşa harcadınız,
çarçur ettiniz. Bizimkisi sadece güçlendirmek. Bunların hepsi sorumluluk
gereğidir. Biz sorumlu davranacağız, çalışacağız, sen bunların üzerine
yatacaksın. Bu köylü kurnazlığı değil de nedir? Ben de günlük
pratikçiyim. Dağlar kadar pratik üretiyoruz. Karnınızı doyurmak bir
pratiktir, güvenliğinizi sağlamak bir pratiktir. Doktora her gün sizi
muayeneye, ameliyata götürmek bir pratiktir. Bunların hepsi de çok
pahalı yürütülmektedir. Aileleriniz olsaydı, onlar bile size böyle
bakmazlardı. Bunların hepsi bir pratik. Bunlar kendiliğinden mi oluyor?
Yok. Peki, sizin de pratikleriniz vardır. Savaşçılarınız yanı başınızda
en olmadık hatalar temelinde öldüler, aç kaldılar, sakat kaldılar,
moralsiz kaldılar, değil mi? Çoğunuzun komutası altında bunların hepsi
olmadı mı? Buranın imkânları mı fazla, oranın imkânları mı? Oranınki
fazladır, kanıtlayabiliriz. Bunları daha fazla açma gereği de
duymuyorum.
Acaba
gerçekten siz şimdi bütün bu hususlarda, savaşın ideolojik
gerekçeleriyle birlikte pratik gerekçelerine doğru anlam verecek
misiniz, vermeyecek misiniz? İçinizden bazıları dürüst, belki inanmış
halk çocukları; ama onlar da bu büyük sorumsuzluğu, zavallılığı
aşacaklar mı, aşmayacaklar mı? Savaş kişiliğine gerçekten kendilerini bu
temelde hazır kıldılar mı, kılacaklar mı, kılmayacaklar mı? Ucube
adamlarla savaşa gidilmez, savaş en derli toplu kişiliklerin işidir.
Kelime hatası bile yapmamak komutanın en temel özelliğidir. Bu kadar
şikâyet dili olan, bu kadar hastalıklı, bu kadar çaresiz kişilik, asla
savaş sorumluluğunun altına girmemelidir. Savaş çok ciddi bir iş.
Aslında
zamanım olsaydı, tek tek sizleri biraz sorgulasaydım. Buna gerçekten
zaman bulamıyorum. Yoksa bu duruşlarınız bana hiç inandırıcı gelmiyor.
Çok kaypak, sabun gibi kişilik, hep elde sıkıyorsun, fırlıyor. Zamanı
biraz daha uzatsaydım mı diye düşünüyorum. Başka işlerim var. Geçmişte
de hep sözlere güvendim, güvenimiz maalesef hep kötü kullanıldı. En iyi
niyetlisi bile sözüne yanıt olamadı. Bu açıdan tüm gücümü kullanarak
aldığım tedbirlerle, hem sizin üzerinizde, hem bu sözüm ona
karargâhlarda uzun süredir var olan hazırlıklarımın veya çabalarımın
sonuçlarını biraz daha iyi derlemek istiyorum. Bunu biraz anlayın. Size
bundan sonra değil savaş fırsatı vermeyi, sizleri bu dağlara bile
yaklaştırmayacağım. Yavaş yavaş tedbirlerimi alıyorum. Size böyle ucuz
savaş kahramanlığını vermem. Yok, o geçti. O şerefi size
bahşetmeyeceğim, o şeref size layık değildir.
Bazıları
süper bir ayıyı oynuyorlar. Ayı savaşın belki maskotu olabilir, ama
komutanı olamaz. Hatta PKK'nin herhangi bir görevlisi gibi yapmayı bile
düşünmüyor. Belki öyle sanırsınız kendinizi. Sanın, ama ben de ciddiye
almam, almadığım gibi siz mi beni kandırırsınız, ben mi sizi kandırırım?
