Selahattin Erdem
Selahattin ErdemKONTRGERİLLA
Rotînda Yetkîner
Rotînda YetkînerTarz û Sitîlên Mûzika Kurdi û pirsgirêkên heyîn -3-
Özgür BİLGE
Özgür BİLGEHPG’li bir Ozan Ahmet Arif ve “VUR” şiiri
Kasım ENGİN
Kasım ENGİNER-KENE-KON
Ahmet Dere
Ahmet DereKERKÛK
Mahir Deniz
Mahir DenizFELSEFE GİRİŞ -5-
Erkan Kobanlı
Erkan KobanlıAtak'ı da yutak!
Mahmut Aslan
Mahmut AslanResmi ideoloji çöküşte!
Günay Aslan
Günay AslanGenelkurmay AKP'yi Kurtarmaya Çalışıyor!
Ahmed Aktaş
Ahmed AktaşReceb û Başbug ?
Cemil Bayık
Cemil BayıkHevkariya Tirkiye û Almanyayê
Mehmet Sögüt
Mehmet SögütAlternatif Bir Futbol Takımı
Teman Dep
Teman Dep1 HAZİRAN KADIKÖY MİTİNGİ, ÖLÜM DEĞİL ÇÖZÜM VE MEDYA
Cemo Devrim
Cemo DevrimKOCGiRi'NiN YiGiT DELiKANLISI ANDOK HEWAL
Abdullah Öcalan
Abdullah ÖcalanBeni tartışmak demek; Bir Halk gerçeğini tartışmak demektir
Serbest Rêzan
Serbest RêzanRapora NY û xala 140 û vala derxistina iradeya gelê başûr
Hemîd DILBIHAR
Hemîd DILBIHARSerê êvarekê bû
Siyamed Sipan Uğurlu
Siyamed Sipan UğurluNobedarên Azadiyê
Ömer Yüce
Ömer YüceAvusturya’nın Graz kentinde Amara Gençlik Festivali heyecanı başladı.
Mizgîn Bîngol
Mizgîn BîngolZiman bêhestî ye
Kakşar Oremar
Kakşar OremarZozan dengê qonaxeke şoreşê
Konuk Yazarlar
Konuk YazarlarHasan ÇARÇELA: 3. Dünya savaşı
Nurhak Erdal
Nurhak ErdalBarış-demokrasi-kardeşlik ve dış güçler
Hozan Dîno
Hozan DînoBitmeyen Yolculuk..!
Songül Beyazgül
Songül BeyazgülBiz Erkek Değiliz İnisiyatifi
Ömer Dilsoz
Ömer DilsozTêkiliya jêrhiş û xewnê çi ye?
Ülkem Zeremya
Ülkem ZeremyaDAĞLARIN AŞIĞI’na...
Halil Uysal
Halil UysalEylül…
Mîr Qasimlo
Mîr QasimloSeîs wiha got: Em ê gazî vebêj bikin
Fırat Penaber
Fırat PenaberADINA BAKMADAN KIRDILAR ELLERİMİ
Hayri Cewlik
Hayri CewlikBir Newrozun Anlattıkları
RC TEC
RC TECBu Haftaki Oyunumuz : Icindeki Dj
Berfîn Dilav
Berfîn DilavYüreğin Aydın yaşamın Yılmaz dı senin
Umut Özgür
Umut ÖzgürGÜNEŞİN GERÇEK SAHİPLERİ
Sedat İnci
Sedat İnciDağlara nakış ettik izlerimizi
Mehmet Mekin Yıkın
Mehmet Mekin YıkınKürt basını üzerine bir kaç söz
Zana-Qenco
Zana-QencoOPERASYON ve GELİŞMELER
Polat Can
Polat CanGERYANEK DI CÎHANA WÊJEYA NÛJEN YA KURDÎ DE
JÊHAT BÊRTÎ
JÊHAT BÊRTÎAnlatılması zor anlar
Rızgar Azad
Rızgar AzadŞaşırmayın; yanlış yapmayın!
İbrahim Güney
İbrahim GüneyEy TC! Senin gücün Kenan Güzel'e yetebilir mi?
Mehmet Alagöz
Mehmet AlagözUluslaşma ve Sanat
Firaz Baran
Firaz BaranBüyükanıt'ın yaptıkları
Hevîdar Munzur
Hevîdar MunzurTîrêjên Roja me îro ji herdemê geştirin
Argeş Arjin
Argeş ArjinGençlik eyleme, zafere....
Remzi Zilan
Remzi ZilanÖzgürlüğün Dili: ÇIĞLIK !!!
Cudi Arif
Cudi ArifÖzlemin patikalarında

 
Pratik çözümlenme tarzı yakalamadır!



Yazar Adı: Abdullah Öcalan


Yazarın Tüm Yazıları

Eklenme Tarihi: 4.02.2008 Saat: 03:37

Partileşmede olduğu gibi ordulaşmada, askerileşmede ideolojik çözümleme, bu işin çok yönlü gerekçeleriyle, kararına çok kapsamlı bir biçimde kendini hazırlamadır. Hatta askerileşmede, ideolojik sorun politik yoğunlaşmadan çok daha şiddetli bir biçimde bir yoğunlaşmayı ifade eder. Askeri yoğunlaşma, verilecek olan savaşın bütün tarihi, toplumsal, siyasal, örgütsel yönleri üzerinde büyük bir düşünce gücünün, sel gibi adeta bir eğilim, bir çizgi, bir iyi özümseme, yani büyük bir karar haline gelişini ifade eder. Partileşmede olduğu gibi ordulaşmada eğer çok büyük terslik ortaya çıkmışsa, bunun en temel nedeni askeri ordulaşmanın ideolojik boyutunu tamamen ihmal etmeniz, kör bir cesaretlilikle kaba bir pratiği esas almanızdır. Sizin savaşma karar düzeyiniz altında bir ideolojik kesinleştirme yok. Sadece geri bir intikam duygusu ve çok kaba bir çaba ile savaşa girdiğiniz için, bütün çabalarınız şimdi ters tepmiş. Ve bunu aşmadıkça da iflas etmekle karşı karşıyadır.

Çok büyük bir tersliği buraya kadar getirmenizin yenilir-yutulur bir yanı yok, bağışlanır bir yanı yok. Yıllardır halen bunu bile çözemeyişiniz nasıl izah edilecek? Bir büyük savaşın gerekliliği konusunda ideolojiden, onun gerekçelerinden, onun düşünce gücünden, irade gücünden bu kadar koparsanız, bu pratik kontra pratiği olmayacak da ne olacak? Sonuçta düşmanın yararına kullanılacak bir pratik olmaktan kurtulabilinir mi? Şimdi bu durumu yaşıyorsunuz. Suç sizin. Hiç kimse savaş çizgisi olmadan savaşa giremez. Siz icad ettiniz; çizgi olmadan savaş, ordu, eylem, taktik sizin icadınız. Kürt cehaletinin, Kürt geriliğinin kararsızlığıyla, umutsuzluğuyla veya sahte kendini cesaretli gibi göstermesiyle ve hamalcılığıyla bağlantılı bir pratiktir. Sonuç iflastır, tıpkı sosyal yaşamda, ekonomik yaşamda olduğu gibi. Durum bu, o kadar basit. Basit olmasına rağmen bu kadar karmaşıklaştırmanız, sanki anlaşılmaz, çözümlenemez bir pratikmiş gibi dayatmanız, sadece düşmana hizmet, düşmanın bu savaşı kolayca lehine çevirmesine malzeme sunmanız, zemin teşkil etmenizdir.

         Hâlbuki Partileşmede olduğu gibi askeri çizgiye ulaşmada, onun karar gücünü oluşturmada biz yıllarca büyük çaba harcadık. Bütün dünya klasiklerini taramaktan tutalım, savaş üzerine kendi isyanlar tarihimize kadar çok sıkı inceledik. Çağdaş bütün ulusal kurtuluş hareketlerini inceledik ve bir büyük savaşın verilmesi gerektiği sonucuna ulaştık, bu büyük kararı ortaya çıkardık. Bu kararla ülkeye adım attık, bu kararla Hilvan Siverek'e "ateş et" komutunu verdik, daha sonra bu kararla büyük Botan, yani merkezi Kürdistan sahasına yürüdük. Altında dev gibi bir ideolojik düzey vardır. Siz kendinizi asker sanıyorsunuz değil mi? Bu dev gibi birikim örneğini, 'Kürdistan'da Zorun Rolü'nü ne kadar özümseyerek bu işe girdiniz? Karşımda bir sürü zavallı komutan adayı. Tek bir askeri konuda iki laf edemiyor. Sınırsız rütbe dağıttım. Askerin abc'sinden haberi olmayanlara tabur komutanlığı verilmiş. Zavallı kendini bile doğru dürüst tanımlayamayacak durumda. İşte örnekler veriyorum; bir cephede herhangi bir düşman taktiği gelişiyor; ona abc kadar, asgari düzeyde bir anlam veremeyecek kişi alan komutanı oluyor. Ve bütün bunlar da gözleri önünde gelişiyor, ama o seyrediyor, uzlaşıyor. Bununla savaştığınızı sanıyorsunuz. Hangi kitapta bu var söyler misiniz? Şaşırıyorum, çıldıracağım.

         İnsan bu kadar kuralsızlıktan ötürü binlerce şehit verir mi? Haydi bir verir, iki verir, üç verir, ama bu kadar gözü kara, fanatik savaşçılık mı olurmuş? Anlamadan yapma. Nasıl izah edeceksiniz kendi pratiğinizi? İğreniyorum artık! İnsan bir kaybeder, iki kaybeder, üçüncüde sonuç çıkarır. Utanmadan bir de hep karşımıza çıkıyorsunuz. Hatta bir de bunu tarz haline getirip, neredeyse "Kader böyledir, bu iş bu kadar olabilir, başka türlü olmaz" diyorsunuz. Siz bununla düşmanın istediğinden daha fazla düşmana hizmet ediyorsunuz. Bir sıkılma  yok, bir anlama da yok. Körce bir şeyi dayatıp gitme. Nasıl izah edeceksiniz durumunuzu, onu soruyorum. Yaşamı bütünüyle savaşa ters; savaşın hiçbir kuralına güç getirememe, bütün savaş imkânlarımızı düşmanın isteminden daha fazla çarçur etme. Peki, nereye gidecek bunun sonu? Hiç düşünmeye yanaşma, hiç sorumluluk üstlenme, daha çok sorun çıkar, daha da çok işleri bozmaya çalış, bunu bir de hak belle. Bununla askeri sorun çözümlenir mi? Bununla siz hangi sorunu çözeceksiniz?

         Kendinize bir-iki soru sorun; "Ben nereye gidiyorum, bu tarzımla? Ne elde edebilirim?". Şimdi en Merkezi düzeyimizdeki adama soruyorum, "Sen bu pratiğinle başarı sağlayacağına inanıyor musun? Bununla nereye gitmek istiyorsun?" belli değil. Belli olan; kendisini günübirlik, kendi basitlikleri uğruna yaşatma. Hiçbir savaş komutanlığında bu var mı? Tarih hiç buna tanık olmuş mu? Yok. İşte bizim zavallı köylü tekrar çıkıyor karşımıza. Çaresiz; "Ne yapayım bugünü de kurtarayım"! Teorisi bu kadar. Bu doğru mudur? Değil! Peki, çaresizlik kader midir? İşte burada ikiyüzlülük, en basit soruna bile cevap olamama, ondan sonra da kendi basitliklerini, bin bir küçük hesaplarını örgüte dayatma, ordulaşmaya dayatma. Yılları böyle geçirdiniz; sorunları büyüte büyüte, düşmanı adeta hazır bir başarıya götürdünüz. Şimdi de "Haydi, sen de yenil" komutunu bana veriyorsunuz. Durum bundan ibaret. "Biz kaybettik, sen de kaybet; biz yenildik, sen de yenil; bizden bu kadar, sen de bununla yetin, razı ol, git". Peki, oldu, komutunuzu iyi alacağım. Burada kendim ne kadar zorda da olsam, sizin bu komutunuzla savaşacağım. Bununla zaten korkunç da savaşıyorum. Bakalım sonuçta kim haklı çıkacak? Zaten haklılığı bırak da, tartışma gücünüz bile yok. Yaptığınızı tartışmaya bile açamıyorsunuz. İnsan bundan utanıyor.

