Mahmut Aslan
Mahmut Aslan“Bilge, Entellektüel” ve Bukalemun
Cemil Bayık
Cemil BayıkÊrîşên dewletê nîşaneya têkçûna wê ne
Kakşar Oremar
Kakşar OremarSeyîd Rizayê Dêrsimî wiha gotibû...
Erkan Kobanlı
Erkan KobanlıKürdistan'da ki AKP'li belediyeler piyondur!
Selahattin Erdem
Selahattin ErdemYerel seçim
Songül Beyazgül
Songül BeyazgülYine bir Güney klasiği mi?
Ahmet Dere
Ahmet DereErdogan har bûye
Rotînda Yetkîner
Rotînda YetkînerDevşirmeler Insanlığın başına beladır
Serbest Rêzan
Serbest RêzanKî Dibêje Başûr bê Deng e?
Günay Aslan
Günay AslanDiyarbakır savaşları
Mehmet Sögüt
Mehmet SögütTekçilik ve Türkiye gerçekliği
Mizgîn Bîngol
Mizgîn BîngolCîhan, Obama û tirk
Cemo Devrim
Cemo DevrimSAVASMALISIN !!!
Kasım ENGİN
Kasım ENGİNOmurgasız Bir Kişilik, Mukallit Erdoğan
Ahmed Aktaş
Ahmed Aktaş‘...(Kurd) derkevin biçin...’
Özgür BİLGE
Özgür BİLGEHa Beyrut kasabi Şaron,ha Kürdistan kasabi Qerdoğan
Fırat Penaber
Fırat PenaberŞiirlerim kadar eski/ kalbim kadar yenisin
Mîr Qasimlo
Mîr QasimloAlastina rastiyên veṣartî (1)
Nurhak Erdal
Nurhak ErdalİKİNCİ 5 KASIM DÖNEMİ
Konuk Yazarlar
Konuk YazarlarDawî nêz dibe, dijmin hartir dibe
Hozan Dîno
Hozan DînoKÜRT MÜZİĞİNİN TARİHSEL DİRENİŞİ
Abdullah Öcalan
Abdullah ÖcalanEn Etkili Birey Herkese Bir Şeyler Verendir
Mihemed ORHAN
Mihemed ORHANDewleta Tirk Hertim Dixwaze Raya Giştî Bi Xapêne
SONGÜL BEYAZGÜL
 SONGÜL BEYAZGÜL ‘Her şehit için bir DTP’li öldürülmeli’
Mahir Deniz
Mahir DenizFELSEFEYE GİRİŞ -17-
Hemîd DILBIHAR
Hemîd DILBIHARŞEVA ÇÛYÎ
Ömer Dilsoz
Ömer DilsozHer însan siwarê hêviyên xwe ye
Ülkem Zeremya
Ülkem ZeremyaEBEDİ KOMUTAN’A
Teman Dep
Teman Dep1 HAZİRAN KADIKÖY MİTİNGİ, ÖLÜM DEĞİL ÇÖZÜM VE MEDYA
Siyamed Sipan Uğurlu
Siyamed Sipan UğurluNobedarên Azadiyê
Ömer Yüce
Ömer YüceAvusturya’nın Graz kentinde Amara Gençlik Festivali heyecanı başladı.
Halil Uysal
Halil UysalEylül…
Hayri Cewlik
Hayri CewlikBir Newrozun Anlattıkları
RC TEC
RC TECBu Haftaki Oyunumuz : Icindeki Dj
Berfîn Dilav
Berfîn DilavYüreğin Aydın yaşamın Yılmaz dı senin
Umut Özgür
Umut ÖzgürGÜNEŞİN GERÇEK SAHİPLERİ
Sedat İnci
Sedat İnciDağlara nakış ettik izlerimizi
Mehmet Mekin Yıkın
Mehmet Mekin YıkınKürt basını üzerine bir kaç söz
Zana-Qenco
Zana-QencoOPERASYON ve GELİŞMELER
Polat Can
Polat CanGERYANEK DI CÎHANA WÊJEYA NÛJEN YA KURDÎ DE
JÊHAT BÊRTÎ
JÊHAT BÊRTÎAnlatılması zor anlar
Rızgar Azad
Rızgar AzadŞaşırmayın; yanlış yapmayın!
İbrahim Güney
İbrahim GüneyEy TC! Senin gücün Kenan Güzel'e yetebilir mi?
Mehmet Alagöz
Mehmet AlagözUluslaşma ve Sanat
Firaz Baran
Firaz BaranBüyükanıt'ın yaptıkları
Hevîdar Munzur
Hevîdar MunzurTîrêjên Roja me îro ji herdemê geştirin
Argeş Arjin
Argeş ArjinGençlik eyleme, zafere....
Remzi Zilan
Remzi ZilanÖzgürlüğün Dili: ÇIĞLIK !!!
Cudi Arif
Cudi ArifÖzlemin patikalarında

