| |
| Eklenme Tarihi: 21.07.2008 Saat: 23:20 |
|
|
Soyutlama ile somutlama birbirini tamamlarsa, sakıncalı değildir. Aynı duygusal zekâ ve analitik zekânın birbirini tamamlaması gibidir. Ama somutun sürekli devre dışı bırakılıp, soyutlamanın çok öne çıkarılması soyutlama ile başlayan değerlerin öne çıkarılmasını getiriyor. Mesela erkeklik, sınıfsallık, doğadan kopuş. O nedenle insanlığın ilk düşünce biçimleri insanlığın tarihinden atılmamalıdır. Felsefenin de en büyük katkısı bunları atmayıp insanlık için tekrardan kullanılıp değerlendirilmesinin önünü açmasıdır. Düşünce-duygu, bilgi-varlık arasındaki derin mesafenin kapatılmasına yol açmasıdır. Bu nedenle animist düşünce söylendiği gibi küçümsenecek bir düşünce değildir. Mesela bir insan karşısındakinin canlı olduğunu düşünmezse, onu anlayamaz. Animist düşüncesi az olan insanlarda insan sevgisi ve yoldaşlık zayıf olur. Hiçbir erkek, kadını anlamadığı oranda Önderlik felsefesine giremez. Ama animist tarzda kadını anlamayı düşünmezsen, cinsiyet özgürlükçü olamıyorsun.
Mesela şu anda doğanın insanı özgürleştiriciliği düşüncesi kesinlikle kalkmıştır. Ekoloji düşüncesi unutulmuştur. 2500 yıl geçmesi nedeniyle insanlık doğanın verdiği özgürleştirici değerleri unutmuştur. Ve doğaya artık ihtiyaç duymayacak şekilde bir toplumsal üretim yapmıştır. Ondan dolayı şimdi çevrebilim küçümseniyor. Fakat şu şekilde ele alınsa ‘Acaba ben özgürleşirken diğer canlılardan ne aldım?’ dense, insan animist düşüncenin önemini anlar. Bizde bu zayıf kalan bir yandır. Doğanın içinde kalmamıza rağmen, onun verdiği nimetleri henüz tam olarak anlayamıyor ve kavrayamıyoruz. Yine aynı şekilde totemizm çok önemlidir. Sen toplumun kimlik tanımını neyle yapıyorsun? Mesela yaşanan bir dar boğaz vardı, ezilen sınıfların kimlik tanımını sınıfçı iktidar anlayışına göre yaptılar. Totem neydi? Proletarya diktatörlüğü, şimdi Kürtlere de zorla şunu söylüyorlar. Kürt toplumunun kökeni devlet olacaktır. Nedir bu? Kürtler özgür olmak istiyorsa, devlet olmalıdır. Devleti olmayan toplum özgür değildir diyorlar. Bu totem yanlış bir totemdir. Devletin toplumumuzu tanımlamayı bir kavram olarak görmesi yanlış bir düşünce kalıbı getiriyor.
İnsanlığın bütün düşünce evrimi iç içe geçerek işliyor. En doğrusu tüm bu sistemi eşitliğe, özgürlüğe ve demokrasiye götürecek şekilde uygulamasını oturtmaktır.
Mitolojik düşünce döneminin sonunda da felsefe devreye giriyor. İlkin bir tanımını yapalım. Paradigmadan, teoriden, ideolojiden farklarını ortaya koyalım. Önderlik teori için teolojiden geldiğini söylüyor. Teolojinin de tanrısal bilgi olduğunu söylüyor. Tanrı bilgisi ne demek? Her şey hakkında bilgisi olan demektir. Teori de kökenini buradan aldığı için en genel bilgilenmelere teori deniliyor. Yaşam oluşumu hakkındaki en genel bilgilere teori deniliyor.
Önderlik, “paradigma evrensel bakış açısıdır” diyor. Teorinin evrene, insana, topluma biraz daha indirgenmiş bakış açısı düzeyinde ele alınan bölümüne paradigma deniliyor. Mesela teori içerisinde birden fazla paradigma çıkarabilirsiniz. Önderlik ‘Teorinin biraz daha özelleşmiş biçimidir.’ diyor. İdeoloji için Önderlik, “iradeleşmiş düşünce bütünlüğü” diyor. Bu daha özel bir tanımdır. Programsal bir hale getirilebilecek, stratejisi çıkarılabilecek, taktik uygulamalara kavuşturulabilecek disipline düşünce sistematiğine ideoloji deniliyor.