Bir asker böyle olmaz. Hiçbir sağlam askeri özellik kalmamış. İşte bu, gerekçesiz pratik nedenidir. Bunu abartmıyorum, çünkü bir kontranın bile veremeyeceği zararı anı anına veriyorsunuz. Hem de en iyi niyetlisi bunu yapıyor. Bir kural hatası yüzünden peş peşe her gün beş-on kayıp vermek görülmüş müdür? Hangi gerilla savaşımında bunlar var? İdeolojik gerekçe dediğim bütün bunların aydınlanmasıdır, bunları aydınlatmayan savaşa girmemelidir. Meşhur "sözünün eri" lafı asker için söylenir. Siz bunu tam tersine çevirmişsiniz,; "Sözüyle en çok oynayan askerdir". Çok iyi bir icat, herhalde dünya tarihine örnek olarak geçer; ama tersinden. Açıktır, bu kadar kurallarla oynayan başka bir ordu yoktur.

Sözüm ona askeri çizgi sorununa giriş yapmaya çalışıyorsunuz. Bu sefer biraz ciddi olun.     Yani hiç kimse size; "Gel katıl, anlı-şanlı asker ol, komutanlık yap" demiyor. Siz neredeyse yerinizde duramıyorsunuz. "Hazırım, hazırım" deyip duruyorsunuz. O zaman bu işin ciddiyetini bana kanıtlamak zorundasınız. Can sıkıntınızı ben askeri karar olarak değerlendiremem. Hiç olmazsa bu sefer "sözün eri" olma noktasına gelmeliyiz. Bu halinizle gönderemem sizi; görev, yetki tanıyamam. Birçok baş belası, bunu taşımak bile bir orduyu kaybettirmeye yeter. Ya ciddi gerekçelendirir, güven duyulur bir yaklaşım gücünde olduğunuzu ortaya koyarsınız ya da biz bırakamayız. Diliniz mi kesildi, iradeniz felç mi? Zaten asker demek, dili en güzel konuşan, iradesi en keskin olan kişi demektir. Siz bu tanımı da işlemez duruma getiriyorsunuz. Dili, iradesi, gerekçesi olmayan, ne yapacağı kendinden menkul kişilik öyle de yapar, böyle de. Hiç kimseye de hesap verme gereği duymaz. Yani askeri kavramlar bütünlüğüyle oynayan bütün her şeyi dayatıyorsunuz. Siz böyle yaptınız. İşte bu dehşet! Buna tahammül etmek mümkün değil. Bunun adı tasfiyeciliktir, ordu tasfiyeciliği. Ciddi olalım diyorum tekrar.

         Askerliğin diğer bir adı da mertliktir. Halk ordusundaki mertlik, söz ve pratiği arasında bağı sağlam olan kişi demektir. Bizde de bazı örnekler ortaya çıkıyor. Bu kendini cayır cayır yakmanın, kendini bomba yapıp patlatmanın diğer çok ilginç bir anlamı da, sözle yaşamını birleştirmek, sözle pratiğini en azından Önderlik karar çizgisinde, ciddiyet temelinde kanıtlamaktır. Bu, bir sözünün eri olma meselesidir. Bu, PKK’ de bir büyüklüğü ifade eder. Sözü tepmediğine, sözü çiğnemediğine, sözü değerli kılmak istediğine -ki zaten aynı bunu yazmışlardı- bunun çok gerekli olduğuna dair, büyük bir kanıttır. Çünkü söz çok çiğnenmiştir. Zaten bu kişilikler, bu semboller bunu değerlendirmiştir: "Bu kadar çiğnemeye biz son vereceğiz, en azından kişiliğimizde" diyorlar. Bunlar önemli. Siz her saat sözünüzle oynuyorsunuz. Bunun adı keyfiyet oldu, bunun adı kendi ihtiyaçlarına, dürtülerine göre hareket etme oldu; hele bu bir de yetkileri gasp etmeye geldi mi durdurulamaz bir eğilim haline gelir. Ne kadar komutanlık, o kadar keyfiyet, o kadar çizgiden uzaklaşma, o kadar özerklik. Bu da nedir? En tehlikeli tasfiyecilik. Şu andaki konumunuz bu.

         Partileşmede olduğu gibi askerileşmede, ordulaşmada biz yıllarca gerekçe aradık. Tekrar vurguluyorum. Bizim için savaş gerekli mi, değil mi? Birinci soru bu. İkinci soru bununla bağlantılı; bu savaş nasıl bir savaş olacak? Karakterini belirleme. Üç; süresi, tarzı nasıl geliştirilecek? Dört; pratik hazırlıkları nasıl ele alınmalı? Beş; pratik girişler, bizzat eylemlilikler nasıl başlatılmalı? Böylesine sorunlarla biz yıllarca uğraştık. En genelde bir savaş bize gerekli yanıtını, biz adeta boğulurcasına bir ideolojik yoğunlaşmayla geliştirdik. Ki bu yoğunlaşma bize neyi gösterdi? Çürümüş bir halk savaşabilir mi? Bir tek kişi, bırak savaşa hazır olmayı, örgütlenmeye bile hazır değil. Yine buna dayanılarak savaş kararı verilebilinir mi? Bunu görüyoruz. Tarihi, sosyal, ulusal, siyasal gerçekliğimizi, sömürgeciliği, işgali, ilhakı, jenosidi, hepsini inceledik. Hangi çağda olduğumuzu, emperyalizm çağını, mevcut sosyalizmi; bütün bunları inceledik. Ulusal kurtuluşların neye dayanarak geliştirildiğini, en önemli örnekler temelinde hepsini yine inceledik. Kürt isyanlarını inceledik. Kürt ne kadar savaştı, ne kadar savaşabilir? Bunları da inceledik.

         Bunlar incelemelerimizden bir parti öncülüğünün gerekli olduğu sonucunu çıkarttık. Partinin kendisi bile savaşa karar vermek için sadece bir ara kademe, bir araç; yani parti gerekli. Yıllarca parti için çalışıldı. Savaşa öncesi karar, partiyi oluşturma kararıdır. Çok vurgulamama rağmen halen parti dersinden tam anladığınızı sanmıyorum. Parti kararı, en azından derli-toplu bir mücadele kişiliğini ortaya çıkarma kararıdır. Dostu-düşmanı tanıma, bir siyaset sahibi olma, nasıl yol alacaksa ona karar verme, nasıl bir güç olunacağını ortaya çıkarma, örgüt olma; bunların hepsi sadece düşüncede değil, yıllarca tırnakla sökülürcesine, değerlerle bir araya geline geline varılan bir düzeydir.

         Savaş '80'lere kadar akla bile gelmedi. Daha doğrusu bir savaş gerekli de, on yıl sadece onun parti öncülüğüne anlam, onun ideolojik, siyasi çizgisini geliştirmek için harcandı. Sizin gibi o zaman kendilerini zor zapt edenler, Siverek kökenli bazı gençlerimiz ilk kurşunları patlattıklarında bütün işler omzumuza yıkıldı. Silah sıkanlar aradan sıyrıldı, düşmanı azıtarak üzerimize attılar. İşte sadece bunun altında ezilmemek için, -Kemal Pir'in sözüydü "Bunları tutup, iki elimle yakalarına yapışacağım" dediği nokta- bu silahı yersiz, uygunsuz kullandıkları için bir Ortadoğu seferi kaçınılmaz hale geldi ve ancak bu bizi tümüyle yenilmekten kurtarabildi. Parti adı altında ortada bir şey kalmamış, şuradan buradan bir kaç grubu derleyip parti adı altında birleştirmek için, amansız bir çabayla burada yılları harcadık. Siz bunları incelemiyorsunuz. Hayret, sözde parti tarihini inceliyorlar. Yeniden ülkeye silahlı yönelebilmek üzere, tam üç-dört yıl burada nefes nefese, mezar kadar bir yer bulmak için, bir silahı temin etmek için biz dört yılımızı verdik. Hem de sizin bu yaşam tarzınızla değil, nefes nefese, ormanda adeta hiç yol olmadan yürüme biçiminde. Bir silah için otuz yıl cezayı göze alarak. İşte bir silah ulaştı mı, üç dört gün nefesimizi tutarak bir hazırlık geliştirdik.

         Yalnız bu süreçlerde parti içinde tonlarca canavarla, tasfiyeciyle mücadele ettim. Tembel, ölümcül bir hastalığa yakalanmış, çoktan her şeyi bırakmaya kendini yatırmış. Bunların inançsızlıklarını, kararsızlıklarını kırmak için dağlar kadar çaba harcadık. Bütün bunları incelemeden sonra karşıma sizin bu savaşçılığınız çıktı. Bunlar her şeyi belirleyen çalışmalardır. İnsan kendini siyasi anlamda sorumsuzluğa, namussuzluğa yatırmaya görsün, çok berbat olur. Bunlar bizim ölümcül çalışmalarımız, yani ölüm-kalım çalışmaları. Bunları bir tarafa iteceksiniz, çok uyduruk bir savaşçılıkla, gerçekten bizim en büyük hazırlıklarımızı, en değme kontranın bile yapamayacağı tarzda boşa çıkaracaksınız ve bunun adını da savaşçılık koyacaksınız. Ve kendinize de partinin siyasi elemanları, kadroları diyeceksiniz. Kaldı ki onlar da aslında daha '87'de, '88'de tasfiye olmuşlar. Kimi vurulmuş, kimi uzlaşmış gitmiş. Ondan sonra sizin bu pratik ortaya çıkmış. Benim bu pratiğe güç getirmem, gerçekten TC'ye güç getirmekten daha zor. TC'yi çözmek bizim için belki de yüzde bir ağırlıktadır, sizi çözmek yüzde doksan dokuz. Laf anlamıyorsunuz.

         Parti'nin çok önemli, mutlak anlaşılması gereken, duygu düzeyini, anlayış, karar düzeyini, yani can alıcı bir çalışmasını bile hiç göz önüne getirmeden savaştınız yıllarca. Hat-ta neler neler yapmışsınız da! Bunların ne anlama geldiğine dair hiç sorgulamaksızın, her gün en önemli değerler kendisiyle birlikte mezara gidiyor. Onu bile bir eleştiriyle, bir irdelemeyle hiçbirisi sorgulama gereği duymuyor. Yenilgiye gidiyorsun, her şeyi imha ediyorsun, hiç oralı bile değil. Peki ne olacak? Ondan sonra, bu iş nasıl doğru götürülür diye bir tek işin taliplisi çıkmayacak. Bir tek anlayışlı adam çıkmadı. Herkes herkesle uzlaşmış; ama herkes. Birisi "yalın doğru budur, ben bu doğrudan vazgeçmeyeceğim" dese? Var mı böyle diyen biri?

