| |
| Eklenme Tarihi: 28.05.2008 Saat: 23:29 |
|
|
Uçağın kalkış saati yaklaştığında, heyecanım gittikçe artıyordu. Sanki daha önce hiç konser vermemiştim. Oysa daha birkaç saat önce başka bir ülkeden başka bir konserden dönmüştüm. Ama bu kez farklıydı. Hem farklı olan bir şeyler de olmalıydı. ÇÜNKÜ BEN ÜLKEME VE TOPRAKLARIMA DÖNÜYORDUM… Biletimizi Kürtçe almıştık, parayı da Kürtçe ödemiştik. Bu bana Med TV’nin ilk açılış gününü hatırlatmıştı. İlk gittiğimde bir çizgi film oynuyordu ve kahramanları Kürtçe konuşuyordu, bana çok tuhaf gelmişti. Sanki bu dilde böyle bir şey olmazmış gibi… Çünkü beyinlerimizden böyle bir halkın ve dilin varlığı silinmişti. O gün hem çok duygulanmış, hem de çok gülmüştüm. Artık beklenen an geliyordu! Bavullarımızı vermek için sıraya girmiştik. Kuyrukta bekleyenlerin hepsi sanki tanıdıktı. Herkesle konuşmak istiyordum garip bir duygu yumağı içindeydim. Yolcuların içinden bizleri tanıyanlar, acaba “gerçekten onlar mı” diyerek çekingen bir şekilde resim çekmeye başlamışlardı bile. Sonra daha da sıcak bir yakınlaşma ile teker teker yanımıza geldiler. Tarifi imkânsız bir andı. Bazıları Kürdistan'a gittikten sonra araba vs. gibi ihtiyaçlarımızı karşılamak ve yardımcı olmak için telefon numaralarını bile vermişlerdi. Son kontrol noktasından sonra merdivenleri inmeye başladığımızda birkaç basamak bana bitmeyecekmiş gibi geliyordu. Hatta otomatik merdivenden değil de diğerinden hızla inip bir an önce uçağa ulaşmaya çalışıyorduk. Artık havalanmıştık. Avrupa semalarını terk ettikten sonra gökyüzünde müthiş bir değişiklik olmuştu. Hava bulutsuz ve aşağıda neresi olduğunu bilmediğimiz ve sadece tahmin yürüttüğümüz birçok şehrin ışıkları görünüyordu. Ama uçakta bir anormallik vardı. İltica talebi Kabul edilmemiş bir Kürt genci, polis nezaretinde Kürdistan'a geri getiriliyordu. Uçak onun isyan ve kızgınlık dolu naraları ile yankılanıyordu. Hem bizim hem de refakatte bulunan polislerin anlaması için Kürtçe ve almanca küfürler savuruyordu. Bu sıra dışılık uçaktaki çocukların korkmaları için yeterli olmuştu. Ama uzun sürmedi ve gecenin ilerleyen saatlerinde herkes kendi hayallerinin kucağında gökyüzünde süzülüyordu. Zaman geçsin diye Aydın’la oyun oynadık, sohbet ettik ama inadına bir türlü zaman geçmiyordu. En uzun sohbetimiz birkaç dakikayı aşmıyordu. Aydın habire resim çekiyordu. Çünkü güneş o kadar güzel doğuyordu ki, tıpkı günesin ülkesine layık bir güzellikle adeta büyülüyordu. Aydın her ani görüntülemek istiyordu. Hatta ben ne görüyorsun her şeyi çekiyorsun resimlerin hepsi ayni diye takılıyordum ama o ısrarla çekmeye devam ediyordu. Bir an uçağın süzülüşünde farklılık oldu içim bir hoş oldu, sanki organlarım yer değişti. Evet, bu inişe geçtiğimiz anlamına geliyordu.Yavaş yavaş her şey daha net görünmeye başlamıştı.Aydın yine büyük bir uğraşla bir o pencereden bir bu pencereden beni ezercesine habire resim çekmeye devam ediyordu. Belli ki hiç bir şeyi kaçırmak istemiyordu. Çünkü bu onun ülkesiydi. Onun toprağı ve bu gökyüzü onundu ve bu onun hakkıydı. Uçak hissedilir bir gürültü ile inişe geçmek için tekerlerini açmıştı. Artık Hewler’ in üzerinde idik. Sanki uzansak elimiz değecekmiş gibi yakınlaşmıştı. Ben küçük ve eski evler ve binalar düşünmüştüm. Ama kocaman blokların, sitelerin ve büyük binaların olduğunu görünce çok şaşırmıştım. Yukardan çok modern bir görünümü vardı. Bu daha da heyecan