|
Mektup…
“Yok edilmeye çalışılmış bir halkın tüm serüvencilerine...”
Cudi Arif
Sana yazdıklarımın tümünü tekrar tekrar okuyup saklıyormuşsun. Bunu öğrenince oldukça sevindim.
Yaşadığımız analıra her ne kadar yenileri eklenmiş olsa da onlar bende hep saklı ve tazedir. Anılar ki kah güldürür, kah hüzünlendirir ve bazen de beklenmedik bir zamanda acıya boğar. Bu yüzden diyordum ya, “anılar geri gelmiyor, bak ki anılar yok olmasın...”
Bir kaç saat önce, ilkbahar yeşilliğinin örttüğü bir Zağros patikasını yürüdükten sonra arkadaşların bulunduğu kampa vardık. Sekiz yıl önce Munzurlarda ilk defa karşılaştığımız kampa benziyor.
Şimdi uzakta, senin görmek istediğin ama bulunduğun Berlin’den göremediğin kadar çok yıldızın altında, çırçır böcekleri orkestrasının eşliğinde ve arkadaşların garipsediği küçük bir ateşin bir mumluk ışığı altında sana yazıyorum.
Yüzünü bir tebesüm kaplamıştır biliyorum. Biliyorum, her sana yazdığımda beni farklı bir çoğrafyada ve olağandışı bir yerde buluyorsun. Çünkü sıradan bir ortam değil, duygu ve düş gücümün en kısa ifadelere en derin anlamları yükleyen dervişçe yanı ağır basan anılarda yazmayı önemsiyorum. Önemsiyorum, çünkü sana yazdıklarımın bende sürekli taze ve kalıcı olmasını istiyorum.
Evet sen; uzağın en yakın, yakının en uzak biçimi... Birbirimeze en hoşçakal ve en merhaba dediğimiz mekan ve zaman dilimi... Özlemin en üryan ifadesi, kavuşmanın-sarılmanın hüngür hüngür ağlayan halimiz merhaba... Merhaba yakın... Merhaba en ağrıyan ve en güzel yanımız... Merhaba yakınken en uzak halimiz...
Umarım çocuk bakışlarını ve o bakışlarındaki dürüstlük, sevgi ve saflığı koruyorsundur. Beş yıl önce Kevroj köyünde henüz on aylık olan mavi gözlü Soran kızı Fate’yi dün gördüğümde senin o bakışlarını ve saflığı anımsattı. Nenesinin güneşte esmerleşmiş yüz hatlarını ikimizde Kürdün bölünen ve mayınlanmış coğrafyasına benzetmiştik... Fate’nin gözlerine baktığımızda da ikimiz kendimizi borçlu hissetmiştik. Dün ise, köydeki diğer kızlar ile köy çeşmesinde oynarken gördüm ve hemen gözlerinden tanıdım.
Yanımda fotoğraf makinası vardı. Bir kere tek, bir kerede ikimizin fotoğrafını çektirdim. Dünden beri aklımdan gitmiyor, bakışları umuda ve özgürlüğe davet ediyordu. Biliyorum “o zaman bende gelmeliyim” diyeceksin. Tabii, gelme demiyeceğim. Tersine tez gel diyorum.
Ciğerim, sen gelince mavi gözlü prensesi görmeye gidelim. Sana Fate’nin gözlerine baktığımızda gördüğümüz borcun, onun ufak bedeninde nasıl büyüdüğünü göstereceğim. Ve onda dışa vuran geleceğimizin güzelliğini gösterceğim.
Ve yine mızıkçı güleceksin ama giderken bana bakıp sonra ise mızkçı bir gülümsemeyle beni uzun boyunla kollarına alarak kulağıma “kusura kalma can, sana bırakacağım bir hediyem yok ama en çok sevdiğim şu şarkıyı armağan ediyorum” diyip kulağıma fısıldıdadığın şarkıyı öğrendim. İlk defa “açık havada” söyleyeceğim şarkıyı, Fate’ye giderken yolda sana söyleyeceğim.
Bak;
“Uzaklara bakıyorum Dağlar yakın geliyor Yakındakiler dağ kadar uzak Dağları denize kavuşturan sular cağırıyor Rüzgar sevinç taşıyor şehirlere
Gitmeliyiz, gitmeliyiz Kendi sularımıza dönmeliyiz Gitmeliyiz, gitmeliyiz Düşlerimiz hala sıcakken
Dağların çığlığı çarpıyor Yüreğimizin ayaklarına Gitmeliyiz, kendi sularımıza dönmeliyiz Ölüm, gün batımıysa senin dağbaşlarında Ölmeliyiz, kendi sularımıza dönmeliyiz Gitmeliyiz....”
Bak, sen şarkıyının nakaratını sadece mırıldanmıştın kulağıma, ama ben şarkının tümünü, seni çok iyi tanıyan Berfin arkadaştan aldım. Ve önce tek söyleyeceğim sonra ikimiz... Sonra hepimiz.
Böylesi durumlarda gerilla litaretüründe buna “dağ yaratıcılığı” diyorduk değilmi.
İşte geldik yazılı birlikteliğimizin en zor yerine...
Kendi gerçeğimizi yaratma arayışında çıktığımız serüvende sana olan özlemle seni kendi toprağımızda kucaklamaya olan umudumla hoşçakal... Hoşçakal uzak... Hoşçakal özlem... Hoşçakal en hoşçakal zamanımız... Hoşçakal ciğerim...
Cudi Arif |