Sözcüklerin Kullanımı
An gelir sözcükler en gerçek anlamlarıyla kullanılmayı dayatır sahibine. İnsanlığın derin vicdanı ve yüksek bilincinde her an ve her koşulda böyle olması gerekir aslında. Ama söz konusu bazı anlar vardır ki, bu daha da kaçınılmazdır. Dolaylandırma, yorumlama, farklı anlamlar yüklemeye çalışma en hafif deyimle sözcüklere zulüm ve hakaret etmektir. Onları resmen isyana teşvik etmektir.
Zaman ve mekân tanımaz sözcükler. Amansız cenk meydanlarında olduğu gibi, zamansız idam sehpalarında da bu kanıtlanmıştır çoğu kez. ‘Her şey sözle başladı’ belirlemesi boşuna bu güne kadar da kutsallığını korumadı.
Her an, sözcüklerin bir insan icadı olduğunun derin bilinciyle yaşayanlar, sözcüklere onları bile şaşırtacak kadar derin ve gerçek bir anlam yüklerler. Bu anlamın derinlik ve gerçeklik gizemi ve etkisi sözcüğün doğrudan ve sansürsüz kullanımıyla bağlantılıdır. Bu kullanım tekniki bir kullanım değildir asla. Ruhsal, düşünsel ve duygusal bir kullanımdır. Zira çok iyi bilinmelidir ki, eğer her bir sözcük biz insanların yaratımı ise ona yüklenilen anlam da biz insanların düşüncelerinden, duygularından ve ruhundan asla bağımsız olamaz. Tam aksine ruh, duygu ve düşünce yüklü sözcükler gerçek anlamda, toplum ve insanlık adına, bir işlev görebilir.
Basit ve yüzeysel bakıp, zamanın ve mekânın sözcükleri belirlediği yanılgısına düştüğümüz an bile, şöyle azıcık düşündüğümüzde, zamanı da, mekânı da sözcüklerin belirlediğine şahit oluruz. Bundan dolayı olsa gerek, sözcüklerin vicdanı ve ahlakı gereği, onları kullananlar, her ne sebeple olursa olsun, asla doğrudan ya da dolaylı olarak onlara sansür uygulamamalıdır. Zira bu insanın kendisine, benliğine, bilincine, vicdanına, ahlakına pranga vurmasıdır. Oysa sözcüklere asla pranga vurulamayacağı gibi, sözcükler de prangaları kırmak için kullanılmalıdır her an…
Çok iyi bilmekteyiz ki, insanın, yani bizlerin gerçekleştirdiği en kutsal başat eylemlerden biri şüphesiz ki sözcükleri yaratıp insanlığa, yani kendimize armağan etmemizdir. Dolayısıyla bu armağana sahip çıkmak kendimize sahip çıkmaktır. Zira doğru kullanıldığı an, bizleri birbirimize bağlayan ve aramızdaki tüm ilişkilerin düzenlenmesinde temel, belirleyici olan araç sözcükleridir. Öyle bir araç ki, o olmasa asla amaca ulaşılamaz. Amaca ulaşmak için de kullandığımız araç asla kirletilmemelidir. Araç kirlendikçe amaç ta değerini yitirecektir, özünden boşalacaktır. Bunun için, sözcükleri en kutsal derecede, yani onların benliğine ters düşmeden kullanmamız insan olmamız ve kendi yarattığımız kutsallığa sahip çıkmamız açısından kaçınılmazdır. Dolayısıyla, devlet hukuku, siyaset, ekonomi, toplumsal yapı, ortam, koşullar, dengeler vb. birçok olguyu gerekçe gösterip, farklı şekillerde, adeta kapitalizmin hizmetkârı olan ‘modern’ ve post-modern dünyanın, her alanda ortaya çıkardığı demagojik söylemlere sığınarak sözcüklerin duygu, düşünce ve ruhtan yoksun bir şekilde (yalnızca çok yönlü çıkarların gerektirdiği gibi) kullanılması, insanlığın binyılların emeği ve birikimi sonucu yarattığı yüksek bir değerin resmen ‘katledilmesi’dir.