vericiydi. O an verilen bedellerin kutsallığını ve ağırlığını yüreğimde hissettim. “Demek ki halkımızın emeği ve mücadelesi boşa gitmemişti.” Bunu büyük bir gururla kendi kendime mırıldandım. Bir an uçak, “uyanın geldik işte dercesine,” büyük bir gurultu ile havalanana indiğini hissettirdi. Evet, artık yavaşlıyordu ama bir türlü durmak bilmiyordu bu meret. Lazım olmazsa sazımı bile bırakıp bir an önce dışarı çıkmak istiyordum. Hiç bir şey umurumda değildi, çünkü artık Kürdistan’daydım. Uçağın merdivenlerinden aşağı indiğimde, soluduğum havanın farklı olduğunu hissettim. Güneş bile bir başka parlıyordu. Gökyüzünde tek bir bulut bile yoktu. Bir hava alanında olması gereken temel birçok hizmet, orda da hemen göze çarpıyordu. Görevlilerin hızlı hareketi ve bulunduğumuz yere hemen ulaşmış olan otobüs bunun bariz örneği idi. Görevlilerin hepsi genç ve müthiş istekliydiler. Belki de bu istek ve hareketlilik, uçak seferlerinin azlığından kaynaklanıyor da olabilirdi. Bir ara Aydın’ın toprağı öpmek için yer ve zaman kolladığını hissettim ama havaalanında toprak yoktu, bu eylemi gerçekleştirebilmek için dışarı çıkmak gerekiyordu. Onun illaki uçak pistinin obur tarafına geçip toprağı öpmek isteyişini saygı ile karşıladım ama öte tarafa geçmek yasaktı. O yüzden ertelemesini istedim. Sonunda pasaport kontrol noktasına girmiştik. Ve beraber çıkmak için tüm pasaportları Aydın’a verdik ve onun arkasında sırada bekledik. Görevli memur sadece bir pasaportun ilk sayfasına baktıktan sonra, diğerlerine bakma gereği bile duymadan, bizim beklememiz gerektiğini söyledi. Kısa bir bekleyişten sonra kontrole gerek duyulmadan içeri alındık. Bu bizim için hem kolay hem de memnuniyet vericiydi. Çok sevinmiştik. İç tarafta bekleme suresi içinde birçok görevli ile sohbetimiz oldu, bizleri sevdiklerini, nerelerde konser vereceğimizi ve gelmiş olmamıza sevindiklerini beyan eden kısa diyaloglarımız oldu. Ancak kısa bir süre sonra hissedilir bir telefon ve telsiz trafiği oldu ve görevlilerin tavrı beklenmedik bir şekilde değişmişti. Bavullarımız geri dönüş yerine getirilmişti. Ben bunun nisan bir sakası olduğunu düşünüyordum. Bir an bizim tek tek duvara yaslanmamız istendi, fotoğraflarımız çekildi. Halen ne olup bittiğini anlamamıştık. Şaşkın bir şekilde birbirimize ne olabileceği konusunda yorumlarda bulunuyorduk. Birileri hayallerimizin altına dinamit koymayı kafasına koymuştu ve bunu başarmıştı. Bir anda hiçbir şey düşünemez oldum. Israrla bir yetkili ile konuşmak istediğimizi ilettik. Ve kısa bir süre sonra, bize havaalanı müdürü olduğu söylenen o zat geldi. Kısa boylu, takim elbiseli şişman sayılabilecek ve tebessüm etmemeye yeminli, yüzünden düşen bin parçaya bölünecek kadar soğuk, kasvetli, hiçbir şey dinlememeye kararlı bu müdürden beklediğimiz “neden geri gitmemiz gerektiği” sorusunu sormak ve cevap almaktı. Hoş bu saatten sonra nedenini öğrenmek çok şey değiştirmeyecekti ama yine de bunu sormak gerekiyordu. Cevabı açık ve netti… Cevap vermem gerektiğini ve gerekliliğini düşünmüyorum. Cevap yeterli ve anlaşılabilecek kadar netti. Ama bu zat bir şeyi unutmuştu. Belki bizi halkımızla buluşturmamayı başarmıştı ama stranlarımızın onların yüreklerinde olduğunu unutmuştu. Tarih sanatçıların kendi ülkelerine geçişine izin vermeyen havaalanı müdürünü yazmayacaktır. Belki de o gün o müdür bu zevki tattı, belki de görevini yaptı ama tarih perde