O halde felsefe bunların hiçbiri değildir. Bazen hepsi ile ilgilidir, fakat tanım olarak farklıdır. Felsefe hepsinden farklı olarak özgür düşünce sistematiğidir. Farkı rahat bir düşünce yapısı olmasındadır. Günlük bir yorumlama gücüdür. Aynı zamanda sürekli bir yorumlama gücüdür. Mesela felsefede, ilk anda söylediğim, düşündüğüm doğrudur, sorgulaması olmaz. Felsefe dün söylediğini bile yorumlayabilir. İdeoloji gibi hemen disipline kavuşturulma derdi yoktur. Bazen teoriye yakınlaşır, ama konu alanları farklı olabilir. Mesela varlık sorunları üzerine daha çok yoğunlaşır. Teori bu konuda çok daha genel kalabilir. Felsefenin teori içerisinden gelip, kendisine seçtiği konular vardır. Mesela maddenin hareketi üzerinde uzun-uzun durur. Teori ise dünyada hangi konu varsa, onun hakkında görüş oluşturma biçimidir. Kategori olarak değil, fakat yakınlık olması için felsefe, paradigma ve teori arasında oturtulabilir. Paradigma kadar hedefli değildir. Teori kadar da geniş değildir. Felsefe bir yorum gücüdür.
Bu kavramlar iç içe geçmiştir ama karıştırmamak gerekir. Bir ideoloji oluşturmak için, kesinlikle felsefe tanımlamaları yapmak gerekir. Ama ideoloji ile hareket ettiğiniz kadar, felsefe ile hareket etmeyebilirsiniz. İdeoloji daha uzun sürelidir. Ama bu felsefe için geçerli olmayabilir. Her paradigmanın da dayandığı bir felsefi temel vardır. Ve kendisi için felsefeden faydalanarak uygun olanı alırlar, uygun zemine dayanırlar.
Genel felsefeye geçebiliriz. Daha önceden daha rahat tartışıyorduk. Felsefe nedir diyorduk ve çeşitli tanımlar geliştiriyorduk. Daha sonra onu ikiye ayırıyorduk. İdealist ve materyalist diyorduk. Sonradan da bir tarafı tutuyorduk. Bu bizim için materyalist felsefe idi. Sonra bunun idealist felsefeye üstünlüğünü kanıtlayıp tarihinden bahsediyorduk. Bu tarz tabii daha rahattı. Şimdi ise Önderlik bu tanımı aştı. Bu sefer daha farklı ele alacağız.
Felsefenin Yunanlılardan başladığı yanlıştır. Öncelikle bu yanlışın düzeltilmesi gerekir. Felsefi çağda Yunanlıların önemli bir rol oynadığı doğrudur. Ama felsefe Yunanlılarda başlamamıştır. Böyle yapılmasının altında Batı’nın kendi değerlerini yükseltmesi vardır. Bundan dolayı idealizm ve materyalizmden önce doğal toplum felsefesinin açılması gerekir. Bunun için doğaya yönelmek gerekiyor. Zerdüştilik, İbrahimlilik, Ezidilik üzerinde biraz daha durulabilir.
İnsanlığın ilk tanımlamasının hepsi Doğu’da yapılmıştır. Toplum ilk Doğu’da oluşmuştur. İlk inanış sistemleri Doğu’da gelişmiştir. İlk düşünce sistemlerinin başlangıcı da Doğu klanlaşmalarına dayanır.
Tekrar felsefenin tanımı üzerinde durabiliriz. Felsefenin üç tanımı üzerinden, yani üç konu alanı üzerinden ayrışması yaşanır. Aynı zamanda bu üç konu felsefenin de tanımı sayılabilir. Birincisi varlık sorunları üzerinde tartışılır. Madde mi önce oluşmuştur, düşünce mi önce oluşmuştur? Hangisi önce gelir? Ya da başka şekliyle de söylenebilir. Varlığımız mı düşünceleri yoksa düşünceler mi varlığımızı oluşturur? Özü biz kimiz sorusuna kadar da gider. İkinci tartışma konusu beden ruh ayrımıdır. Ruhsal bir yapılanma mı bedensel bir yapılanmayı belirler ya da karşıtı mı? Ya da bizi hareket ettiren ruh var mıdır yok mudur? Üçüncü tartışma konusu bilgi üzerinedir. Bilgi nereden gelir? Bilginin kaynağı nedir? Bu soruların arayışı üzerinden felsefenin geliştiği söylenir.