         Bunun adı nedir? Bunun adı savaşın ilk iki-üç ayında yenilmektir. Kör Kürt isyancılığının hikâyesidir ve hepinizin çizgisi de budur. PKK Merkezi'nde zaten askeri çizgiye sahiplik edecek adam yok. Onlar da sizin gibi kör savaşçılar, kör isyancılardır. Şeyh Said bir hafta dayandı. Seyit Rıza zaten yaptığı işin ne olduğunu bile anlayamadı. Barzani yirmi dört saat -ki yoktur- aslında tümüyle işbirlikçi. Biz bu işe çok iddialı girdik. Sizin kör isyancılığınızla, bizim bu işi gerçekten planlı, iradeli götürme çabalarımız savaş halinde. Sizin tarzınız "bırak ölelim". Yani en iyi niyetlisi bu noktada. "Bu isyan bu kadar olur. Bu isyan bu tarzda olur, bırak öleceğiz", budur sizin dediğiniz. Diğerleri de, kurnazlar da, "kenardan-köşeden acaba bir şeyler gasp edebilir miyiz?"in telaşı içinde. Bunun adına kariyerizm bile denilemez. Böyle bir kargaşa halindesiniz. Bu çizgi midir? Bu başından beri böyledir ve bir tasfiyeciliktir. Kürt isyancılığı bu kadar, Türk solculuğu bu kadar olur. İçinde Türk solculuğu da var tabii. Umurunuzda mı? Sizin ayranınız kabarık olabilir, ama biz bu konuda bir kelime hatası bile yapmak istemiyoruz. Yani sizin korkunç tasfiyeciliğinize, biz kelime hatası yapmamacasına, sorumlu bir düzeyde bakıyoruz.

         Şu anda PKK Merkezi, sözüm ona bu çizgiye sahiplik etmesi gereken birçok kadro da, adeta gözüne kırk perde örmüş, "Ben gerçekleri göremem" yaklaşımı içinde. Korkunç bir dogmatizm dili. Bebeklerin bile bu kadar gerçekdışı ağlayacaklarını sanmıyorum. Böyle bir gözü kara dogmatizm. Bir kısmı da kör pratiğe batmış. Yani bir çobanın çok anlayışlı olduğunu söyleyebilirim, ama bizim bu kaba pratikçilerin hiçbir şey anladığını sanmam, hele savaşta. Bir de onlar bu işi çığırından çıkarmışlar. Haydi, gel de bu işin içinden çık! Gerçek bu. Dogmatist bir tarzda sonu bekliyor; kaba pratikçi, kör pratikçi kendine göre bir tarzda sonu bekliyor. Benim de yaptığım; bu iş kolay sona ermez, bu iş sandığınız gibi sonuçlanmaz. Ha bire süreyi uzatıyorum, imkanları geliştiriyorum, tarzı inceltiyorum. Ama bu sefer siz diyorsunuz "Çok sıkıştım, buradan sıkıştırıldık, şuradan sıkıştırıldık". Evet, düşman sıkıştırıyor, ben sıkıştırıyorum, arada siz ne duruma düşüyorsunuz? Hikaye bundan ibaret. Suç kimde? Suç; kendi kabalığınızda, dogmatik, fanatik yaklaşımlarınızda. Bu çok açık.

Yıllardır en hazır çözümlemeleri geliştirdik, dağ-taş çözümleme doldu, ama ilgi yok. Halbuki çağımızın en güçlü halk savaşçılarından birisi olan Giap der ki: "Ho Shi Minh'in yarım sayfalık bir talimatını aldık. Ağustos Ayaklanması'na kadarki gerillayı; o büyük Fransız gücüne karşı Dien Bien Phu da savaşımı öyle verdik". Hiçbir çözümleme yok, Ho Shi Minh'in yaptığı bir pratik hazırlık da yok. Mavzerli, tüfekli, otuz-otuz beş kişilik derme-çatma bir grup. Kuzeyden, Giap komutasında Vietnam'ın içlerine girmiş ve gerisini kendileri yapmışlardır. Ho Shi Minh'in yaptığı hazırlık bu kadar. Yarım sayfalık bir talimat, kırık dökük bir kaç tüfek; Giap da lisede edebiyat öğretmeni. Vietnam Devrimi böyle başladı. Sonuç; tarihin en önemli bir halk savaşını gerçekleştirilmesi oldu.

         Ya siz? Otuz bini aşkın savaşçıyı tepeden tırnağa burada hazırladım. En modern silahlarla donattık, sağ salim en uygun dağlara ulaştırdık. Peki, bunun karşılığında siz ne verdiniz? Evet, günübirlik sizi de besledik, bir gün parasız bırakmadık, bir gün irtibatsız bırakmadık. Peki, siz ne karşılık verdiniz? Bu soruya yanıt vermek zorundasınız. Vermezseniz, savaşı çözemezsiniz. Çözemediğiniz için de hata yaparsınız. Bunun için bu halinizle gidemezsiniz diyorum. Bunun hesabını yapıp beni ikna edeceksiniz. Utanmazlığa, savaş kaçkınlığına ben onay veremem. Savaş gerçekliği ile bu kadar oynamayı benim vicdanım, yüreğim kaldıramaz. Bu kadar şehidi ben nasıl telafi edeceğim? Bu en büyük hazırlığımıza da siz böyle darbe vurursanız, peki bu işin sonu nereye varacak? Yani gerçeğinize baktığımda çok rahat oluyorsunuz. Biraz da güç almışsınız. O sizin için yetiyor, ama benim için yetmiyor. Benim için şu büyük hesapları kim verecek? Dogmatizmle, kaba pratiğinizle hesap verilemez, daha da berbat eder. Bu halinizle aslında büyük bir yüksünüz. Ve bir de ne istediğinizi sormuyorsunuz. Size ne lazım diyorum, bundan haberiniz yok. Kim bilir kendi içinden nice basit hesaplarladır. Ne ideolojik gerekçe belli, ne pratik gerekçe; kim bilir başımıza ne felaketler getireceksiniz?

         Her gün bu eylem tarzlarından dörtte üçü kaba hatalar sonucudur. Şunu demeye getiriyorsunuz, zaten o ünlü alçak, teslimiyetçi, işbirlikçi ve ihanet çizgisindeki ne söylüyor; "Bu iş bu kadar olur, gerisi en azgın düşmana teslimiyettir"! İçimizde de öyle, dışımızda da öyle. İhanet çok açık bir hıyanet halindedir. Saldırı kolu biçiminde işbirlikçi çizgi -ki en üst düzeyde gerillayı temsil ediyordu- sözüm ona o da en aşağılık bir teslimiyet biçimi. Bunlar sizin gerçeğiniz üzerinde inşa edilmiştir. Bunu çözemeden, neyi başarabilir, neyinize güvenilebilir? Burada, daha dün yönetimimizi dinledim, sizleri dinliyorum. Yapılan, savaşa bir engel dayatması. Bu büyük çaba ile işin üzerinde olmasam, serbest kalsaydınız, buradan suya kadar gitmeniz bile imkânsızlaşırdı. Gidenler de eminim ki iki adım atamazlardı.

         Birçok köhne, bencil hesaplar, gerçeklerden bağını koparmış dil şarlatanlığı ve bir de umutsuzluk nereye götürecek? Kendine saygınlığı da kalmamış kişilikler. Her şeye alış-tırılmışsınız açık söyleyeyim. Biz bu kişiliği burada mutlak aşmak zorundayız. Her şeye alıştırılanın adı bellidir. Kabul edilebilinir bir ölüm ve yaşam felsefeniz yok. Kabul edilebilinir bir parti anlayışınız yok. Bir de bu partiye tepki duyuyorsunuz. Partileşmeyi en vazgeçilmez bir koşul olarak değerlendirmiyorsunuz. Halka saygınız yok. İlişkilere hiç anlam vermiyorsunuz, ilişkileri duman etmekle uğraşıyorsunuz. Bunların hepsi kontra faaliyetleridir. Tek bir askeri kuralı gözetme yok. Nereye gönderelim peki bu çerçevede sizi? Maceralarınıza, bencil hesaplarınıza, bazı ilkel isyan duygularınıza beni alet etmek istiyorsunuz. Köklü bir devrim kararınız olduğunu da sanmıyorum veya kuşkuluyum. Köklü bir devrim kararı olanlar, pratikte bu kadar hata yapamaz. Bir tökezler, iki tökezler, üçüncüsünde ayakları üzerinde sağlam yürürler.

         Aslında ciddi bir askeri derse girmeye imkân bulamıyorum. Çünkü kişiliğinize bir bakıyorum, özgürlük anlayışı ne diyorum? Felaket! Özgürlükle maceracılığı, sorumsuzluğu tamamen karıştırmış. Bunda örgüt kişiliği nedir diyorum. Örgüt ağacılığı, yani örgütü dağıtmak, tam böyle bir örgüt anlayışı haline gelmiş. Örgüt adı altında örgütsüzlük kişiliği, bencillik daha doğrusu. Örgütlenmeye karşı müthiş bencil. Büyük bir savunma haline gelmiş bencil kişilik. Bunun daha da gerisine bakıyorum, gerekçe yok. Ne ideolojik gerekçe var, ne pratik gerekçe. Çünkü sözüm ona çok pratikçisiniz. İster örgüt, ister askeri, hatta eylemsel anlamda olsun gerekçeleriniz çok uyduruk. Aslında hiçbir eylemin gerekçesi yoktur. Mesela örnek gösteriyorum; "Neden öyle çıktın, neden o eylem tarzını seçtin?" diyorum, gerekçesi yok. Nasıl yok, açığa çıkıyor. Düşmanın sağanak gibi tekniği altında ilk yapılması gereken gizlilik derinliğidir, ona hiç uymuyor. Sonuç; şurada beş kayıp, şurada on kayıp. İşte pratik gerekçe yok. Hiç kimse bunu iddia edemez, ama her gün yaptığınız bir şey. Şu eylem yanlış, gerekçesi yok.

         PKK çizgisine göre günlük olarak verilen eylem kararı halen; "Korucu köyüne şöyle girdik, mevzileri şöyle kaldırmaya çalıştık" biçiminde. Bu ne demektir? Gerekçesi olmayan eylem anlayışı demektir. Daha doğrusu mahkûm edilen bir anlayışı ısrarla dayatmak demektir. Çünkü diğeri sistem gerektirir, diğeri büyük askeri derinlik, büyük askeri hazırlık, büyük tartışma, büyük sorumluluk gerektirir. Buna gelmiyor, bunun yerine; "Hangi mevziyi kaldırayım?" diyor. Mevzi de, düşmanın ağır tekniği altında bize yüzde yüz kaybettirmedir. "Haydi, korucu köyüne saldır", öyle olmaz, o da iyice örgütlenmiş. Bunlar olmayınca da "Eylem olmaz, yapılacak başka bir şey yok" diyor. Yapılacak başka bir şey var, o da; PKK askeri çizgisinin derinleştirilmiş, planlanmış, uzun süre hazırlıkları yapılmış pratiğidir.

         Geçen yıllarda kesinlikle -isterse beş bin, on bin kişiyle bir hazırlık yap- bunun imkânı vardı. İstediğin kadar silah, istediğin coğrafya, istediğin fedai savaşçılar, hemen her şey vardı. Ve elli bin kişilik düşman da gelse adım atamayacak, atsaydı da askeri olarak tarihinin en büyük darbesini alacaktı. Ama gereksiz bir tasfiyecilik uygulandı. Hiçbir gerekçesi yoktur oradan öyle çekilmenin, hiçbir gerekçesi yoktur hazırlıkları düşmana peşkeş çekmenin. Sıradan sorumlu bir kişilik, bir eşkıya bile olsa, biraz kurallara bağlı bir direnişçilik gösterse düşman oraya giremez. Kendi elinizle gerekçeyi ortadan kaldırın. Yani büyük bir savaş gerekçesini ortadan kaldırma. Nerede? En üst koordineden hemen hemen bütün yapıya kadar, ucuz bir ölümü kabul etmişlerdir, ama zafer kazanılabilecek bir savaş imkânını boşa çıkarmışlardır. Siz bunun içindeydiniz. Yalnız orada mı? Bütün cephelerde öyle oldu. Dersimde öyle müthiş dağlar var ki, yani bir dağa bir mangayı yerleştir, bir alay düşman oraya kolay giremez. Gittiler hemen hepsini bir vadiye topladılar. Düşman da ona göre otuz bin askerini -ki tekniği zaten var-, adamını, kar elbiselerini almış, karda yürüyen arabaları almış, dağın, vadiyi bomba ile doldurabilir. Düşmana böyle gerekçe sunuluyor. Bu en yapılmayacak bir şeydir. Gerekçeleri boşa çıkarmadır. Doğru bir savaş anlayışına en ters bir yanıttır. Bütün Kürdistan'da stratejik üslenmeye uygun dağlar fazlasıyla vardır, ama hepsi köylerin en yakınına üslenmişler. Yani yine bir savaş gerekçesini ortadan kaldırma. Bizimkilerin başını kessen, o zavallı köylülerin başına bela olmaktan alıkoyamazsın. Bu da savaş gerekçesini ortadan kaldırmadır.