 
BÜYÜK ARAMAK, BÜYÜK BULMAYA ÇALIŞMAK, BÜYÜK SAVAŞI DOĞURDU



Yazar Adı: Abdullah Öcalan


Yazarın Tüm Yazıları

Eklenme Tarihi: 6.08.2008 Saat: 21:58

Okul toplantısının değerlendirmeleri pek iç açıcı değil. Bilemiyorum, bu çalışmalarımızı ne kadar anlamlandırıyorsunuz. Fakat rapordaki gibiyse, her şeyden önce ortamı doğru takdir edememek, ağırlığını hissetmemek ve kendisinden bekleneni tam verememek; bizi kişiliğiniz konusunda kuşkulandırıyor, yani çürümüş kişilikler olduğunuz sonucuna götürüyor. Yaşama saygısızlıktan tutalım, içinde oldukları savaşın dehşetini duymama, kendi içinde tam bir çözümsüzlük, büyük görevlere yakışmayan bir kişilik. Halbuki buradaki devrimci eğitim şansı hayli çarpıcıydı ve birçok gelişmeyi beraberinde getirebilirdi, getirmeliydi.

Sandığınızın aksine, her ne kadar iyi niyetli, dürüst gibi gözüküyorsanız da, bu küçük burjuva anlamda geçerli olabilir. Derin küçük burjuva, feodal önyargılarınız doğru-dürüst kendinizi tanımanıza bile fırsat vermiyor. Bir şey daha var ki, yine iyi niyet, bilmem sözüm ona gelişme istemi en başta sizdeki engellerle çarpışıp zamanında gereken sonuca ulaşmıyor. Bizim genel savaşımımız tabi sizde çok daha yoğun yaşanıyor. Yıllardır doğru-dürüst bir karar vermemekten tutalım, başımıza bela olmaya kadar her türlü tutum ve davranışı bir hakmış gibi, normal bir davranışmış gibi sergilemekten kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Kaldı ki bunun da altında derinden bir çaresizlik kişiliği yatıyor. Bu da sınıfsal, hatta almış olduğunuz eğitim de demeyeceğim, sömürge kültürünün çürümüş sonuçlarıdır. İkide bir bilmem ilgi yetersizliği, katılım yetersizliği, üslup; yönetim-yapının karşılıklı atmosferi yakalayamaması, yaşamdaki dağınıklık, disiplinsizlik; bunlar konuşulmaması gereken hususlardır. Biz sadece sizi burada yaşatmak için gerçekten büyük bir savaşı veriyorken, siz bunun anlamıyla bağdaşmayan, neredeyse sıkılmış, ne olacağı belli olmayan; işte kendini gelip geçici gören vahim bir yanılgıyı yaşıyorsunuz. Dağı gelip-geçici görüyorsunuz, Avrupa'yı gelip-geçici görüyorsunuz, burayı gelip-geçici görüyorsunuz. Peki, kalıcı olan nedir, neresidir? Nerede kalıcı olacaksınız? Aslında bu yaklaşımın altında derin bir kendini tanımlayamama, kendini hakim kılamama, kendini kimlikli hale getirememe, kendini ne doğal ne de toplumsal gerçekliğe katamama var. Yani sel önüne takılıp yuvarlanan moloz yığınlarına benziyorsunuz. Bu felsefenin adı budur. Gelip geçicilik ne demek?

Yaşam da her şey, evren de her şey gelip geçicidir veya bir anlamda değişim, dönüşüm esastır. Bu, diyalektiğin bir kuralıdır. Ama sürekli olan da değişim, dönüşümdür. Yaşam bununla gelişim kaydeder. Biz de bunun uygulanmasını tartışıyoruz. Ne felsefeden anlıyorsunuz, ne siyasetten. İkisinden de büyük bir uzaklık. Tabi ki, tepeden tırnağa felsefesiyle ve pratiğiyle savaşan bir düşman karşısında, nefes almanız bile mümkün olamaz. Şimdi bunun anlaşılmayan bir yönü yok. Bunu artık ciddiyetle ele alacaksınız. Ya bu dünyaya geliş nedenlerinizi doğru kavrayıp bir yaşam seçeneğini kendinize esas alacaksınız, ya da ne olacaksanız olun.