Şimdi felsefe üzerindeki resmi anlatımı biraz geliştirelim. Önce ilkin Yunan felsefesinden başlayalım. Thales ilk felsefeci sayılır. Thales ve sonraki beş felsefeci doğal felsefeci olarak geçer. Ve onlar bu sorulara farklı cevaplar verirler. Varlığın kökenini doğada aramışlardır. İnsanlığın halen doğa ile kopma sürecini tam yaşamamasından dolayı doğa ile anlatım ağırlıktadır. İnsanın doğadan geldiği bağı halen kopmamıştır. Yani izah biçimleri doğasaldır. Felsefe tarihinde bu aşama çok ağırlıklı ele alınmaz. Hatta bir çeşit, ilkel felsefe olarak değerlendirilir. Sonraki dönem felsefede yavaş-yavaş ayrışmanın başladığı dönemdir. Yani felsefenin temel konuları üzerinden farklı görüşler dile getirilir. İkiye ayrışma cevaplara göre yaşanır. İdealist ve materyalist felsefe. Platon idealist felsefenin, Demokritos ve Heraklitos da diyalektik materyalist felsefenin başlangıcını atıyor.
İdealizm Latince kökenlidir. ‘İdea’ düşünce demektir. İdealizm ise düşünceye dayalı bakış açısı demektir. Madde düşünce tartışmasında idealizm düşünceyi tutar. Düşüncenin varlık koşullarını belirlediğini söyler. Ruhu bedene üstün tutar. Yaşam varlığının kaynağı kutsal ruha kadar götürülür. Bilgi konusunda da kaynağın düşünce olduğunu ve ruha dayandığını söyler. Zaten en ideal bilgilerin kutsal ruhun bilgileri olduğunu söyler. Bu bazen tanrı, bazen kutsal devlet, bazen yönetici sınıf, bazen de erkek olur.
Materyalizmin de kelime kökeni materyaldir. Madde demektir. Materyalizm ise maddeye dayalı düşünce biçimi ve sistemidir. Materyalistler maddeyi tutarlar. Maddenin düşünceyi belirlediğini, maddenin esas olduğunu, düşüncenin maddenin bir yansıması olduğunu söylerler. Madde birincil ele alınır. Beden ruh ayrımında ya ruhu kabul etmezler ya da ruhun bedenin bir yansıması olduğunu söylerler. Bedeni tutarlar, yani bu öyle bir noktaya varır ki, manevi olarak birçok değeri yok ederler. Daha doğrusu manevi birçok şeyin kökenini maddesel harekete bağlarlar. Bu düşüncenin küçümsenmesine doğru gider. Hatta toplumu kategorize edip alt ve üst yapı diye tanımlarlar. Alt yapının ekonomiye dayalı tüm toplumun maddesel hareketi olduğu, üst yapının hukuk bilincinin, siyasetin, kültürün, yani düşünsel yapıların yansıması olduğunu dile getirirler. İdeolojiyi de öyle ele alırlar. Ve zorunlulukların farkına varmak şeklinde tanımlarlar. Çok yoğun maddesel hareketin hareket kanunlarını çıkardığını söylerler. Sınıfın birikmesinin ilerleme yarattığını söylerler. Teknik araçların artmasının sınıflaşma yarattığını söylerler. Bu artışın yönetim zorunluluğunu doğurduğunu söylerler. Yani yaygın olarak, madde hareketi ile her şeyi açıklama çabası gelişir. Bilginin kaynağı sorusuna maddenin hareketini işaret ederler. Bilgi maddenin hareketinin en iyi oluşmuş biçiminden gelir. Materyalistlere göre en iyi felsefeciler maddenin hareketini en iyi anlayanlardır. Bu düşünce ileri gittikçe madde okuması bilime dönüşür. Materyalizmin kendisinin bilim haline getirilmesi, son dönemde de artık yeni-yeni tartışılıyor. Bu öyle abartıldı ki ‘Maddenin hareketi’ bilimin içinde duygunun olmaması, normal görülmeye başlandı.