         Bir de eğitimsizlik, yoldaşa saygısızlık. Yarın şahadete gidecek, ona düşman gibi davranmak. Yoldaşlık saygı-sevgisini göstermeden, hiçbir savaşçısını hazırlamadan bu insanları harcamak. İçinizde bunu yapmayan komutan var mı? Bu da ciddi bir savaş gerekçesini komuta kişiliğinde yok etmektir. Bütün bunları siz yaşadınız. Nasıl çözeceksiniz şimdi bunları? Bunları aştığınıza dair beni nasıl ikna edeceksiniz? Bu sefer beni nasıl kandıracaksınız? Haydi, çok kandırmaca içinde olduğunuzu söyleyeyim. Bu konularda hepsine anlam veriyorum. Peki, bundan sonra hangi numarayla siz bu işi boşa çıkaracaksınız? Bunu bana söyleyin. "Olmaz"ı nasıl sürdüreceksiniz? Yani kendinizi nasıl gözü kara dert edeceksiniz? Yok, eğer "doğrulara varız" diyorsanız, o zaman beni ikna edin. Neyinize güveniyorsunuz? Hiçbiriniz benim büyük çabalarımı böyle aptal aptal dinleyip de kendince, keyfince uygulayamaz. Ben artık kendimi buna alet ettiremem. Siz kim oluyorsunuz? Böyle dökülmüş, sokak serserilerine ben kendimi nasıl alet ettiririm? Dünyanın tüm zavallıları toplanmış, savaşçılık adı altında beni kandırmaya çalışıyorlar.

         Rus ordusundan bir film gösterdiler. Geçen yıl yalnız eğitim tarzında işkence-vari yöntemler uygulanmış. Beş bin kişi öldürülmüş, dehşet verici bir durum vardı. Orduyu ayakta tutmak için yaptıkları bir yöntem. Tabii biz o yöntemi uygulayamayız. Ama demek ki ordulaşmak için özellikle sosyalist ideolojiyi terk ettikten sonra, geriye o işkence yöntemleri kalmış. Türk ordusunda da bu böyledir. Korkunç işkenceli bir eğitimdir. Biz ise sosyalistiz, ama biz sosyalistiz diye siz bu kadar gönlünüzce, keyfinizce ordulaşmayı zora sokamazsınız. Zaten bu duruş tarzınızla beni yüzde yüz sosyalizmden vazgeçmeye zorluyorsunuz, işkenceye davet ediyorsunuz, sopalı bir eğitime zorluyorsunuz. Sopayı vuracak yeriniz yok. Hangisine sopayı vursam hepsi düşer. Bu da bir tasfiyeciliktir. Zaten kaçarsınız, ben devlet değilim ki!

Tekrar başa dönüyorum: "ABC" gibi gözükse de, gerçekten önce büyük bir savaşa karar vermeyi bilmelisiniz. Ben bu kararı verdiğinizi de sanmıyorum. Sizin kafalarınızda örümcekler ağ örmüş. Ciddi bir savaş kararınız yok. Olsaydı bu kadar hata yapmazdınız. Bir kararı vermek için ne kadar zaman gerekli? Aslında biz bu zamanı çok kısaltmıştık. Biz bu zamanı neredeyse bir derse kadar indirgedik, ama anlamaktan kaçınan sizsiniz. Biz ne kadar kolaylık sunduysak, siz o kadar işin ucunu koyuverdiniz. Biz ne kadar kestirmeden sizi çizgiyle bütünleştirmek istediysek, siz o kadar çizgisizliği dayattınız. Ve hatta bazıları da bunu kontra pratiğine dönüştürdü, resmen tasfiyecilik olarak karşımıza çıkıyor.

Genelde bir savaş kararınız varsa, bu bir halk savaşı kararı olmak zorunda. Halk savaşı, bizim halkın savaşı, hatta halklarımızın savaş kararı öyle sizin sandığınız gibi değildir. Eğer "Bu halk için gerekli bir savaş kararı var" diyorsanız, böyle kişiliklerinizle karşımıza çıkamazsınız. Bu kadar hata ile halk savaşında en temel kuralları bile bu kadar zorlayan bir kişilik gelişemez. Demek ki halk savaşı kararını da tam vermemişsiniz. Hatta halka ne kadar saygılı olduğunuz bile tartışmalıdır. Bu yüzden pratiğiniz çoğunlukla kontra pratiğine dönüşmüştür. Halkınıza doğru sahip çıkamadığınız için hepsini düşman teslim aldı, katletti ve siz gerilla olarak fazla yanıt veremediniz. Halk savaşçılığı yapsaydınız, halkla örgütsel bağlarınız olur, halkın bütün değerlerine yüksek değer biçer, halkın gerçeğine göre müthiş bir sorumlulukla, ince hesaplarla adım atardınız. Halkın düşmanlarına karşı çok etkili olurdunuz. Ama neredeyse halk düşmanlarını biz içimizde ürettik.

         Bu, sizin savaşı halk savaşı biçiminde anlamadığınızı gösteriyor. Halk savaşı uzatmalıdır. Sizin uzatmalı halk savaşı kararınız da yoktur. Çünkü her şeyi bir eylemle sonuçlandırmak istiyorsunuz. Sizin bütün barutunuz bir eylem içindir, ikinci eyleme barutunuz -yani kişiliğiniz, yani kişiliğinizin hazırlık düzeyi- yok. Bunu nereden çıkarıyorum? Şundan çıkarıyorum: Bir eyleme hazırlığını, sonrasını, başarısını düşünmeden "ya herro, ya merro" mantığı ile giriyorsunuz. Yani her şey size göre bir eylem içindir. Küçük bir başarıda kendinizi yitiriyor, ülkeyi kurtarmış gibi davranıyorsunuz. Zaten çoğunlukla da imha oluyorsunuz. Bu neyi gösteriyor? Uzun süreli halk savaşı stratejisine göre kişiliğiniz oluşmamıştır. Sizin kişiliğiniz çok geri duygulu, kinli ve bir isyanda kendini ya zafere götürür ya da sonucu imha olma biçimindeki kör isyan kişiliğidir.

         Bir eylemlik kişiliktir sizin kişiliğiniz. Ama bu da çizgimizdeki uzun vadeli halk savaşı karakterine tersinden bir yanıttır, onu boşa çıkarmadır. Olsa bile, haydi "tamam doğru" diyelim; genelde savaş kararı partinin programına, siyasetine, stratejisine göredir. Halk savaşıdır, yani halkı esas alan, hainlere, işbirlikçilere ve sömürgecilere karşı olan bir savaştır. Bütün eylemlerinize baktığımızda, eylemlerin başarılma hazırlığı yok denecek kadar azdır. Bir defa planı yok, varsa da yanlıştır. Planın öncesi, sonrası hesaplanmamıştır. Günlük olarak size örnekler verebilirim. Daha doğrusu çoğu plansızdır, kendiliğindendir. Genel sistemin bir parçası değildir. Hazırlığı yok, kendiliğinden, aniden karar verme biçimindedir. Böylesine hazırlıksız eylemler kesinlikle kaybettirir. Ve nitekim öyledir. Hazırlık kararından tutalım hepsi diyor ki; "keşfedildi, görüntüye geldik, düşman nokta operasyonuyla vurdu". Bütün bunlar hazırlıktan yoksun olduğunuzu gösterir. O dağlarda böyle bütün tarzlar yanlış. Demek ki savaşta hazırlığınız yoktur. Zavallı zavallı düşmanın gelip sizi vurmasını bekliyorsunuz. Ve işte dediğim gibi hazırlıksız, "bir eylemle ne kadar vurduysak, vurulduysak" kuralına bağlı olarak yaşıyorsunuz, savaşıyorsunuz. Bu da yanlıştır.

         Bunun altında daha da başka şeyler de var. Esasta siz büyük kazanma iradesinden de yoksunuz. Büyük kazanma iradesi neye bağlı? Düşmanı büyük tanımaya bağlıdır. Bırak savaşa karar vermeyi, siz daha düşmanı tam tanıyamamışsınız. Nasıl bir düşman? Mesela ben belki de on yılımı düşmanı doğru tanımaya sarf ettim. "Beni besleyen devletten benim savaşmam gereken devlet" düşüncesine ulaşmak için belki de yirmi yılım gerekti. Ama halen sizin ünlü komutanlarınız bir faşist komando karşısında dut yemiş bülbüle veya kediye dönmüşse, demek ki özde siz düşmanı tanımıyorsunuz. Ve halen düşman günlük olarak propagandada sizin o zayıf duygularınıza hitap ederek "gelin, özlediğiniz yaşam var" diyorsa, kişiliğinizi çözmüş olduğu içindir. Düşman karşısında bu tarzda hitap edilecek bir konumdaysanız ve düşman bu taktiğe giderek önem veriyorsa, o zaman siz düşmanı tanımıyorsunuz demektir. Kendinizi de tanımıyorsunuz, kendinizi tanısaydınız bu savaşa böyle girmezdiniz. Kara cehalet örneği derken burayı kastediyorum. Düşmanı tanımadığı gibi kendisini de tanımıyor. Ve ben bundan da nefret ediyorum. Çünkü ilk söylenmesi gereken söz kişinin kendini tanıması, haddini-hududunu bilmesidir biraz da.

         Siz bu savaşa hangi gerekçeyle ve neyinize güvenerek katıldınız? Düşmanı tanıma yok, savaşı tanıma yok. Nasıl bir savaş, hiçbir incelemesi yok. Birbirinize bakın. "Canım sıkılıyordu, katıldım; öfkeye kapıldım, katıldım". Bir de bazılarının kararı; "Komutan oldum, hoşuma gitti katılıyorum". Böyle ipsiz-sapsız, kendini, haddini bilmeyen katılımlardır sizin katılımlarınız. Bu korkunç bir şey! Yani kendini, haddini bilmeden kim bu savaşa katılabilir? Bela! Nasıl bir bela? Çoğu savaşta bir ağırlık, hiçbir kuralı uygulamıyor. Gel de bunu dağda yaşat; oraya getir, buraya götür. Hiçbir ordu bunu kaldıramaz. Kendini tanımadan niye savaşa girdin? Önce bunu halledeceksiniz. Kendini tanımak şu demektir: "Ben bu savaşı kaldırabilir miyim, kaldıramaz mıyım? Bu savaşı tanıyor muyum, tanımıyor muyum? Savaşa karar vermiş miyim, vermemiş? Bu savaşın düşmanını tanıyor muyum, tanımıyor muyum? Bu savaşın halkını tanıyor muyum, tanımıyor muyum? Bu savaşın aracını, yani partisini, strateji ve taktiğini tanıyor muyum, tanımıyor muyum?"