Aslında sizin durumunuzu felsefeyle, siyasetle izah etmek de zorlaşıyor. Komik, edebi yaklaşımlarla sizi dile getirmek daha çarpıcı olabilir. Yani dünyaya yanlış gelmiş, yanlış büyümüş, tümüyle gerçeklere ters. O yaşamın, yaşam onun başına bela olmuş. Ne ölmesini biliyor, ne yaşamasını. Hani birçok ‘kararsız Kasım’lar örneği veya TC’nin kültürü altında iflas ettirdiği çeşitli halklardan, kültürlerden birçok kimlik, kişilik var. Onun bir toplamını ifade ediyorsunuz. Bu doğru değil ve biz bunu karşımıza alarak yürüyüşe başladık. Fazlasıyla çürümüşlüğün etkilerini veya aslında benimsediğiniz ilgi veya ilgisizlik, yaşam veya yaşam dışılık, hatta savaş ve savaş dışılık düşmanın tümüyle ağır etkisi altında, kontrolünde. Sanmıyorum ki yaşam diye bellenen şeyin içinde bir değer ortaya çıksın. Belki de bir köleye dayatılandan daha kötü, çürümeyle size dayatılan bir yaşam söz konusu. İçinde insanlıkla ilgili fazla bir değer yok. Vatansızlık, özgürlüksüzlük, kimliksizlik, örgütsüzlük, güçsüzlük esasta sizin kişiliğinizi tanımlıyor. Bu çok açık. Bu kimden kalmadır? Doğadan mı, Tanrı’dan mı geliyor? Hayır, düşmandan geliyor.

Bu kadar yönetim yetmezliğinin olduğu yerde ben olsam kendimi gebertirim. Hepinizin derdi, iddianızın zayıflığıdır. Dedim ya, yaşam başınıza bela olmuş. Tabi hikaye biraz daha ilginç. Biz bu her şeye yatırılmış kişiliğe karşı durmak istedik. Ve bu büyük gerici dalgalarınızla adeta en büyük bendi oluşturmama rağmen, neredeyse basınç altından söküleceğiz. Gerçeği biraz daha iyi irdelendiğinde, gerçi halkların emperyalistlerin karşılarındaki durumları birbirlerine benziyor: yıkılan yıkılana, çözülen çözülene. Çağ biraz bu. Siz onun küçük bir kum tanesisiniz. Burası kendinizi toparlama yeriydi. Gerçekten onun olanakları, ortamı hazırlanmıştı. Fakat kendinize ciddi bir değer vermeden yoksunsunuz. Daha doğrusu kendinizi, ciddiye alıp almadığınız da kuşkulu. Burada bence yapmanız gereken işlerden birisi de; “ben neyi arıyorum burada? Başımın belasını mı, kurtuluşu mu, yoksa yeniden kimliğimi kazanmaya mı geldim?” sorularına yanıt vermektir veya bulmaktır. Bol bol itiraf edin kendinizi; “Nereden gelmişim, nereye gitmek istiyorum?” Çünkü burası hiç olmazsa insanın kendisini sorgulamasına elverişlidir. Yoğun bir biçimde kendinizi tanımlayın; bir hiçseniz, o iyi bir şeydir. Bir hiç olduğunuzu kanıtladığınız zaman, o da önemli bir gerçektir. İğne ucu kadar bir ağırlığınız olduğunu hissettiniz, bu da iyi bir şeydir veya bir bozguncu olduğunuz, ajan olduğunuz ortaya çıkar; bu da önemlidir. Bir ajanı tespit etmek de küçümsenmemelidir. Hayli öğretici olur; objektif olarak da, hatta sübjektif olarak da. Veya çok güzel, müthiş yanlarınız olabilir, bu da ihtimal dışı değil. Bunları keşfedin, yani böyle somut, gerçekçi, ne olup ne olmadığınızı sorgulayın. Her şey umutsuz, her şey lakayt, her şey muğlak; her anlama gelen, hedefsiz, kolay vazgeçen, bakmasını bile bilmeyen; belki de haince, düşmanca veya çok sallapati, yani böyle umutsuz bakışlar, yaklaşımlar hiç bir işe yaramaz.