Açık söylüyorum ben kandırmak istemedim. Açıkça, mütevazice, gerçekten
aldanmamak, aldatmamak için her şeyimi ortaya koydum. Ama siz kandırmaca
ya devam ederseniz, benim kadar kurnaz adamın olmadığını da
bilmelisiniz. TC'yi çözen adamı, emperyalizmin günümüzde bu kadar gücü
karşısında bile kendini yaşatan adamı, siz nasıl kandıracaksınız?
Hırsız, yankesici marifetlerine göre "buldum boşluğu, ben bunu
kandırırım" der, çeker. Peki, bu zavallı halinizle beni nasıl
kandıracaksınız? Savaşta, parti olayında mümkün mü? Şu anda dünyanın en
güçlü kişisiyim, kendimi bu kadar örgütlemiş bir kişiyim. Ben rica
etmedim ki; "gelin benimle savaşın" diye. Kendi kendinize bir savaşçılık
uydurmuşsunuz, kim kabul eder bunu? Bunu gidin babanıza satın, gidin
sülale savaşçılığı yapın, gidin hizip savaşçılığı yapın. Ama bunu bana
yutturmak gerçekten çok zor.
Benim
size gösterdiğim saygıyı siz kötüye kullandınız. Hâlbuki biz ilk savaşı
ailede verdik. Daha ilk yaşlarda ailede başkaldıran bir adamı, yine TC
gibi kimsenin bakmaya bile cesaret edemediği bir olaya bakan, çözen ve
onunla bu kadar savaşı geliştiren bir adamı, kim, nasıl kandırabilir?
Saygısız adamlar! Bununla kandırdı, oldubitti. Birçok böyle zavallı
kişilikler! İnsan utanır kendi halinden. Gücünüz mü var sizin? Ciddi
değilsen niye adım atıyorsun? Ben neden bu kadar ciddiyim? İşte sabrımı,
inadımı gösterdim. Neden siz göstermiyorsunuz? İşte kurallara
bağlılığımı, işte iğne ucu kadar bir imkânı nasıl ele geçirdiğimi size
gösterdim. Neden siz böyle kaybediyorsunuz? Hazırlık konusunda ne kadar
ciddi olduğumu gösterdim. Neden siz bu kadar keyfi, hazırlıksız
yaklaşıyorsunuz? Kim söyledi, kim öğretti size bu savaşçılığı böyle?
Zavallılar! Cehalet, Ebu Cehil, yani cehaletin babası. Kaldı ki Ebu
Cehil döneminde Peygamber'e karşı çok akıllıydı. Sizinki Ebu Cehil'den
daha da beter. Cehaletlilerin babası rolünü oynuyor. Bu konuda
kararlılık düzeyim tam.
Her gün
bir sürü rapor geliyor, gözüm zor okumasına karşın okuyorum, tahammül
ediyorum. Bu gerçeği konuşuyor musunuz? Hazırlığınız tam mıdır?
Kararlılık düzeyiniz bu çerçevede gelişmişse, değil bu kadar, bana beş
tane adam verin, ben bu işleri en başarılı bir biçimde götüreyim. Ama
gerçekten sözünün sahibi beş adam verin bana, fazla bir şey istemiyorum.
Savaş istediniz de, biz mi yol açmadık? Kargalar güler buna. Beni
kandırmayın, bu temelde kendinizi kandırmayın. Bu da bana biraz güven
verebilir. Bu kadar kandırmacılık, beni mahvediyor. Haydi, komutan sözü
veremiyorsanız, bari kandırma gibi bir sahtekârlığa da girmeyin. Bunu
istemek sizden çok şey istemek midir? Neden beni bu kadar
kandırıyorsunuz? Kandırmak bir marifet mi? Bozgunculuk yapmak bir
ordulaşma gereği midir? Ajanlar bunu yapar, ama ajan da biraz planlı
yapar. Yani ajanın bu yaptığına bir anlam verebiliriz, ama ajandan daha
beter kandırmak ne anlama gelir? Bundan vazgeçin. Kişiliğinize
bakıyorum, toptan bir kandırma kişiliği, savaşla bağlantısı olmayan
kişilikler.