         Savaş her zaman bir stratejiye dayalıdır. Yani temel müttefikleri kimdir, temel dayanakları kimlerdir, cephe gerileri, yedekleri kimlerdir; en azından komuta düzeyinde bunların bilinmesi lazım. "Taktiği nedir? Günübirlik, nasıl yaşanılır? Savaşa göre benim yaşamım yeterli mi, değil mi? Savaşa göre ben disiplinli miyim, değil miyim? Kurallara bağlı mıyım, değil miyim? Bir de zinde miyim, değil miyim? Savaş kişiliği taş gibi kişilik ister; taş gibi miyim, değil miyim?". Evet, böyle bir kendini tanımayı da ister. Kişiliğiniz böyle mi? Siz bir gün bile kendinizi böyle tanıtacak dürüstlüğü gösterdiniz mi? En hastalıklı, en problemli kişiliğinizi getirip dayatmayı utanmandan hak bildiniz. Kendini böyle savaş kimliğinde tanıtmak mümkün mü? Size göre olur, ama bize göre olmaz!

         İşte savaşın ideolojik gerekçeleri derken, bütün bu hususları kastediyorum. Yani savaş ve ideoloji diye bir ders verirsek; bu bahsettiğim bütün sorunları çok kapsamlı inceleyip sonuca götürmek gerekir. Burada önce bunu yapmalıydınız. Ben müdahale etmesem hiç aklınıza bile gelmeyecek, sıyırıp geçeceksiniz. Sonuç nereye varır? Şimdiye kadar olan neyse, oraya. İdeolojik hazırlık derken, bu sorunlara olumlu cevap vermekten bahsediliyor. Haberi olmayan bir sürü komutansınız burada. Ne cesaretle sorumluluk üstleneceksiniz? "Keyfimiz için! Babadan kalma usullerle biz ne yapacağımızı biliriz". Zaten ne yaptığınızı bildiğiniz gibi, neyi bize dayattığınız da ortadadır. Başardınız mı herhangi bir şeyi? En sıradan bir üslenme sorunlarına bile yanıt var mı?

         Zor bela ben bir kaç savaşçı yetiştireceğim, siz gidip bunları bir günde çarçur edeceksiniz. İnsaf! Tanrı bile olsam, yetmez. Beş PKK gerillasıyla bir vilayet basılabilinir, beş yüz düşman vurulabilinir. Kesinlikle bunu kafasına koyan bir manga komutanı hepsini yapabilir. Siz ne yapıyorsunuz? "Ver elime bölüğü, sırtında istediğim gibi yaşayayım"! Bir ana bir çocuğu yirmi yaşına kadar büyütmek için akla hayale gelmez çaba harcıyor. Sen nasıl oluyor da bunları bir günde, hem de yedisini birden bitiriyorsun? Vicdan da yok, intikam duygusu da yok; "Ver gerillayı, ver gerilla taburunu, bölüğün üzerinde bilmem ne yapayım"! Aslında çoğunu kurşuna dizmek gerekiyordu. Politika nedeniyle yapmıyoruz. Komutan böyle olur mu hiç? Ya derhal defolup gideceksiniz, ya doğru bir komuta anlayışına ulaşacaksınız. Kim size söyledi? Bir anaya sorun, işte gelmişler, sorun hele, sorun! Burada özellikle sorumsuz kişiliklere söylüyorum: anaların acılarına nasıl yanıt olacaksınız? Bu sorumsuz, namussuz kişilikle mi? Hepsini bana yıkacaksınız, bütün acılara dayanma gücü ben olacağım, bütün bu yersiz kayıpların hesabını ben kendi içimde vereceğim, sen de orada namussuzun teki gibi "daha da öldürmeye yatırayım" diyeceksin. Burada vicdan yok, burada korkunç bir durum var. Halen komutanların ezici bir kesimi böyledir. Birliklerinden haberi olmayan, onları hiç eğitmeyen, hiç sevmeyen böyle bir çok adam, bize baş belası komutanlığı dayatıyor. Biraz vicdan! Böyle olur mu, çılgın mısınız?

         Analar bir tek şartla çocuklarını verebilirler. Sizin için zaten sorun değil, ama moral değeri olan birisi için çok önemlidir. Ki ülkemizde bir genç çocuğu savaşa vermek, dünyanın en zor işidir. Ama bir sorun kendinize: Onu beslediniz mi, onu yetiştirdiniz mi, ona yeteneklerinizin onda birini verdiniz mi? Bu konuda kendi kendinize hesap soruyor musunuz? Bir yerde yirmi, bir yerde otuz kaybedenleriniz az değil. Hem de aptalca bir körlükten, hazırlık yoksunluğundan. Yanlış sorgulamış. Bazılarını hiç kaldıramıyorum.

         Burada bunların hepsi izah edilmeli. Sosyalistiz diye, hep itinayla davranıyoruz diye, "anlamaz, bilmez, keyfimizce her şeyi yaparız" durumuna sokmayacaksınız kendinizi. Biraz vicdanınızı çalkalandırın. Kaldı ki ölsünler, ama bir amaç için, bir savaş için ölsünler. Savaşçısıyla hiç ilgilenmeyen, savaşçısının istikametini belirlemeyen, savaşçısına emir bile vermeyen birçok sahte komutan. Siz nereden çıkardınız bunları? Kim söyledi size bunu? Güçlü müsünüz? Babanız en büyük ağa bile olsa kaç para eder? Bunu siz hiçbir şeyle izah edemezsiniz ki bunun izahı yoktur. Bunun izahı düşkünlüktür. "Düşkündüm yaptım"! Düşkünün savaşta işi ne, ne geziyor içimizde? Serserilik, lümpenlik! Serseri, lümpenin burada işi olamaz. Siz bunu yaptınız. Zor mudur peki savaşçısını doğru üslendirmek, zor mudur savaşçısını iyi eğitmek? Ben hepinizi, milyonları günlük olarak eğiteceğim, sen üç ay bir mangayı bile eğitmeyeceksin. "İdeoloji gereksiz.” Peki, neyle savaştıracaksın? "Partinin verdiği imkanları bitirerek". Nereden çıkardın sen bu sonucu? Partinin yetki verdiğini nereden çıkarıyorsun? Önderliğin bu yetkiyi kabul ettiğini nereden çıkarıyorsun? Yürüyorsunuz ve kötüsünüz. Tek silahınız kör cehalet, kendini ölüme yatırma, bela olma, lümpenlik.

         Kişiliğinizden bunları söküp atacaksınız. Atmayan buradan adım bile atamaz. Benden görev isteyen bunu bu temelde kanıtlamazsa, görev alamaz. Kaçacakmış, TC'ye gidecekmiş! TC senin sülaleni mahvetsin. Ben o TC'ye sırf bunun için korkunç bir öfkeyle gittim. Seni orada da yakalarım; orada yakalayacağım seni. Sana ne kadar, ne yapacağımı göstereceğim. Kaç bakalım, nereye kadar? Evet, sırf seni orada yakalamak için, bunun için TC'yle uğraşacağım. Haydi bakalım! Korkunç inadımı göstereceğim, sülalenize kadar girişeceğim. İntikamım, kinim dağlar kadar. Hiç seni orada bırakmayacağım. Kaçacaksınız değil mi? Bir de ucuz yaşayacaksınız, ucuz yaşamı da size göstereceğim. Göstermişim, daha fazla göstereceğim.

         Ben neden kendimi böyle hazırlıyorum? Böyle kişiliklere karşı, kutsal gerçeklerle oynayarak ortaya çıkanlara karşı büyük yanıt olabilmek için. Siz en gerekli olanla böyle alay ederseniz, hakkını veremezseniz, tabii sonucu bu olur. İhanete karşı ben savaşı nasıl geliştirdim? İçinizdeki o teslimiyetçilere nereye kadar, nasıl, daha da neler yapacaksınız? Avrupa kurtaracakmış! Ne Avrupa sı? Nereden kurtaracak? Yarın özel örgüt kurarız. Birçok uğraşılacak biçim var. Gizli ihanetlere karşı, gizli örgüt kurulur. Bize karşı hiçbir kuralı dinlemeyenlere karşı, biz de hiçbir kural dinlemeden planımızı uygulayacağız. Bunların hepsini yapacağız. Boşluk gördünüz; ne yaparsanız yanınıza kâr kalacağını sandınız. Mezarda bile olsanız hesap soracağız, soruyoruz da. Mezara böyle gitmenin kendisi bir hesap sormadır. Defalarca söyledik; disiplinli olun, değerlere bağlı kalın, diye. Kimse size demedi ki savaşa girin, kimse demedi ki kolay savaşa girin. Dağlar kadar eğitim imkânıyla kendinizi hazırlayın ve kendinizi hazır hissettiğinizde gidin, dedim. Çoğu zavallı gitti, kurban oldu. Ben bunlara da çok öfkeleniyorum. Savaşa kurban olmak için girilmez; savaşa zafer kazanmak için girilir. Her biri birer ucube haline gelmiş. Savaşa gideceklermiş! Savaşçının büyük onur, şerefi vardır. Savaşçı, hele komutan bir defa yıldız gibidir. Zaten bunun için rütbelerinde yıldızlar vardır. Bir yıldız, iki yıldız daha sonra ay olur. Durum bu iken, sizin yaptığınız tam tersini sanki kadermiş gibi bize dayatma.

         Bütün bunlar savaş ve ideoloji sorunlarıdır. Tartışın, neyiniz eksik burada, sonuna kadar tartışın, tam aydınlatın. Ona göre, herhangi bir köşesinde yer alın, ama şerefiyle, onuruyla, yani yıldız gibi. İnsan gurur duysun kişiliğinizle. Zor değil ki! Hasret kaldık; bir dağ planı yapmak çok mu zor? En yakın dağ Cudi Dağı’dır. Cudi Dağı’nın kayalıklarında ikişerli, üçerli, beşerli, onarlı ve hatta isterseniz bir bölükle mevzilenmek, üstlenmek çok mu zordur? Neden yıllardır bunu kangrene döndürdünüz? Yalnız bir üs sorununa ilişkin doğru bir yanıt bulamadık şimdiye kadar. Yok, tersini yapmaya var. Şuna benzetiyorum sizi; gurbetçiler gibi hemen eve koşma. Sanki evi varmış gibi. Ev yok, köy yok, kalanı da düşman zaten kaldırdı. Halen köylüye, köylülüğe, köylü kişiliğine dayalı savaşçılık. Ondan eser kaldı mı?

         Bunlar yalnız ideolojik boyutta halledilmesi gereken sorunlar, açmak istemiyorum, istersem dağlar kadar açarım. Pratik düzeyde de çok korkunçsunuz. Savaşın pratik gerekçeleri de yok. Nedir pratik gerekçeleri? Pratik gerekçeler; bir silah temininden tutalım bir dağa ulaşma, daha çok da düşmana yem olmamak için bir hareket tarzında, -yani taktik diyoruz- taktik düzeyde yanıt olabilme. Bu da ne anlama gelir? Düşman uykudayken yol alma. Günlük olarak buna pratikte yakalanmama, düşman uykudayken vurma, onun önüne tuzak hazırlama, kendi savaşçı birliğini günü gününe, saati saatine hazır tutma, vermekte olacağı o anki eylem için morali tam tutma, kurulmuş yay gibi. Şimdi durum böyle midir? Sizde pratik düzey yok. Her an düşman tepenizde, pasif savunma anlayışı içinde tükenip gidiyorsunuz.

         Bununla şunu kastediyorum: Ben de aslında savaşın bir sorumlusuyum, ama dikkat ederseniz düşmanı şimdiye kadar hiç semtime bile yaklaştırmadım. Nerede duracağımı, orada nasıl üsleneceğimi biliyorum. Yine ciddiye alıyorum. Yalnız bu mevzimiz yirminci yılına girdi. Sabır, inat, sürekli doğru değerlendirme, günlük pratik, bir de çok verimli olma, sonuç çıkarma. Neler sığdırılmadı ki pratikte buralara! Neler yoktan var edilmedi ki? Açık, ben bunun dökümünü yapmak istemiyorum. Yirmi yılı inceleyin. Neler var neler? Bütün ürettiklerimizi size verdim, hiçbir şeyi kendi yanımda bırakmadım. Gittiler, hepsini fethedilecek dağlarda tükettiler.