Sizin çok kapsamlı bir biçimde devrimci bakış tarzına -ama ciddi, şimdiye kadar yaptığınız gibi değil- karar vermeye ihtiyacınız var. Kimse sizi burada kandırmıyor, sizi kandıran başkaları. Düşman sizi topyekun kandırmış, hemen her şeyinizi kandırmış. Biz burada sadece kandırılmış gerçeğinizi açığa çıkarmak istiyoruz. Nedir bunlar? Ülken var mı, özgürlüğün var mı? Sen insan mısın, temel insan haklarına sahip olmak istiyor musun?

Gerçekten ‘Nasıl Yaşamalı?’ya bir cevabın gelişecek mi? Gerçekten ciddi misin, güç olmak istiyor musun? Ama artık bu içi boş laflar yerine, birbirimize ne kadar ihtiyaç duyduğumuzun farkında mıyız? Gerçekten bir devrimci birlik kurmak istiyor muyuz? Gerçekten gücümüzün farkında mıyız? Güç olmak istiyor muyuz? Tüm bunları burada nefes nefese sonuçlandırabilirsiniz. Bunların hepsi de hayati sorular. Bu sorulara yanıtınız olmadan nereye gideceksiniz? Avrupa da sizi yaşatırlar mı? Rezalet. Dağa gidip savaşabilir misiniz? Perişan olursunuz. Dikkat edilirse her şey sizin için geçici de değil, sizi böyle mahkum ediyor. Hayat sizi mahkum ediyor. Siz hayata göre, yaşama göre değilsiniz, çünkü onu çoktan uçurmuşlar. Bir düşmanınız var ki, yel gibi esip kavurmuş.

Biz burada yaşam ihtimalini araştırıyoruz. Gerçekten Önderlik bu anlamda tamamen bir yaşam araştırmacılığıdır. Var mı, yok mu; olacaksa yaşam nasıl olmalı? Bütün işim, gücüm onunla uğraşmak. Ama ciddi uğraşıyorum, sizin yaptığınız gibi değil. Bir imkan var, onu hemen hırsız gibi eline geçirmek, kesinlikle yok veya altın gibi hazine karşınızda, ona da anlam vermek yok. Sizin bu yaklaşımla herhangi bir sonuca varmanız mümkün değil. Siz yaşamın hazırını bile yakalayamıyorsunuz, biz ise iğne ucuyla kazıyoruz; araştırıyor, bulmaya çalışıyoruz. Siz ise çok değerli olabilecek bir yaşam imkanını elinizin tersiyle itiyorsunuz. Yine yaşamı tehdit eden hiçbir şeyi siz görmüyor, tehlike olarak bile algılanmıyorsunuz. Değil bilinçli, örgütlü müdahale, refleksleriniz bile yok edilmiş. Çok çekici bir yaşam önünüze serilse, ona da bin bir yanlışlıkla, yani neredeyse en az düşman kadar ve adeta onun adına tahrip eder gibi yaklaşıyorsunuz.

Gerçekler Size Siz Gerçeklere Bakıyorsunuz

Tüm bunlardan nasıl dehşet duymuyorsunuz şaşırıyorum. Ve en son sıkıntı felsefesi. Şimdi bu felsefe toplumlarda yaşanır, hayvanlarda sıkıntı felsefesi yoktur. Emperyalizmin çok üst düzeyinde sıkıntı felsefesi vardır, bir de bizim gibi en altta. Ve dehşet vericidir sıkıntı felsefesi, yani çözümsüzlük. Sizin şu anda en altta yaşadığınız, sıkıntı felsefesidir. Bunun birazcık ötesi; küçük işlerle oyalanma felsefesi. Küçücük, yani insanların böcekçil tarzı diyebiliriz buna. Bu da çok geri ve geri olduğu kadar da çağın nefes bile aldırmayacağı bir gerçekliktir. Şimdi siz bu gerçeklerden kaçıyorsunuz. Gerçekler size, siz gerçeklere bakıyorsunuz ve bu sıkıntıya yol açıyor. Tabi burada yalnız bireyi suçlamıyorum, burada suçlanması gereken tarihtir; geldiğiniz aile, toplumsal gerçekliktir. Tabi bunların da arkasındaki düşman gerçekliğidir. Birey sadece en yıkılmış, çözülmüş bir moloz, bir bela, bir yarı deli, bir hasta gibi ortaya atılmıştır. Özellikle Kürt bireyi; dünyanın en zavallı, en bahtsız, en çözümsüz, her şeyinden en yoksun bırakılmış, en yanlışa koşturulmuş. Keşke dediğim gibi edebi yeteneğimiz olsaydı da, bu son dönem tipini canlandırabilseydik. Sanata daha konu olmamış. Sanat konusu olmaya da değmiyor, kimse adam yerine koymuyor, insan yerine koymuyor. İnsan yerine koyulmayanın sanatı olur mu? Kaldı ki siz bile ancak devrimle kendinizi kanıtlayabilirsiniz. Ona da bu kadar gayri ciddi yaklaştıktan sonra, kim sizi ciddiye alabilir? Kendi kurtuluş devriminizi böyle her gün bozduktan sonra, kim size insan diyebilir? Ondan sonra ne yapıyorsunuz? Büyük bir inançsızlık, iddiasızlık; işte bu dile getirdiğiniz kaçış, her şeyden rahatsız, hiçbir şey olmak istemiyor, olmaya gücü yetmiyor, fırsat buldu mu en değerli yoldaşını bile ya ölüme terk ediyor, ya kandırıyor. Tabi bunlar daha korkunç ahlaki sorunları da beraberinde getiriyor. Hiç bunları sorgulamıyorsunuz bile. Çünkü kendinizi ele alacak güçten yoksunsunuz veya kendinizden korkuyorsunuz.