Sizin
dramınız o kadar tuhaf ki; şu noktaya kadar getireceksiniz ve
diyeceksiniz "bırak yakamızı". Ama aslında siz benim yakamı
bırakmıyorsunuz. Ben sizin yakanızı bırakmaya varım, ama nereye
gideceksiniz? Sonuçta şuraya gelip dayanmışsınız: "Göz göre göre biz
çürüyüp öleceğiz". Buna da bizim gönlümüz yatmaz. Sizin gibi
delikanlılara insan çok üzülüyor. Yazık değil mi sizi göz göre göre
ölüme terk etmek! Çoğunuz bu anlamda, yani savaşçılıkta daha adı
konmamış bebekler gibisiniz. Size değil komutan adı takmak, isminiz ne
zaman konulacak belli değil. İsim koyabilmek için, biraz oğlan mı, kız
mı olduğunuz belli olmalı. Bu kadar zavallısınız. Erkek ismi mi
koyacağız, kadın ismi mi, belli değil; bu bir. İki; yiğit Agit ismini mi
koyacağız, tırsonek ismini mi koyacağız? Veya be akıl mı koyacağız,
ahmak mı koyacağız? Belli değil. Aslında bu temelde size isim vermek
gerekiyor. Ama isim vermek bile çok zor şu anda. Ne sanıyorsunuz? Bu
size verilen adların hepsinin tarihte yeri var. Mesela Agit, mesela
Muhammed, mesela Ali, bunların hepsi tarihte büyük kahramanlık yaratmış.
Durumlarınız çok zavallıca. Ya bu isimleri kendinize koymayın, ayıptır
ya da hakkını verin. Bir halk için ne kadar acı; ona doğru öncülük
edecek tek bir evladı bile sağlam gözükmüyor. Ondan sonra da, yalanların
bülbülü hepsi veya ağlama ustaları; "ah vah, ne haldeyim"!
Kim kimi
ciddiye almalı? Ben mi sizi, siz mi beni? Ben savunmamı böyle çarpıcı
bir biçimde yapıyorum. Yanlışsa, eleştiri hakkınızı kullanabilirsiniz.
Lütfen, saygılı bir biçimde, ciddi. Hem "Başkan" diyeceksiniz, hem
"genel komutan", ama -haydi sizi yine komutan yerine koyalım lafı bile
anlayamayan komutan! Ne kadar büyük ayıp olduğunu bilmiyor musunuz? Bu
temelde halk ordumuzun temellerini sarsıyorsunuz veya halk ordusu adını
da taktık kendimize, bunu da gülünç duruma sokuyorsunuz. Haydi, tekrar
sizin komuta olmanıza yüksek değer biçelim, ama bu çerçevede ciddi
olabilecek misiniz? Tek bir şey, "ciddi olabilecek misiniz?" O güç var
mı sizde? İşte bir taslak çerçeve koydum. Ciddi yaklaşacak, ciddi
anlayacak, "asker sözüyle oynamaz" diyen, sözünün eri kişilik! Bu sefer
sözünün eri olunur mu acaba? Bu noktada iseniz, ikiyüzlülüğe
başvurmadan, beni kandırmaya çalışmadan, bir an önce söz verebilecek
misiniz? Sözlerinizle ciddi olmayı gösterebilecek misiniz? Değilse, o
zaman konuşmayın! Ne söyledik: "Gerçeğin kadar söz ol, sözün kadar
gerçek ol!" Bunu sağlamayan adam düşkündür. Lafıyla gerçeği arasında
Çanakkale boğazı kadar açık vardır. Neye yarar? Asker hiç böyle olur mu?
Sözle pratiği arasında bu kadar çelişkili olan adam, bir halk için en
büyük baş belasıdır.