         Mesela o dörtlü çete takımından bazıları "Daha önce hırsızlık temelinde biz zor bela karnımızı doyuruyorduk, şimdi PKK rüyamızda bile göremeyeceğimiz imkanları verdi bize" diyordu. Adamlar çeteciliği dayattılar ve en büyük değerlerimizi yok ettiler. Daha sonra bununla uzlaşarak bu tarzı icat ettiniz. Pratik tarzınız bu. Pratik tarzınız çetecilikle uzlaşma tarzı. Haydutça değerleri gasp etme, "kıyısından-köşesinden bize de bir parça düşer" temelinde bir pratik. Bütün savaşçılığınız böyle özetlenebilir. Öyle değil mi? Değerler nasıl elimizden alınıyor? Bir silah bile elde etmek için, pratik hazırlık gereğinden bahsediyorum. Sizde böyle bir duygu var mı? Bir bölge yönetiminden alınan silahlara bakın yıllık olarak. Biz her tür pratik zorluğu göze alarak bunları kazanacağız, sen öyle kaybedeceksin. İşte haydutluk tarzı budur! Böyle zavallıdır. Bunu da fazla açmak istemiyorum.

         Biz pratikte sadece günlük olarak var ediyoruz. Benim de bir pratik tarzım var burada, hiç sizin gibi adam harcamıyorum. Sizin gibi sorunları geliştirmiyorum. Sizin gibi günü kaybetmiyorum. Sizin gibi değerleri çarçur etmiyorum. Sürekli bir katkım var. En büyük tehlike üzerimizde, hala vurulmadık. Burada yersiz bir-iki kayıp ya vardır, ya yoktur. O da bazı kişilerin hatalarından oldu. Bizim ihmalimizden dolayı hiçbir hatalı kayıp yoktur. Tam tersine dağlar kadar hatalarınız, bizi burada bile perişan etmeye yol açıyor. Burada, bu okulumuzda bile yapılan hata ve yetmezliklerle siz adam kaçırttınız. Siz günleri boşa harcadınız, çarçur ettiniz. Bizimkisi sadece güçlendirmek. Bunların hepsi sorumluluk gereğidir. Biz sorumlu davranacağız, çalışacağız, sen bunların üzerine yatacaksın. Bu köylü kurnazlığı değil de nedir? Ben de günlük pratikçiyim. Dağlar kadar pratik üretiyoruz. Karnınızı doyurmak bir pratiktir, güvenliğinizi sağlamak bir pratiktir. Doktora her gün sizi muayeneye, ameliyata götürmek bir pratiktir. Bunların hepsi de çok pahalı yürütülmektedir. Aileleriniz olsaydı, onlar bile size böyle bakmazlardı. Bunların hepsi bir pratik. Bunlar kendiliğinden mi oluyor? Yok. Peki, sizin de pratikleriniz vardır. Savaşçılarınız yanı başınızda en olmadık hatalar temelinde öldüler, aç kaldılar, sakat kaldılar, moralsiz kaldılar, değil mi? Çoğunuzun komutası altında bunların hepsi olmadı mı? Buranın imkânları mı fazla, oranın imkânları mı? Oranınki fazladır, kanıtlayabiliriz. Bunları daha fazla açma gereği de duymuyorum.

         Acaba gerçekten siz şimdi bütün bu hususlarda, savaşın ideolojik gerekçeleriyle birlikte pratik gerekçelerine doğru anlam verecek misiniz, vermeyecek misiniz? İçinizden bazıları dürüst, belki inanmış halk çocukları; ama onlar da bu büyük sorumsuzluğu, zavallılığı aşacaklar mı, aşmayacaklar mı? Savaş kişiliğine gerçekten kendilerini bu temelde hazır kıldılar mı, kılacaklar mı, kılmayacaklar mı? Ucube adamlarla savaşa gidilmez, savaş en derli toplu kişiliklerin işidir. Kelime hatası bile yapmamak komutanın en temel özelliğidir. Bu kadar şikâyet dili olan, bu kadar hastalıklı, bu kadar çaresiz kişilik, asla savaş sorumluluğunun altına girmemelidir. Savaş çok ciddi bir iş.

         Aslında zamanım olsaydı, tek tek sizleri biraz sorgulasaydım. Buna gerçekten zaman bulamıyorum. Yoksa bu duruşlarınız bana hiç inandırıcı gelmiyor. Çok kaypak, sabun gibi kişilik, hep elde sıkıyorsun, fırlıyor. Zamanı biraz daha uzatsaydım mı diye düşünüyorum. Başka işlerim var. Geçmişte de hep sözlere güvendim, güvenimiz maalesef hep kötü kullanıldı. En iyi niyetlisi bile sözüne yanıt olamadı. Bu açıdan tüm gücümü kullanarak aldığım tedbirlerle, hem sizin üzerinizde, hem bu sözüm ona karargâhlarda uzun süredir var olan hazırlıklarımın veya çabalarımın sonuçlarını biraz daha iyi derlemek istiyorum. Bunu biraz anlayın. Size bundan sonra değil savaş fırsatı vermeyi, sizleri bu dağlara bile yaklaştırmayacağım. Yavaş yavaş tedbirlerimi alıyorum. Size böyle ucuz savaş kahramanlığını vermem. Yok, o geçti. O şerefi size bahşetmeyeceğim, o şeref size layık değildir.

         Bazıları süper bir ayıyı oynuyorlar. Ayı savaşın belki maskotu olabilir, ama komutanı olamaz. Hatta PKK'nin herhangi bir görevlisi gibi yapmayı bile düşünmüyor. Belki öyle sanırsınız kendinizi. Sanın, ama ben de ciddiye almam, almadığım gibi siz mi beni kandırırsınız, ben mi sizi kandırırım? Açık söylüyorum ben kandırmak istemedim. Açıkça, mütevazice, gerçekten aldanmamak, aldatmamak için her şeyimi ortaya koydum. Ama siz kandırmaca ya devam ederseniz, benim kadar kurnaz adamın olmadığını da bilmelisiniz. TC'yi çözen adamı, emperyalizmin günümüzde bu kadar gücü karşısında bile kendini yaşatan adamı, siz nasıl kandıracaksınız? Hırsız, yankesici marifetlerine göre "buldum boşluğu, ben bunu kandırırım" der, çeker. Peki, bu zavallı halinizle beni nasıl kandıracaksınız? Savaşta, parti olayında mümkün mü? Şu anda dünyanın en güçlü kişisiyim, kendimi bu kadar örgütlemiş bir kişiyim. Ben rica etmedim ki; "gelin benimle savaşın" diye. Kendi kendinize bir savaşçılık uydurmuşsunuz, kim kabul eder bunu? Bunu gidin babanıza satın, gidin sülale savaşçılığı yapın, gidin hizip savaşçılığı yapın. Ama bunu bana yutturmak gerçekten çok zor.

         Benim size gösterdiğim saygıyı siz kötüye kullandınız. Hâlbuki biz ilk savaşı ailede verdik. Daha ilk yaşlarda ailede başkaldıran bir adamı, yine TC gibi kimsenin bakmaya bile cesaret edemediği bir olaya bakan, çözen ve onunla bu kadar savaşı geliştiren bir adamı, kim, nasıl kandırabilir? Saygısız adamlar! Bununla kandırdı, oldubitti. Birçok böyle zavallı kişilikler! İnsan utanır kendi halinden. Gücünüz mü var sizin? Ciddi değilsen niye adım atıyorsun? Ben neden bu kadar ciddiyim? İşte sabrımı, inadımı gösterdim. Neden siz göstermiyorsunuz? İşte kurallara bağlılığımı, işte iğne ucu kadar bir imkânı nasıl ele geçirdiğimi size gösterdim. Neden siz böyle kaybediyorsunuz? Hazırlık konusunda ne kadar ciddi olduğumu gösterdim. Neden siz bu kadar keyfi, hazırlıksız yaklaşıyorsunuz? Kim söyledi, kim öğretti size bu savaşçılığı böyle? Zavallılar! Cehalet, Ebu Cehil, yani cehaletin babası. Kaldı ki Ebu Cehil döneminde Peygamber'e karşı çok akıllıydı. Sizinki Ebu Cehil'den daha da beter. Cehaletlilerin babası rolünü oynuyor. Bu konuda kararlılık düzeyim tam.

         Her gün bir sürü rapor geliyor, gözüm zor okumasına karşın okuyorum, tahammül ediyorum. Bu gerçeği konuşuyor musunuz? Hazırlığınız tam mıdır? Kararlılık düzeyiniz bu çerçevede gelişmişse, değil bu kadar, bana beş tane adam verin, ben bu işleri en başarılı bir biçimde götüreyim. Ama gerçekten sözünün sahibi beş adam verin bana, fazla bir şey istemiyorum. Savaş istediniz de, biz mi yol açmadık? Kargalar güler buna. Beni kandırmayın, bu temelde kendinizi kandırmayın. Bu da bana biraz güven verebilir. Bu kadar kandırmacılık, beni mahvediyor. Haydi, komutan sözü veremiyorsanız, bari kandırma gibi bir sahtekârlığa da girmeyin. Bunu istemek sizden çok şey istemek midir? Neden beni bu kadar kandırıyorsunuz? Kandırmak bir marifet mi? Bozgunculuk yapmak bir ordulaşma gereği midir? Ajanlar bunu yapar, ama ajan da biraz planlı yapar. Yani ajanın bu yaptığına bir anlam verebiliriz, ama ajandan daha beter kandırmak ne anlama gelir? Bundan vazgeçin. Kişiliğinize bakıyorum, toptan bir kandırma kişiliği, savaşla bağlantısı olmayan kişilikler.

         Sizin dramınız o kadar tuhaf ki; şu noktaya kadar getireceksiniz ve diyeceksiniz "bırak yakamızı". Ama aslında siz benim yakamı bırakmıyorsunuz. Ben sizin yakanızı bırakmaya varım, ama nereye gideceksiniz? Sonuçta şuraya gelip dayanmışsınız: "Göz göre göre biz çürüyüp öleceğiz". Buna da bizim gönlümüz yatmaz. Sizin gibi delikanlılara insan çok üzülüyor. Yazık değil mi sizi göz göre göre ölüme terk etmek! Çoğunuz bu anlamda, yani savaşçılıkta daha adı konmamış bebekler gibisiniz. Size değil komutan adı takmak, isminiz ne zaman konulacak belli değil. İsim koyabilmek için, biraz oğlan mı, kız mı olduğunuz belli olmalı. Bu kadar zavallısınız. Erkek ismi mi koyacağız, kadın ismi mi, belli değil; bu bir. İki; yiğit Agit ismini mi koyacağız, tırsonek ismini mi koyacağız? Veya be akıl mı koyacağız, ahmak mı koyacağız? Belli değil. Aslında bu temelde size isim vermek gerekiyor. Ama isim vermek bile çok zor şu anda. Ne sanıyorsunuz? Bu size verilen adların hepsinin tarihte yeri var. Mesela Agit, mesela Muhammed, mesela Ali, bunların hepsi tarihte büyük kahramanlık yaratmış. Durumlarınız çok zavallıca. Ya bu isimleri kendinize koymayın, ayıptır ya da hakkını verin. Bir halk için ne kadar acı; ona doğru öncülük edecek tek bir evladı bile sağlam gözükmüyor. Ondan sonra da, yalanların bülbülü hepsi veya ağlama ustaları; "ah vah, ne haldeyim"!