Bu kısa belirlemeleri yapma ihtiyacı duyduktan sonra, özellikle son zamanlarda toplumun gündeminde yer alan ve esas konumuz olan ‘SAYIN’ konusuyla bağlantılı olarak ‘SAYIN Abdullah ÖCALAN’ hakkında düşüncelerimizi kısaca sizlerle paylaşacağız.
‘Kürt Halk Önderi’ ‘SAYIN ÖCALAN’
Çok iyi bilinmektedir ki, globalleşen dünyada, bilim başta olmak üzere, her alanda, ciddi sorunlarla birlikte, büyük gelişmeler yaşanırken, tüm etnik yapılar, diller, kültürler, tarihsel ve toplumsal değerler insanlık değerleri olarak algılanıp, yasalarla ve toplumsal aktivitelerle korunup geliştirilmeye çalışılırken, maalesef üzerinde yaşadığımız coğrafyada bunun tam tersi bir durum yaşanmaktadır. Türkiye ve Kürdistan’da, insanlık değerlerinin ortadan kaldırılıp yok edilmesi için adeta her şey yapılmaktadır. Toplumsal, siyasal, düşünsel ve kültürel alan başta olmak üzere, birçok alanda böylesi bir yaklaşım söz konusudur.
Bunun en bariz, somutlaşmış şekli, ülkemizde yaşanan ve tüm sorunların bileşkesi ve sebebi niteliğinde olan Kürt sorunudur. Ki, dünya âlem de artık çok iyi bilmektedir ki, Kürt sorunu demokratik, adilane ve barışçıl yollarla çözülmeyip, Kürlerin diğer tüm dünya halkları gibi temel hak, hukuk ve özgürlükleri her alanda kabul edilip anayasa ile güvence altına alınmadıkça, bu ülke ekonomik, toplumsal, siyasal, diplomasi, maneviyat başta olmak üzere yaşamın her alanında iflas etmeye ve felç olmaya mahkûmdur.
Bu çerçevede Kürt Sorununun demokratik, barışçıl ve adilane yollarla çözülmesi için, Kürtlerin her fırsatta hükümet başta olmak üzere, tüm devlet kesimlerine uzattığı demokratik ve barışçıl çözüm eli geri itilmekte, tam aksine en insani, doğal ve evrensel istem ve eylemsellikler yasadışı görülerek, Kürtler topyekûn terörize edilmektedir. Kürtlerin kendilerine kutsallık düzeyinde değerli gördükleri değerlere saldırılmakta ve bu yolla Kürtleri çağa uyarlanmış inkâr ve imha politikalarıyla tarihten silme çabaları yetmiyormuş gibi, onların onuru, vicdanı ve duygularıyla oynanmaktadır.
‘Malum bazı kesimler’ bizim PKK’nin ya da Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın propagandasını yaptığımızı sanıp, hep onun paranoyası ile oturup kalkıyorlar. Çok açık ve net bir ifade ile belirtmek gerekir ki, tüm dünyanın şu veya bu şekilde tanıdığı, adeta şimdiden tarihe geçen, milyonlarca insanın kendilerine önder olarak kabul ettiği ve her şeyleriyle benimsediği, uğrunda canlarını verdiği, PKK ve Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın ne bizim ne de hiç kimsenin propagandasına ihtiyacı yoktur. Hakeza bizler de böylesi ‘sıradan’ bir yaklaşım içerisine girme ‘acemiliğine’ düşmeyiz.