Dünyanın
bütün zavallılarını benim başıma atmışlar, "haydi APO çöz"! Sihirbaz
bile olsam, bu halinizle sizi çözmem zor. Çünkü laf anlamaya
yanaşmıyorsunuz. Bütün bunlar neyi gösterir; tasfiyeciliği. Siz aslında
her ne kadar "kararlılık düzeyimiz çok gelişmiştir" diyorsanız da, bu
söylediğim çerçevede beni tatmin etmezseniz, ince bir tasfiyeciliği
dayatma yanınız daha ağır basmış olabilir. Sonuçta, ünlü alçak
teslimiyetçilerin yaptığı gibi, "Bu savaş olmaz! Bu orduyla savaşılmaz,
kuzu gibi gider uşaklığı yapılır" noktasına varılır. Bu doğru ise ve
eğiliminiz buysa, gerçekten sizi dövmeden serbest bırakacağız. Ama
davranışlarınızın altını eşelediğimde bunları görüyorum. Yani siz doğru
dürüst bir çizginin zavallı, sorumsuz askerisiniz, daha doğrusu vasat
askeri, yani itirafçısı olmaya doğru gidiyorsunuz.
Burada
şunu kanıtlamaya çalışıyorum; gerçekten sağlıklı bir halk savaşçısı,
onun bir grubu, onun bir sorumlusu çıkmalı, ama gerçekten çıkmalı. Çünkü
haddi-hesabı belli olmayan devreler, hazırlıklar yaptık, çıkmadı. Ben
kendimden de giderek çok kuşkulanıyorum ve öfkeleniyorum. Hatta kusur
bendeyse diye korkunç yükleniyorum. Düşmanı bile çıldırtacak hazırlıklar
yapıyorum, buna rağmen sizin yüzünüzden kendimden kuşkulanıyorum.
Aslında dikkat edilirse birçok kitaba da geçmiştir, bende kimse kusur
bulmuyor. İşbirlikçi de dâhil, "taştan adam yaratır" diyor. Bütün
operasyonların benim iradem tarafından boşa çıkarıldığını da yazıyor,
okudunuz. Kusur sizde. Bunun için gerçekten bu bizden onay bekleyen,
bizden ilgi bekleyen size oldukça değer verdiğimi yine söylemeliyim. Hem
durumunuza üzülüyorum, hem de bu karar düzeyinizi aslında değerli de
buluyorum, ama öyle çok gerçekçi bulduğumu söyleyemem.
Hayat
koşulları sizi fazlasıyla yutuyor. Moral bile olmuyor. Ama benim
tarzımda bir komutanlık böyle olamaz. Komutanlığın icra edildiği yerde
sinek bile vızıldayamaz. Ama her şey sizi yutuyor, farkına
varmıyorsunuz. Ben şimdi bu komutanlığınıza nasıl güveneceğim? Dağlar
kadar kuralsızlık, yanlışlık, hazırlıksızlık! Gözlerinizin önünde, hatta
"en benim" diyen komutan kişiliğinin sorumluluğu altında olmuş, kılınızı
bile kıpırdatmamışsınız. Ben şimdi size nasıl güveneyim? Bu sefer
derli-toplu, ciddi olacağınıza, kimden ve nasıl kaynaklanırsa
kaynaklansın uyutmayacağınıza, yutmayacağınıza, tetikte olacağınıza,
günübirlik cevap olacağınıza beni nasıl ikna edeceksiniz? İkna ederseniz
ben sizi burada onaylayabilirim.
İşte
analarınız, ağabeyleriniz buraya geliyor; hepsi gözü yaşlı. Hepsi
aslında sizi istiyor. Ayıp olmasaydı verirdik, "gidin" derdik. Ama
nereye? Ama "ille savaşçılık" diyorsanız da, benim çizdiğim bu çerçevede
olur. Bunu ben onaylayabilirim. Buna dayanarak da kendimi yaşatabilirim;
daha doğrusu bu savaş kişiliğiyle ben de önderlik yaparım. Biraz
vicdanlı olun. Bazılarınız kendini oldukça güçlü görüyor. Gücünüz
gerçekten güçse, haydi bu konuda hiç olmazsa bu sefer sağlam bir
başlangıç yapalım!