         Kim kimi ciddiye almalı? Ben mi sizi, siz mi beni? Ben savunmamı böyle çarpıcı bir biçimde yapıyorum. Yanlışsa, eleştiri hakkınızı kullanabilirsiniz. Lütfen, saygılı bir biçimde, ciddi. Hem "Başkan" diyeceksiniz, hem "genel komutan", ama -haydi sizi yine komutan yerine koyalım lafı bile anlayamayan komutan! Ne kadar büyük ayıp olduğunu bilmiyor musunuz? Bu temelde halk ordumuzun temellerini sarsıyorsunuz veya halk ordusu adını da taktık kendimize, bunu da gülünç duruma sokuyorsunuz. Haydi, tekrar sizin komuta olmanıza yüksek değer biçelim, ama bu çerçevede ciddi olabilecek misiniz? Tek bir şey, "ciddi olabilecek misiniz?" O güç var mı sizde? İşte bir taslak çerçeve koydum. Ciddi yaklaşacak, ciddi anlayacak, "asker sözüyle oynamaz" diyen, sözünün eri kişilik! Bu sefer sözünün eri olunur mu acaba? Bu noktada iseniz, ikiyüzlülüğe başvurmadan, beni kandırmaya çalışmadan, bir an önce söz verebilecek misiniz? Sözlerinizle ciddi olmayı gösterebilecek misiniz? Değilse, o zaman konuşmayın! Ne söyledik: "Gerçeğin kadar söz ol, sözün kadar gerçek ol!" Bunu sağlamayan adam düşkündür. Lafıyla gerçeği arasında Çanakkale boğazı kadar açık vardır. Neye yarar? Asker hiç böyle olur mu? Sözle pratiği arasında bu kadar çelişkili olan adam, bir halk için en büyük baş belasıdır.

         Dünyanın bütün zavallılarını benim başıma atmışlar, "haydi APO çöz"! Sihirbaz bile olsam, bu halinizle sizi çözmem zor. Çünkü laf anlamaya yanaşmıyorsunuz. Bütün bunlar neyi gösterir; tasfiyeciliği. Siz aslında her ne kadar "kararlılık düzeyimiz çok gelişmiştir" diyorsanız da, bu söylediğim çerçevede beni tatmin etmezseniz, ince bir tasfiyeciliği dayatma yanınız daha ağır basmış olabilir. Sonuçta, ünlü alçak teslimiyetçilerin yaptığı gibi, "Bu savaş olmaz! Bu orduyla savaşılmaz, kuzu gibi gider uşaklığı yapılır" noktasına varılır. Bu doğru ise ve eğiliminiz buysa, gerçekten sizi dövmeden serbest bırakacağız. Ama davranışlarınızın altını eşelediğimde bunları görüyorum. Yani siz doğru dürüst bir çizginin zavallı, sorumsuz askerisiniz, daha doğrusu vasat askeri, yani itirafçısı olmaya doğru gidiyorsunuz.

         Burada şunu kanıtlamaya çalışıyorum; gerçekten sağlıklı bir halk savaşçısı, onun bir grubu, onun bir sorumlusu çıkmalı, ama gerçekten çıkmalı. Çünkü haddi-hesabı belli olmayan devreler, hazırlıklar yaptık, çıkmadı. Ben kendimden de giderek çok kuşkulanıyorum ve öfkeleniyorum. Hatta kusur bendeyse diye korkunç yükleniyorum. Düşmanı bile çıldırtacak hazırlıklar yapıyorum, buna rağmen sizin yüzünüzden kendimden kuşkulanıyorum. Aslında dikkat edilirse birçok kitaba da geçmiştir, bende kimse kusur bulmuyor. İşbirlikçi de dâhil, "taştan adam yaratır" diyor. Bütün operasyonların benim iradem tarafından boşa çıkarıldığını da yazıyor, okudunuz. Kusur sizde. Bunun için gerçekten bu bizden onay bekleyen, bizden ilgi bekleyen size oldukça değer verdiğimi yine söylemeliyim. Hem durumunuza üzülüyorum, hem de bu karar düzeyinizi aslında değerli de buluyorum, ama öyle çok gerçekçi bulduğumu söyleyemem.

         Hayat koşulları sizi fazlasıyla yutuyor. Moral bile olmuyor. Ama benim tarzımda bir komutanlık böyle olamaz. Komutanlığın icra edildiği yerde sinek bile vızıldayamaz. Ama her şey sizi yutuyor, farkına varmıyorsunuz. Ben şimdi bu komutanlığınıza nasıl güveneceğim? Dağlar kadar kuralsızlık, yanlışlık, hazırlıksızlık! Gözlerinizin önünde, hatta "en benim" diyen komutan kişiliğinin sorumluluğu altında olmuş, kılınızı bile kıpırdatmamışsınız. Ben şimdi size nasıl güveneyim? Bu sefer derli-toplu, ciddi olacağınıza, kimden ve nasıl kaynaklanırsa kaynaklansın uyutmayacağınıza, yutmayacağınıza, tetikte olacağınıza, günübirlik cevap olacağınıza beni nasıl ikna edeceksiniz? İkna ederseniz ben sizi burada onaylayabilirim.

         İşte analarınız, ağabeyleriniz buraya geliyor; hepsi gözü yaşlı. Hepsi aslında sizi istiyor. Ayıp olmasaydı verirdik, "gidin" derdik. Ama nereye? Ama "ille savaşçılık" diyorsanız da, benim çizdiğim bu çerçevede olur. Bunu ben onaylayabilirim. Buna dayanarak da kendimi yaşatabilirim; daha doğrusu bu savaş kişiliğiyle ben de önderlik yaparım. Biraz vicdanlı olun. Bazılarınız kendini oldukça güçlü görüyor. Gücünüz gerçekten güçse, haydi bu konuda hiç olmazsa bu sefer sağlam bir başlangıç yapalım!

         Demek ki yapılması gereken: Bir, savaş gerekçesini ideolojik esaslarıyla; iki, onun bütün pratik gerekçeleriyle birlikte, ikna edici bir biçimde kendinize izah etmelisiniz. Hiçbir baskı altına girmeden, tam objektif gerçekliklerle, yine bütün sonuçlarına katlanma dürüstlüğünü göstererek. Hangi görev olursa olsun, onların gereklerine ulaşarak; yetki, sorumlulukla bunları iliklerinize kadar hissederek, oldukça gerçekçi üzerinde durun. Böyle onuru kurtarma biçiminde değil de, büyük bir tutku haline gelerek. Savaş esasta nedir? Savaş; bizim için kaybedilen her şeyin kazanılması çabasıdır. Savaş; sanatların en hünerlisidir. Savaş; kısa yoldan kaybettiklerinizin en etkili çaresidir. Savaş; müthiş çirkinleşmenin güzelliğe dönüştürülmesi çaresidir. Savaş; özellikle vatansız olunamamanın çaresidir. Savaş; gasp edilen her tür emek değerlerinin, sahiplerine geri iade edilmesinin çabasıdır. Bizde daha somut olarak savaş, bu ülkede yapılabilecek tek iş olma gerçeğidir. Yani başka bir iş yok. Bütün işler özel savaş tarafından gasp edilmiştir. Ülke, toprak, zenginlikler, güzellikler, köyler, kentler; her şey zapt edilmiş. Bir işi ancak ajanlığı kabul edersen bulabilirsin. Bu da özel savaşın askeri olma anlamına gelir. Peki, bizim halk savaşçılığımız neyin karşılığında? İşte ülkeyi kazanma, işi kazanma, şehri, köyü, toprağı kazanma, özgürlüğü kazanma, zenginlikleri kazanma; savaşın tanımı budur. Bu büyük bir tanımdır ve doğru bir tanımdır. Bu ülkede en doğru tanım. Dolayısıyla kendini vereceğin iş, savaş işidir.

         Ben dünyada en zor savaşa karar verecek bir adamım. Ama "bu ülkede en değerli iş nedir" sorusu için yıllarca uğraştım ve en son "en verimli iş, savaş işidir" biçiminde bilimsel bir cevabı bulduğumda kendimi kattım. Aslında benim kadar emeği ile sonuçları arasında bağ kuran adam yoktur. Biz yedi yaşımızdan beri ekmek savaşını çok iyi verdik. Kendimi boş işlere hiç vermem. Herkes verir, ben vermem. Küçük işlere de vermem, boş işlere hiç vermem. Bütün bu nedenlerle, bu büyük savaş işini tespit ettikten sonra kendimi verdim ve gördüğünüz gibi şu anda altın değerinde iş benim işimdir. Çünkü bu halk, bu işi en değerli iş olarak görüyor. En büyük şirket işi, en büyük fabrika işi olarak görüyor. Ve milyonlar bu işe katılıyor, destek veriyor. Bu, bu işin büyüklüğünden ötürüdür.

         Savaş tanımına ilişkin ben bir kitap yazayım. Sizin ihmal ettiğiniz savaş tanımını, ben gerçekten bir roman akıcılığındaki kitap kadar, hem de bilimsel olarak açabilirim. Ama siz daha kurallarını bile bilmiyorsunuz. Bilseydiniz, savaşa böyle yaklaşmazdınız. "Savaş, her şeyimizdir. Savaş, kaybettiğimiz her şeyin icadıdır" deseydiniz, bu kadar savaş pratiği konusunda yanlış yapar mıydınız? Savaş tanımınız yok! Sözüm ona yıllardır savaşıyorsunuz. Ben bir şey istemiyorum, yalnız bir tanım; savaş nedir? Eğer doğru bir cevabınız olsaydı, her biriniz savaşın çok ünlü bir işçisi, yani komutanı olurdunuz, general olurdunuz. Demek ki tanım yok. Sizin için savaş, kendi egoizmini tatmin etme; sizin için savaş, kendi küçük hesaplarını kurma; sizin için savaş hatta bir nevi hırsızlık başkalarının emeği üzerine kendini ağa yapma. Bazıları için de sigarayı kurtarma. Bunun için biz sigarayı yasakladık. Yani savaş, sigarayı kurtarma değil; savaş, bir yerde hediye kazanma değil. Bunlar savaşa hakaret olur. Savaş, hele küçük hesaplar için hiç değil; çünkü savaş en büyük hesabı gerektirir. Bunun için yasakladık bunları. Ama bunları elinizden aldık diye ağladınız. Yanlış! O zaman savaş tanımına gelmiyorsunuz. Gelmezseniz, o zaman savaş veremezsiniz. Yaptığınız işi tanımazsanız, -yaptığınız iş çobanlık mı, ziraatçılık mı, sanayi işi mi, hizmet işi mi- siz nasıl gidip çalışacaksınız? Bilmiyorsunuz. Bankayla, çobanın kulübesini karıştırırsanız, iş yapabilir misiniz? Banka işi kendi memurunu ister, dağ da çoban ister. Yani işleri daha kelime düzeyinde bile tanımlayamayanlar yapamaz. Böyle acayip yanlarınız var.

         Gerilla savaşının da tanımı sizde yok. "Kalk" desem birinize ve "gerilla savaşını tanımlamanızı" istesem, kesinlikle doğru bir tanım yapamazsınız. Daha da somut, "Kürdistan'da gerilla savaşı ne anlama gelir" desem, daha da bir kara cehalet örneğinden kurtulamayacağınızı göreceksiniz. Hiç tanımını veremezsiniz. Bir de sanattır, kılı kırk yaran ince yolu-yordamı vardır. "Bunları yerine getirin" desem, elleriniz ayaklarınız birbirine dolanır. Bu kadar cahilsiniz bu işte. Onun için diyorum, ben neyinize güveneceğim bu kadar hata yaptıktan sonra?

         "Komutanlık tanımını söyle" desem, komutanlık açısından tam bir yüzkarası, kara cahilsiniz. Kürdistan'da bir askeri komutan tanımına hiç kimse ulaşmamıştır. Hepsi onun üze-rinde oyun oynuyor. Ağzına, gözüne bulaştırmışlar. Doğru komutanlık tanımı yok. Bırak yıllardır komutanlık yapmayı, siz daha onun tanımını yapmamışsınız. Komutan kimdir, nasıldır? Üç-dört temel özelliği nedir ve bir de gerçekten bu özellikler özümsenmiş mi? Buna yanıt olacak bir kaç kişi gösterin. Bu yok. Bunun yerine neyi getirdiniz? Kavramları alt-üst etme, kav-ramlarla alay etme, bir de tersini pratikleştirme. İşte bana bunu dayatıyorsunuz, bana diyorsunuz ki; "buna izin, onay ver". Zor! Çok iyi yürekliyim, insanlarla gerçekten benim kadar arkadaşlık yapmak isteyen yok, ama veremiyorum. Bu kandırmaca ya, bu tersliğe gücüm yetmiyor artık. Onay veremem.