Ve kesinlikle herhangi bir propaganda amaçlı söylemiyoruz. Ancak sözcüklerin onuru ve insanlığın derin vicdanı ve yüksek bilinci adına, düşüncesi, fikri ve toplumsal pozisyonu ne olursa olsun, aklı başında vicdanlı her insanın da çok iyi bildiği bir şeyi, burada bir tespit olarak çok açık ve net bir şekilde belirtmek gerekir:
Herkesin bildiği gibi; milyonlarca kürdün, türkün ve diğer halklardan insanın; fikirleri, yaşayış tarzı, duruşu, ta çocukluğundan bu yana süregelen toplumsal mücadelesi, entelektüel düzeyi ve en son İmralı cezaevinde ‘Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyeti’ne Doğru’ ‘Atina Savunması’ ‘Urfa Savunması’ ve ‘Bir Halkı Savunmak’ gibi yazdıkları da dâhil, yapılan araştırmalara göre milyonlarca insan tarafından adeta eğitim materyalleri olarak okunan (ve büyük bir ihtimalle gelecekte dünyanın bir çok diline çevrilerek bir çok üniversite de okutulacak olan) yüzlerce eseri ile, mücadelesi sonucu toplumda kadın ve sosyalite başta olmak üzere her alanda yarattığı topyekun zihniyet devrimi, (kısacası her şeyi ile) kendilerine ‘HALK ÖNDERİ’ ve ‘SİYASİ İRADE’ olarak kabul gördükleri ve bunu, tüm dünyaya milyonlarca dilekçe yazarak, toplumsal referandumla ilan ettikleri bir insan (Abdullah ÖCALAN) için ‘SAYIN’ sıfatının kullanılması kadar doğal bir şey yoktur. Tüm bu saydığımız gerçeklikler doğrultusunda esas böyle bir sıfatın kullanılmaması doğal olamayacaktır...
Kaldı ki, her insan diğer bir insana karşı istediği sıfat ve tanımı kullanıp hitap etmekte özgürdür. Bu bir tercihtir. En basit, klasik ve genel kabul gören anlamı ile ‘Saygıdeğer-muhterem’ anlamını taşıyan ‘SAYIN’ sözcüğünün kimler tarafından kimlere karşı kullanılacağını ancak kullanan kişiler belirler. Sormak gerekir: Dünyanın hangi hukukunda ve tarihin hangi aşamasında SAYIN demek suç sayılmıştır? Hem iç hem de uluslar arası hukukta SAYIN sözcüğünü suç sayan bir madde var mıdır? Kesinlikle hayır. Tam aksine, ne evrensel, ne dinsel, ne toplumsal, ne de yasal hiçbir hukuk bunu yasaklamamıştır. Evrensel hak ve hukuktan tutalım, tüm geriliklerine rağmen mevcut iç yasalar bile herkese böyle bir hak tanımaktadır.
Unutulmamalıdır ki, tarihin birçok zaman diliminde savaş meydanlarında amansız bir şekilde savaşan ve birbirlerinden yüz binlerce insan öldüren komutanlar ya da devlet adamları bile, bu konuda ‘modern çağı’ bile şaşırtacak bir şekilde birbirlerine saygı göstermişler, bunu özellikle hitap ve yaklaşımlarında göstermişlerdir. İslam tarihinin ilk çıkış yılları olan (M.S. 628) bir dönemde, Hz. Muhammed öncülüğündeki İslam ordusu ile Mekkeli müşrikler arasında yapılan Hudeybiye Barış antlaşmasında taraflar arasında geçen diyalog bunun en bariz örneklerinden biridir. Yine aralarındaki savaşlardan sonra ya da savaş esnasında Sasanilerle Bizanslılar arasında geçen buna benzer diyaloglarla ile buna benzer birçok bariz örneğe tanıklık etmiştir tarih.
Çağdışı Bir Tahamülsüzlük
‘SAYIN’ı suç sayarak gerçek anlamda tarih ve insanlık karşısında suçlu olan sistem ve onun tüm aygıtları, Kürtlerin kendilerine ‘Önder ve Siyasi irade’ olarak kabul ettikleri SAYIN Abdullah ÖCALAN’a ‘SAYIN’ demelerini tahammül edemiyorlar. Yüzlerce avukat, gazeteci, yazar, aydın, siyasi lider, belediye başkanının da aralarında bulunduğu binlerce yurttaşa bundan dolayı soruşturma açılmıştır. Bu tahammülsüzlük ve soruşturmaların öyle sıradan bir şey olmadığı oldukça aşikârdır. Bu yaklaşım; devletin, sistemin, hükümetin ve yargının Kürt sorununa ve demokratikleşmeye yönelik yaklaşımını belirlemektedir.