Eminim ki bu eğitimde derinliği yakalayamamanız, kendinizden duyduğunuz korkudan ötürüdür. Yani ya çok kandırmaca tarzda kendinizi beğeneceksiniz ki, bu da tam bir aldatmacadır. Gerçeği çarpıcı görürseniz, çok zayıf da olsa bir ihtimal; “ben bu çirkinliği değiştireceğim” diyebilirsiniz. Mesela ben böyleyim? Benim metodum; kendimi her gün aynada seyredip “şu çirkinliğimi de yenmeliyim”. Ben böyle bir metoda sahibim. Her gün kendime bakarım, ama tabi sizin gibi kendimi beğenmek için değil, bir yerlerimi adam etmek için. Bilemiyorum yani, Önderlik gerçeğini hem anlayış, hem yöntem olarak biraz esas alsaydınız, kesinlikle büyük bir araştırıcı, büyük bir çirkinlikleri değiştirici rol oynardınız. Tabi bir de yıllardır kendinizi ihmal ettiğiniz, bu yaştan sonra da herhalde “benden iş geçmiş” diye bir koy vermişlik, işte “bundan sonra benden bir şey çıkmaz” gibi bir umutsuzluk içinde de olabilirsiniz. Her şey sizi daha doğmadan öldürmüş. Şimdi siz öyle yazarsınız, ben de böyle konuşurum, bakalım nereye kadar gidecek.

Sizin bütün bu yaptıklarınız büyük oranda Önderlik gerçeğine bir tavırdır. Kendinizi dayatıyorsunuz. Olabilir, ben de kendimi dayatıyorum. Siz bu kadarsınız, ben tekim. Ama ben tabi tek olmama rağmen çok örgütlü, çok planlı olduğum için, esasta size hükmeden benim durumumdur. Siz bana; fazla işletmeme, fazla harekete geçirmeme; yani tutuculukla, oyalamayla hükmediyorsunuz. Ama tabi biz yıllardır kendimizi hazırladığımız için bütün bu oyunlarınız boşa çıkıyor. Sizlerle şu savaşı yürütüyoruz: Ben iddia ediyorum; benim tespitlerim var, hedeflerim var, örgütlerim var, ordum var ve onun içinde sizleri bir yere oturtacağız. Siz de diyorsunuz ki; “benim bozgunculuklarım, bencilliklerim, disiplinsizliklerim, benim küçücük haklarım, zavallılıklarım var”. Savaş anı anına bu diyalektik içindedir. Kim başarıya gider? Şimdiye kadar Kürt olayında hiçbir örgüt bu kişiliğe iki ay bile dayanamadı. Benim farkım tabi burada ortaya çıkıyor. Bazılarınıza yirmi yıldır, yirmi beş yıldır dayanabiliyorum. O zaman size düşen; boşa çıkarma temelinde de olsa kendinizi biraz daha derinleştirmeniz. Ama baş edemeyeceksiniz de, katılma gücünü göstermeniz. Akşam aydınlarla biraz diyalog yaptık. Yirmi yıldır onları gözetliyorum. Hepsinin saçları ağarmış. Aydın oldukları halde, yeni yeni acımasız gerçeklerle karşı karşıya getiriyoruz ve tabi yine “alçak gönüllülük bizden, ne isterseniz emrinizdeyim” diyerek, mütevazice onları bazı temel gerçeklere bağlamaya çalışıyorum. Sizlerle diyalogumuz buna benzerdir.