arkasındakileri de yazmayacak. Evet, hiç bir çabamız sonuç vermemişti. Tartaklanarak uçağın merdivenine kadar getirildik. Bu kaba muamele bir pilotu bile harekete geçirmeyi gerektirecek kadar anlamsız ve ölçü dışı idi. Kokpitin penceresinden olayı gören pilot müdahale etme gereğini duymuş olsa gerek ki hızla merdivenlerden aşağı inerken bir yandan da almanca bağırarak bir şeyler homurdanıyordu, duyulur bir sesle. Kısa bir tartışmadan sonra pilotun cabası da sonuç vermemişti. Bir an her şeye rağmen gitmemek için direnelim dedik. Ama bu ne içindi neye yarayacaktı, kendi ülkemizde kalmak için eylem yapmak ne anlam ifade ederdi. Sonunda geldiğimiz uçağa geri bindirildik. Ameliyat sonrası narkozda olan bir hasta gibiydim. Hiç bir şey hissetmiyordum. Uçak dolu insandı ama kimseyi görmüyordum. Bizim için hazırlanan koltuklara oturmuştuk, uçağın nasıl havalandığını ve nasıl geri geldiğimizi hatırlamıyorum bile. Çünkü beynim dumura uğramıştı. Eğer yüreğimdeki bir parça sanatçı duyarlılığı olmazsa, nerdeyse yüreğim ve beynimde nefretin uyanmasına ve geçişine izin verecektim. Ve sonra, bu zayıflığıma çok kızdım. İnsan halkına ve ülkesine küser miydi? Bunu yapanlar, halkımızın istemlerinin temsili değil, olamazlardı da. Bunu yapanlar iyi bilmelidirler ki hiç kimse halkımızla buluşmamıza engel olamaz, gerekçesi ne olursa olsun bu olmamalıydı. Çünkü onlar bizi ve biz onları seviyoruz. İlk fırsatta Kürdistan'a yine gideceğim, umarım sorumlular bu eksikliği telafi ederler. Birçok sanatçının, büyük bir fetih gerçekleştirmenin gururu ve azameti ile bana anlattıkları gibi, ne askeri bir tören, ne kırmızı halı ne de büyük bir sanatçı edası ile havalanının vip salonundan bir geçiş hayal ettim. Çünkü ben gitmeden zaten şarkılarım-stranlarım gitmişti oraya. Oldum olası torpil işini sevmedim. Pasaportumu verip turist olarak gidecektim. Ama nerden bileyim deli olmanın cezası geri çevrilmektir. O kadar akıllıyı Kabul eden bu ülke, bir “deli”yi kabul etmemişti! Tuhaf. Acaba ben gerçekten akıllanıyor muydum? Oysa deli olmak için o kadar nedenim vardı ki! İndiğimizde doğruca havaalanına gittim. Park ettiğim arabamı alacaktım. Park ücretini ödeyip çıkmak üzereydim ki, kulübedeki görevli bana ”welkom je huis” Yani “evine hoş geldin” dedi. Tuhaf bir duyguydu. Benim evim burası mıydı? Ben sahiden kimdim? Oysa ben daha birkaç saat önce “evim” dediğim yere gidemeden geri gelmemiş miydim? Eğer öyle ise, bura kimin ülkesi?
|
|
Yazdır Yorum Ekle (Not: Yorum sadece üyeler tarafından yazılabılınır. Yazılan yorumlar yönetim tarafından onaylanmak için beklemeye alınıyor.) |
|
|
|
 |
Yazan: firat_penaber Tarih : 2008-06-10 09:50:08 Puan :      |
|
yüreğine sağlık sevgili arkadaşım ve paylaşımın için çok teşekkurler.. içinin güzelliği bir daha bu yazıda harflerde ışıyor...
FİRAT PENABER |
|
Yazan: rojin2113 Tarih : 2008-07-29 20:47:43 Puan :      |
|
|
Yüreğimizin yolculukları ve hayal kırıklıkları ve kürdistan ve ve ve... belki daha çok bitmeyen yolculuklar yapılacak,daha çok kendimizi anlatmak için,kendimizi farkettirmek için yüreğimizi yakacağız...ama bunları yapanlar amaçlarına ulaştıklarını zannedenler bilsinler ki yaptıkları her davranışları,her tepkileri ve her yıpratılışlar bizi birbirimize daha çok bağlayacaktır.evet belki bitmeyen bir yolculuktu seninkisi ama şunu unutmaki hewal yüreğimizde de asla bitmeyen şarkıların alevleniyor... |
|
|
|
 |
| |
|