Dünyanın hiçbir yerinde ‘sözcüklerin’ ya da ‘sıfatların’ bireylere göre yasaklandığını göremezsiniz. Buna ancak aklını, vicdanını ve hukukunu yitirmiş anti-demokratik, özgün faşist sistemlerde rastlarsınız. İşte tam da bu noktada şekil ve yöntem değişmişse de, öz itibariyle halen Kürtleri inkâr ve imha politikalarında ısrar eden bir sistem; bir yandan Kürt sorununun çözülmemesinin bir sonucu olan, Ergenekon gibi, bazı açılardan ‘belli gelişmelerin’ önünü açmakla birlikte, özünde, uluslar arası müdahalenin de bir sonucu olarak ortaya çıkan, hegemonik bir iç-iktidar savaşı niteliğindeki sahte-ve hesapçı çatışmaları gündeme sokup, toplumu aldatmaya çalışmakta, diğer yandan, gelişen ve gelişecek olan tepkilerin önüne geçmek amacı ile, yapılan resmi açıklamalarda her ne kadar ret edilse de, avukatları aracılığı ile iddia edildiği üzere, SAYIN Abdullah ÖCALAN üzerinde ilkel ve ortaçağ yöntemlerini aratmayan insanlık dışı yöntemlerle, kendi iradesi ve istemi dışında saçları zorla kazıtılmakta ve bununla adeta insanlık dışı bir davranışla milyonlarca Kürdün onuru ile oynanmaktadır. On binlerce askerle operasyonlar sürdürülmekte, Kürdistan dağları bombalanmakta, Kürt gençlerinin imha edilmesi için zehirleme ve suikast girişimleri başta olmak üzere her türlü yol denenmekte, Kürt kurumları ve halkı üzerinde adeta bir ‘devlet ve hükümet terörü’ estirilmektedir.
Eğer gerçek anlamda açığa çıkmış gibi gösterilmek istenen, ama belki yüzde biri bile deşifre edilmeyen ‘Ergenekonlar’ deşifre ve mahkûm edilmek isteniyorsa, bir an önce yukarıda dile getirdiğimiz ve AKP ile ordunun yargının da için de olduğu tüm devlet ayıtlarıyla ortak bir şekilde yürüttükleri insanlık ve hukuk dışı, ‘Türk-islam tipi’ ‘post-modern’ savaş yöntemleri terk edilmeli, Kürt Sorununa yönelik gerçek anlamda demokratik ve kalıcı bir çözüm geliştirilmelidir. Zira tüm ‘Susurluklar’ ve ‘Ergenekonlar’ Kürt Sorununun bir sonucudur.
Net, Açık ve İnsani Tutum
Çok açık ve net belirtmek gerekir ki, Kürt sorununa yönelik kalıcı bir çözüm de ancak, milyonlarca kişi tarafından ‘Önder ve siyasi irade’ olarak kabul gören SAYIN Abdullah ÖCALAN’ın ortaçağ yöntemleriyle, barbarca saçlarının kazıtılarak bir halkın onuru ile oynarak değil, Kürtleri tüm varlık nedenleriyle birlikte kabul etme ve dolayısıyla Kürtlerin ‘Kürt Halk Önderi’ olarak kabul ettikleri SAYIN Abdullah ÖCALAN’a kulak verilerek ve Kürt siyasi temsilcileriyle diyaloga geçip, onurlu bir barış ve gerçek bir kardeşlik için yeni bir süreç başlatılmasıyla mümkündür.
Bunun için de; Kürt halkı ve yurttaşları başta olmak üzere tüm halklar, aydın, barışsever ve demokratik çevreler SAYIN Abdullah ÖCALAN üzerindeki insanlık dışı tüm uygulamaları şiddetle kınamalıdır. ‘Sayın hukuksuzluğuna’ karşı, ‘eğer SAYIN Abdullah ÖCALAN demek suçsa, biz de SAYIN Abdullah ÖCALAN diyor ve kendimizi ihbar ediyoruz’ diye beyanda bulunmaları, her şeyden önce insani, vicdani, hukuksal ve toplumsal bir sorumluluk gereğidir. İnsanlığın en yüce değerlerini ve toplumsal maneviyatını savunmanın gereğidir. Bir yurttaş olarak, gereğinin herkes tarafından yerine getirilmesi talebi, hepimizin hakkı ve arzusudur.
Not: Orjînala vê nivîsê kurdî ye.
|
|