Demek ki
yapılması gereken: Bir, savaş gerekçesini ideolojik esaslarıyla; iki,
onun bütün pratik gerekçeleriyle birlikte, ikna edici bir biçimde
kendinize izah etmelisiniz. Hiçbir baskı altına girmeden, tam objektif
gerçekliklerle, yine bütün sonuçlarına katlanma dürüstlüğünü göstererek.
Hangi görev olursa olsun, onların gereklerine ulaşarak; yetki,
sorumlulukla bunları iliklerinize kadar hissederek, oldukça gerçekçi
üzerinde durun. Böyle onuru kurtarma biçiminde değil de, büyük bir tutku
haline gelerek. Savaş esasta nedir? Savaş; bizim için kaybedilen her
şeyin kazanılması çabasıdır. Savaş; sanatların en hünerlisidir. Savaş;
kısa yoldan kaybettiklerinizin en etkili çaresidir. Savaş; müthiş
çirkinleşmenin güzelliğe dönüştürülmesi çaresidir. Savaş; özellikle
vatansız olunamamanın çaresidir. Savaş; gasp edilen her tür emek
değerlerinin, sahiplerine geri iade edilmesinin çabasıdır. Bizde daha
somut olarak savaş, bu ülkede yapılabilecek tek iş olma gerçeğidir. Yani
başka bir iş yok. Bütün işler özel savaş tarafından gasp edilmiştir.
Ülke, toprak, zenginlikler, güzellikler, köyler, kentler; her şey zapt
edilmiş. Bir işi ancak ajanlığı kabul edersen bulabilirsin. Bu da özel
savaşın askeri olma anlamına gelir. Peki, bizim halk savaşçılığımız
neyin karşılığında? İşte ülkeyi kazanma, işi kazanma, şehri, köyü,
toprağı kazanma, özgürlüğü kazanma, zenginlikleri kazanma; savaşın
tanımı budur. Bu büyük bir tanımdır ve doğru bir tanımdır. Bu ülkede en
doğru tanım. Dolayısıyla kendini vereceğin iş, savaş işidir.
Ben
dünyada en zor savaşa karar verecek bir adamım. Ama "bu ülkede en
değerli iş nedir" sorusu için yıllarca uğraştım ve en son "en verimli
iş, savaş işidir" biçiminde bilimsel bir cevabı bulduğumda kendimi
kattım. Aslında benim kadar emeği ile sonuçları arasında bağ kuran adam
yoktur. Biz yedi yaşımızdan beri ekmek savaşını çok iyi verdik. Kendimi
boş işlere hiç vermem. Herkes verir, ben vermem. Küçük işlere de vermem,
boş işlere hiç vermem. Bütün bu nedenlerle, bu büyük savaş işini tespit
ettikten sonra kendimi verdim ve gördüğünüz gibi şu anda altın değerinde
iş benim işimdir. Çünkü bu halk, bu işi en değerli iş olarak görüyor. En
büyük şirket işi, en büyük fabrika işi olarak görüyor. Ve milyonlar bu
işe katılıyor, destek veriyor. Bu, bu işin büyüklüğünden ötürüdür.
Savaş
tanımına ilişkin ben bir kitap yazayım. Sizin ihmal ettiğiniz savaş
tanımını, ben gerçekten bir roman akıcılığındaki kitap kadar, hem de
bilimsel olarak açabilirim. Ama siz daha kurallarını bile bilmiyorsunuz.