         Bütün bunlarla sizi kötülemek gibi bir niyetim yok. Keşke sizi biraz daha da güçlendirseydik de, bu istediğiniz şeylere sizi kavuştursaydık. Hem savaşta, hem yaşamda o çok istediğiniz şeyleri imkan dahiline soksaydık. Bunu istiyoruz, ama gerçeğiniz bununla o kadar tezat teşkil ediyor ki! Ne kadar hazırlık da sunsam ki yaşamın özgürlük düzeyi için korkunç çaba harcandı; yine savaşçılığı geliştirmek için hakeza öyle, ama kişiliğiniz almıyor. Çürümüş, her tarafı dağılmış. Hangi ilacı veriyorsam ters tepiyor. Hangi ameliyatı uyguluyorsam daha da ağırlaşıyor. Buna rağmen, işte gördüğünüz gibi halen size güveniyorum. Muazzam üzerinizde çaba yürütüyoruz. Kim kime değer veriyor, ortada. Hem yaşamda, hem savaşta kim kime itimat gösteriyor? Kim kime gerçek değeri veriyor, ortada. Ama bir şeye değer vermem. Nedir o? Yalana değer vermem, uydurukluğa değer vermem, serseriliğe, çürümüşlüğe, biçimsizliğe değer vermem. Tabii ki bunları lanetlerim. Yalancılığa, hafifliğe, değer arz etmeyen her tür duygu ve davranışa, dağınık cümle oyunlarına, tabii ki değer veremem. Bunlara değer vermemi benden isteyemezsiniz. Hakkınız olamaz. Diğer şeylerde müthiş değer üstüne değer katıyoruz. Ortada! Savaşı değerli buluyorsanız, kim yarattı? Özgür yaşamı değerli buluyorsanız, kim yarattı? Ortada! Kim onunla amansız uğraştı? Onun büyük sabrını, onun büyük sorumluluğunu, onun büyük ustalığını kim gösterdi? Ortada!

         O zaman sizden istediğimiz; bu sefer hiç olmazsa haddini bilerek, anlayarak, mümkünse bu işin bir kenarından sağlam tutarak, "ben de yanılmam yanıltmam, düşmem düşürmem; işte işin hem esaslarıyla hem pratik yanlarıyla aldatıcı yaklaşmam, kimseyi de yaklaştırmam. Sözümün eriyim. Ciddiyetimi an be an gösteririm. Öyle “giderim de dağda gösteririm” biçiminde değil, “burada gösterme gücündeyim" deyin. Böyle yiğit bir kişilik sergileyin, bizden ne koparırsanız sizin olsun. Beni bile sollayın veya beni bile ezip geçin, her şey sizin olsun. Bunu istemeyen kim? Ben kendimi sıradan, mütevazı bir yaşama göre de hazırlamış birisiyim. Önünüzü tutmakmış, değer vermemekmiş, hayır. Biz neyi yarattığımızın farkındayız. Ama gidip de pat diye dökülmek olmaz. Sizin hesabınıza üzülüyoruz, kendi hesabımıza değil. Çünkü biz yine çalışır kazanırız. Siz o kadar adsız şehit gibi anılmamaca-sına giderseniz ne olacak? Bu bizi endişelendiriyor. Savaşçının gidişi böyle olmamalı. Hele komutan adayı kesinlikle böyle olamaz! Bunun şakası da olamaz. Ucuz sözü hiç olamaz. Bunun sözü yakıcıdır! Bunun iradesi keskindir! Bunun adım atışı çarpıcıdır!

         Eğer böyleyseniz bir kez daha bu işi değerlendirelim, bu çerçevede değerlendirelim. Ciddi değerlendirelim, anlayarak değerlendirelim. Gerçekten sonuna kadar sonuçlarına katlanarak bir başlangıç yapalım. Engel tanımaksızın bu sefer bir büyük çıkışa hazırlanalım. O zaman eğer başarı gelişmezse, eğer bu düşmanın arkasında on tane daha dünya da olsa başaramazsak, yine sorumluluk bana aittir. Ama bu tarzda yapmak gerekir. Bu, kesin başarı tarzıdır! Bu, savaşın tanımına göre bütün esaslarda, iğne ucu kadar da olsa imkânlarla baş-lama, ama sonunu zafere götürme tarzıdır!


YAZDIR Yazdır     Yorum Ekle Yorum Ekle
(Not: Yorum sadece üyeler tarafından yazılabılınır. Yazılan yorumlar yönetim tarafından onaylanmak için beklemeye alınıyor.)
Yorumlar
Yazan: dirbanli     Tarih : 2008-02-05 05:43:52     Puan :
sayin baskanim

bir komutan, bir kadro veya bir gerilla kadar olmasada bizler halk olarak sizleri ve özellikle ideolojik tespitlerinizi yakindan takip ediyoruz ve pratiginide yasiyoruz.
siz yillardir söylüyorsunuz, cesitli örneklerle anlatmaya calisiyorsunuz özellikle pratik olarak bu yapiya anlatmaya calisiyorsunuz ama nafile yapi öyle bir yapiki belirttiginiz gibi kendisini günlük yasama yatirmis adeta ölüler ordusu yaratmanin pesindedir ve halen de sizin bu can alici belirlemeleriniz karsisinda tin demiyor ve inatla dedigim dedik diyor hem partinin hem mücadelenin ve hem de bu halkin basina bela ve yük olarak ciddi sekilde zarar veriyor. tabi biz halk olarak belki fazla etkileyici olamiyoruz bu yapinin üzerinde ama inaninki biz de en az sizin kadar zorlaniyoruz ve cok aci cekiyoruz tabi sizin acinizi his etmeyen bu yapi bizim yani halkin acisini hic his etmez ki biz halk olarak bunu korkunc bir sekilde yasiyoruz, nedenlerini siz cok net belirtmissiniz bize söyleyecek pek fazla bir sey kalmamis belki ama halk olarak kime gideceyiz biz kendimizi kime nasil anlatacagiz bizi kim anlayacak, bu halkin degerlerini, canlarini ve kazanimlarini bu kadar bertaraf eden bu olumsuz yapiyla nasil mücadele edecegiz, sizin belirttiginiz bu olumsuz yapi kendisini halka en acimasiz bir sekilde dayatmistir halki adeta bir kiskaca ve cendereye almistir öyle acimasizca bir sekilde bu halkin tasfiyesine gidiliyorki cogu zaman halk careyi düsmana siginmakta bulmustur, aslinda bu olumsuz yapi sanki halki bilincli bir sekilde düsmanin kucagina atmaya calismaktadir ve hatta atiyor.

sayin baskanim

sizinde belirttiginiz gibi bu olumsuz yapi adeta bir suc örgütüne dönüsmüstür ve her gün mücadeleye kan kaybettirmektedir, böyle kahraman,böyle onurlu,böyle siyasal,böyle ideolojik bir önderlige sahip olan bir halk hareketi nasil oluyorda bu kadar sorumsuz,bu kadar sorunsuz ve bu kadar günü birlik yasayabilir neden kendini gelistirme geregi duymuyor veya neden gelismiyor.

Evet bana göre bu olumsuz yapi sorunlariyla,problemleriyle,feodal yapisiyla ve toplum icerisindeki olumsuz sosyal yasamiyla gelip partinin icine girmis ve inatla parti ideolojisi ve parti pratigini tanimak istemeyip bütün bu problemlerini beyninde tasiyarak kendi egolarini tatmin etmek isteyen zavalli ve bir o kadar da kurnaz kisiliklerdir, netice itibariyla bunlar bizim cocuklarimiz ,akrabalarimiz veya yakinlarimizdirlar bunlar uzaydan gelmiyorlar ama bariz bir gercek varki bu bizim icimizden cikip partiye katilan olumsuz kisilikler bizim tarafimizdan kisilikleri partiye iletilmesine rahmen bu konuda parti icindeki olumsuz kisilikler halki dikkate almamistir ve böylece olumsuzluk olumsuzlugu yaratmistir ve günümüzün olumsuz yapisi yaratilmistir.

sevgili baskanim

aslinda siz herseye öyle net deginmissinizki bize bir sey kalmamis ama bizim söyleyecegimiz eger gercekten bu halkin kurtulusu ve bagimsizligi icin bir sey yapilmak isteniyorsa ve bu mücadelenin bir dinamigi ve dinamosu olunmak isteniyorsa kesinlikle ve kesinlikle parti önderligi ve parti ideolojisi kavranmalidir bunun icinde cok okumali cok calismali cok uretmeli ve gercek PKK li olunmalidir eger PKK ideolojisini kavrayamamissa ve ögrenememisse önderin dedigi gibi gelmesin katilim yapmasin ve basimiza bela olmasin cünkü PKK cizgisine gelmeyen kisilik hasta kisiliktir ve her zaman zarar vermeye müsaittir. önderin belirtigi gibi kadro olmus komutan olmus ama bir soru sorulsa cevabini veremeyecek durumdadir niye kendini gelistirmemis bir eylem gerceklestirdiyse ve sansa yasiyorsa kendi kendini kahraman ilan etmistir okuyup ne yapacak hic gerek duymuyor.
olusturulan bu kadar kurum vardir,KCK yasalari vardir, kongra gel yasalari vardir demokratik komfederalizm ile bir acilim vardir ama hic kimsenin bunlari okumak gibi bir derdi yoktur bu yasalara uyma gibi bir derdi yoktur ve hatta bunlar hatirlatilinca eskiden yasa mi vardi deyip yöneliyor bu yasalari tanimama ve uygulamama bir suctur ama bu olumsuz yapi kendisine göre bir suc örgütü olusturmus ve bu hak ihlallerini partinin gercek yetkili organlarina iletmeye engel oluyor bulundugu alanda komutansa veya alan sorumlusuysa orada islenen suclar orda kalir partinin haberi olmaz ve önderin her zaman degindigi gibi kangran olur kansere dönüsür ve tedavisi mümkün olmaz.

sevgili baskanim

aslinda anlatacak öyle cok sey varki sayin baskanim belirtiginiz gibi bir özel örgüt kurulsada halk bu sorunlari konussa ve bu olumsuz yapiyi her yerde desifre edip bir an önce bertaraf etse saygilar sevgiler
dirbanli@hotmail.com

yasasin kahraman sehitlerimizin onurlu mücadelesi
yasasin PKK ve kurumlari
yasasin onurlu inancli gerilamiz ve kadromuz
yasasin kürt ve kürdistan halki
Biji SEROK APO
be serok jiyan nabe





 
Seçenekler
   Çıktısını Al
   Arkadaşına Yolla
   Köşe Yazılarına Dön

Arşiv
·Beni tartışmak demek; Bir Halk gerçeğini tartışmak demektir
·Beni tartışmak demek; Bir Halk gerçeğini tartışmak demektir
·Rûmeta min, rûmeta gel e!
·Partileşme Mücadelesi ve Parti içi Savaşımın önemi
·Beşdarbûna li ser rastiya partiyê û şer
·Ben Kendi İçimde Bir Orduyum - I -
·Üveyş Ana; Ana Tanrıça Kültürünün soylu sesi!
·CHE, Yeni insanın temsilidir
·15 Şubat Komplosunun Temel Özellikleri
·Di şoreşa Kurdistanê û jiyana şoreşgerî de xwe xurt û azad bikin!

© 2004 Rojaciwan.com
Bütün HaberlerTürkce HaberlerNuce