Bu iki temel ekole ek olarak farklı görüşler de vardır. Düalist paradigma, buna dayalı felsefi bakış açısı, modernist paradigma ve felsefesi post-modernizm de vardır.
İdealistler yöntem olarak metafiziği kullandılar. Materyalistler de diyalektiği kullandılar. Metafiziğin kelime anlamı da fizik ötesidir. Maddenin hareketinin anlaşılması için düşüncesine bakmak gerektiği, hareket sebebinin bir kutsal ruh olduğu, bu ruhun dış bir yönlendirme ile her şeyi yönlendirdiği, bunun anlaşılmasına dayalı, bir düşünce metodu geliştirirler. Bu metoda topluca bu dünyanın maddesel varlığı küçümseniyor. Ve kabul edilmiyor. Kutsal ruh bir noktadan sonra da insan iradesini tanımaz.
Diyalektik Latince ‘Di’ ‘İki’ kökenlidir. ‘Diyalog’ kökenlidir. İkiliklerin olması, bunların karşılıklı ilişki, çelişki, çatışma içinde olmasına dayanır. İlişki, çelişki, çatışma birbirine bağlılık çerçevesinde oluşum yöntemidir. Bu anlamda her şeyin ikili bir karakter taşıdığını ve bunu hareket ettirenin ilişki ve çelişki olduğunu söylerler. Bunun çatışma yarattığını ve bu çatışma söylemine ağırlık vererek bunun belirleyici olduğunu ifade ederler.
Felsefedeki bu ayrım iki dönem şeklinde günümüze kadar gelir. En son olarak Marksistlerin materyalizmde dönüm noktası olduğu söylenebilir. İdealizmde de bilimsel verilerin gelişmesi ile bir düşüş olduğu gözlemlenir. Din, felsefedeki bu ayrımlardan çok iyi faydalanmıştır. Ve kendi politik yapılandırmasını da idealizme dayandırır. Daha sonra bilimsel verilerin gelişmesi ile aydınlanma, Bacon ile başlayan pozitif bilimler etkisini azaltmıştır. Materyalist felsefe de daha çok Hegel’e dayanır. Hegel, Kant ve Descartes zirveleşmiş biçimidir. Dönemin bilimsel verilerine dayanır. Materyalizmin üst aşamasını Marks ve Engels yapacaktır. Maddenin hareketini daha karmaşık anlatmaya başlarlar. Hegel hareketi maddenin çatışmasına dayandırır. Daha sonra tarih yorumunda da tarihin oluşumunu da çatışmaya indirger. Marksistler de ilk dönemlerinde ‘Yeni Hegelciler’ olarak adlandırılır. Marks bu tanımlamadan sıyrılacaktır. Ve Hegel’i aşan felsefi bir çıkış yapacaktır. Marksizm’in yaptığı şudur: maddeci diyalektik, buna diyalektik materyalizm diyoruz, materyalizmi ve diyalektiği birleştirmiştir. Marks’a göre sınıfların çatışması taktiksel çatışması değil, stratejik çatışması belirleyiciliği getirir. Marks madde ikilidir, bu ikili hareket çatışarak, çelişerek, bir zemine dayalı sürekli hareket ederek, bir mekâna oturarak oluşum şartlarını belirler. Düşüncenin de esas olarak bu çatışmaya katıldığını getirir ve buna dayanarak hareket ettiğini dile getirir. Maddenin hareketinden çıkan veriler de topluma ve tarihe uyarlanarak çatışırlar. Bu da sınıfların çatışmasını, alt ve üst yapı ayrımını açıklamayı sağlar. Tarihe uyarlandıklarında tarihin sınıfların çatışması olduğunu, bu sınıfsal çatışmanın başlangıç olduğunu ve bu çatışmanın tarihi sürekli ilerlettiğini söylerler. Toplumsal sistemlerin zincirin bir halkası gibi geliştiğini söylerler. Sınıfsal çatışmanın antagonist, kaçınılmaz ve uzlaşmaz bir çatışma olduğunu söylerler. Maddedeki çatışmanın tarihte de olduğunu söylerler.
|
|
Yazdır Yorum Ekle (Not: Yorum sadece üyeler tarafından yazılabılınır. Yazılan yorumlar yönetim tarafından onaylanmak için beklemeye alınıyor.) |
|
|
|
 |
| |
|