Bilseydiniz, savaşa böyle yaklaşmazdınız. "Savaş, her şeyimizdir. Savaş,
kaybettiğimiz her şeyin icadıdır" deseydiniz, bu kadar savaş pratiği
konusunda yanlış yapar mıydınız? Savaş tanımınız yok! Sözüm ona
yıllardır savaşıyorsunuz. Ben bir şey istemiyorum, yalnız bir tanım;
savaş nedir? Eğer doğru bir cevabınız olsaydı, her biriniz savaşın çok
ünlü bir işçisi, yani komutanı olurdunuz, general olurdunuz. Demek ki
tanım yok. Sizin için savaş, kendi egoizmini tatmin etme; sizin için
savaş, kendi küçük hesaplarını kurma; sizin için savaş hatta bir nevi
hırsızlık başkalarının emeği üzerine kendini ağa yapma. Bazıları için de
sigarayı kurtarma. Bunun için biz sigarayı yasakladık. Yani savaş,
sigarayı kurtarma değil; savaş, bir yerde hediye kazanma değil. Bunlar
savaşa hakaret olur. Savaş, hele küçük hesaplar için hiç değil; çünkü
savaş en büyük hesabı gerektirir. Bunun için yasakladık bunları. Ama
bunları elinizden aldık diye ağladınız. Yanlış! O zaman savaş tanımına
gelmiyorsunuz. Gelmezseniz, o zaman savaş veremezsiniz. Yaptığınız işi
tanımazsanız, -yaptığınız iş çobanlık mı, ziraatçılık mı, sanayi işi mi,
hizmet işi mi- siz nasıl gidip çalışacaksınız? Bilmiyorsunuz. Bankayla,
çobanın kulübesini karıştırırsanız, iş yapabilir misiniz? Banka işi
kendi memurunu ister, dağ da çoban ister. Yani işleri daha kelime
düzeyinde bile tanımlayamayanlar yapamaz. Böyle acayip yanlarınız var.
Gerilla
savaşının da tanımı sizde yok. "Kalk" desem birinize ve "gerilla
savaşını tanımlamanızı" istesem, kesinlikle doğru bir tanım
yapamazsınız. Daha da somut, "Kürdistan'da gerilla savaşı ne anlama
gelir" desem, daha da bir kara cehalet örneğinden kurtulamayacağınızı
göreceksiniz. Hiç tanımını veremezsiniz. Bir de sanattır, kılı kırk
yaran ince yolu-yordamı vardır. "Bunları yerine getirin" desem,
elleriniz ayaklarınız birbirine dolanır. Bu kadar cahilsiniz bu işte.
Onun için diyorum, ben neyinize güveneceğim bu kadar hata yaptıktan
sonra?
"Komutanlık tanımını söyle" desem, komutanlık açısından tam bir
yüzkarası, kara cahilsiniz. Kürdistan'da bir askeri komutan tanımına hiç
kimse ulaşmamıştır. Hepsi onun üze-rinde oyun oynuyor. Ağzına, gözüne
bulaştırmışlar. Doğru komutanlık tanımı yok. Bırak yıllardır komutanlık
yapmayı, siz daha onun tanımını yapmamışsınız. Komutan kimdir, nasıldır?
Üç-dört temel özelliği nedir ve bir de gerçekten bu özellikler
özümsenmiş mi? Buna yanıt olacak bir kaç kişi gösterin. Bu yok. Bunun
yerine neyi getirdiniz? Kavramları alt-üst etme, kav-ramlarla alay etme,
bir de tersini pratikleştirme. İşte bana bunu dayatıyorsunuz, bana
diyorsunuz ki; "buna izin, onay ver". Zor! Çok iyi yürekliyim,
insanlarla gerçekten benim kadar arkadaşlık yapmak isteyen yok, ama
veremiyorum. Bu kandırmaca ya, bu tersliğe gücüm yetmiyor artık. Onay
veremem.
Bütün
bunlarla sizi kötülemek gibi bir niyetim yok. Keşke sizi biraz daha da
güçlendirseydik de, bu istediğiniz şeylere sizi kavuştursaydık. Hem
savaşta, hem yaşamda o çok istediğiniz şeyleri imkan dahiline soksaydık.
Bunu istiyoruz, ama gerçeğiniz bununla o kadar tezat teşkil ediyor ki!
Ne kadar hazırlık da sunsam ki yaşamın özgürlük düzeyi için korkunç çaba
harcandı; yine savaşçılığı geliştirmek için hakeza öyle, ama kişiliğiniz
almıyor. Çürümüş, her tarafı dağılmış. Hangi ilacı veriyorsam ters
tepiyor. Hangi ameliyatı uyguluyorsam daha da ağırlaşıyor. Buna rağmen,
işte gördüğünüz gibi halen size güveniyorum. Muazzam üzerinizde çaba
yürütüyoruz. Kim kime değer veriyor, ortada. Hem yaşamda, hem savaşta
kim kime itimat gösteriyor? Kim kime gerçek değeri veriyor, ortada. Ama
bir şeye değer vermem. Nedir o? Yalana değer vermem, uydurukluğa değer
vermem, serseriliğe, çürümüşlüğe, biçimsizliğe değer vermem. Tabii ki
bunları lanetlerim. Yalancılığa, hafifliğe, değer arz etmeyen her tür
duygu ve davranışa, dağınık cümle oyunlarına, tabii ki değer veremem.
Bunlara değer vermemi benden isteyemezsiniz. Hakkınız olamaz. Diğer
şeylerde müthiş değer üstüne değer katıyoruz. Ortada! Savaşı değerli
buluyorsanız, kim yarattı? Özgür yaşamı değerli buluyorsanız, kim
yarattı? Ortada! Kim onunla amansız uğraştı? Onun büyük sabrını, onun
büyük sorumluluğunu, onun büyük ustalığını kim gösterdi? Ortada!
O zaman
sizden istediğimiz; bu sefer hiç olmazsa haddini bilerek, anlayarak,
mümkünse bu işin bir kenarından sağlam tutarak, "ben de yanılmam
yanıltmam, düşmem düşürmem; işte işin hem esaslarıyla hem pratik
yanlarıyla aldatıcı yaklaşmam, kimseyi de yaklaştırmam. Sözümün eriyim.
Ciddiyetimi an be an gösteririm. Öyle “giderim de dağda gösteririm”
biçiminde değil, “burada gösterme gücündeyim" deyin. Böyle yiğit bir
kişilik sergileyin, bizden ne koparırsanız sizin olsun. Beni bile
sollayın veya beni bile ezip geçin, her şey sizin olsun. Bunu istemeyen
kim? Ben kendimi sıradan, mütevazı bir yaşama göre de hazırlamış
birisiyim. Önünüzü tutmakmış, değer vermemekmiş, hayır. Biz neyi
yarattığımızın farkındayız. Ama gidip de pat diye dökülmek olmaz. Sizin
hesabınıza üzülüyoruz, kendi hesabımıza değil. Çünkü biz yine çalışır
kazanırız. Siz o kadar adsız şehit gibi anılmamaca-sına giderseniz ne
olacak? Bu bizi endişelendiriyor. Savaşçının gidişi böyle olmamalı. Hele
komutan adayı kesinlikle böyle olamaz! Bunun şakası da olamaz. Ucuz sözü
hiç olamaz. Bunun sözü yakıcıdır! Bunun iradesi keskindir! Bunun adım
atışı çarpıcıdır!
Eğer
böyleyseniz bir kez daha bu işi değerlendirelim, bu çerçevede
değerlendirelim. Ciddi değerlendirelim, anlayarak değerlendirelim.
Gerçekten sonuna kadar sonuçlarına katlanarak bir başlangıç yapalım.
Engel tanımaksızın bu sefer bir büyük çıkışa hazırlanalım. O zaman eğer
başarı gelişmezse, eğer bu düşmanın arkasında on tane daha dünya da olsa
başaramazsak, yine sorumluluk bana aittir. Ama bu tarzda yapmak gerekir.
Bu, kesin başarı tarzıdır! Bu, savaşın tanımına göre bütün esaslarda,
iğne ucu kadar da olsa imkânlarla baş-lama, ama sonunu zafere götürme
tarzıdır! |