Dikkat ederseniz nefes nefese biraz sorumlu, biraz kendini ayarlama, tabi aynı zamanda düşman da  dikkate alınarak yaşanıyor. Mesela her günkü gazete manşetlerini okuyorsunuz: “Apo çöküyor, çözülüyor” diye yazıyorlar ve bu temelde üzerime geliyorlar. “Bu nasıl dayanıyor, mevzide bu çözülmedi mi, çökmedi mi, çürümedi mi?” Gördüğünüz gibi düşmana karşı da mevziimde çökme, çözülme işaretleri fazla yok. İşte aydınlarımıza karşı da, size karşı da yıllardır bunu yürütüyoruz. Buraya geldiniz, ha bire dayattınız kendinizi, ama yine gördüğünüz gibi pek çözüleceğe benzemiyorum. Dayatmalarınızın altında pek kalacağa da benzemiyorum. Neden? Çünkü çok hazırlıklı, biraz kendini ayarlamış bir kişilik, çok yöntemli de. Başka birisi olsaydı sizinle çok kavga yapardı. Mesela birçok örgütte görüldüğü gibi -en reformist örgütler bile- kavga-dövüş birbirlerini kırka parçalamışlar. Ama biz çok büyük bir savaş örgütünü, çok asi, toplumun en dizginsiz, birbirini vuran-kıran gerçekliğinden geldiğiniz halde, sizi kuzu kuzu yürütebiliyorum. Öyle kolay gerçekleşmiyor bu. Taktik dolu, tedbir dolu yöntemlerle gerçekleşiyor. Belki ahım şahım bir ordu gibi sizi yürütmüyoruz, ama yine de, sizi biraz yürüttüğümüz bir gerçek. Bu öyle sandığınız gibi kolay olmuyor.

Siz halen derslerden anlamıyoruz, pek ilgimi çekmiyor diyorsunuz. Oysa ki dünya bu derslerimizi, sizleri nasıl yürüttüğümüzü incelemeye çalışıyor. İşte demin söylediğim gibi, düşman günlük olarak “çöktü, çöküyor” diyor, ama olmuyor. Neden? Herkes halen hayretler içinde. Bu benimle ilgilidir. Aslında siz buraya bunu incelemeye geldiniz. Hem de en şanslı kişiler olarak. Çünkü her şeyimizi size açıyoruz ve yüz yüzeyiz. Gerçekten şansınızı iyi değerlendiremiyorsunuz. Ama bir şey olduğumuz kesin. Siz ne kadar örgütsel gerçekliğe tam bağlanmasanız da, bana bulaştığınız için bir defa düşman sizi bir kontrol altına alacak. Hatta ajanı bile olsanız burada diyecek; “neden adamı orda çökertemedin?” Yarın senden hesabını soracak. Örneğin Şemdin gibi birilerini adamı olduğu halde içeri almış. Kimbilir ona nasıl davranacak, ne yapacak? Yani ölümlerden ölüm beğendirtecek. Neden? Çünkü başaramadı.

Yani düşman o kişilikle, o eğilimle direk ya da dolaylı bağ kurdu ve “gideceksin, Apo’yu boşa çıkaracaksın” dedi, güç verdi. Bunu iyi görmek gerekiyor. O da amansızdı, astığı astıktı. Tek kelime bile taviz vermedi. Ama biz de savaştık. Mesela “ne olur” -okuyun görürsünüz- “biraz değiş, dönüş” diyordum, “sen ki çöplükte bir kemik peşinde koşuyordun, biz seni paşalar paşası gibi yediriyoruz, içiriyoruz, onurlu-şerefli yerde oturtuyoruz, biraz bu işin kanunlarını, kurallarını esas alsan kıyamet mi kopar? Yazık değil mi sana?” diyordum. Dik kafalı böyle, bilemem artık bunu neyle izah ederiz? Herhalde görev adamı. Ben, eskiden de bunlara söylüyordum: “Ajanlık bile yapacaksan biraz değiş, dönüş”. Başkalarına da, Şener’e, bilmem Fatma’ya, diğerlerine de hep söylüyordum. Size güç veren yanlış güç vermiş, sizi ajan yapan yanlış ajan yapmış. Beceriksiz yani, anlatamadık ve sonuçta belki de en mahfolan kişiler bunlardır. Birisi yerin dibine girdi, nerede olduğu bilinmiyor ve bir gün, gün yüzüne çıkamıyor. Birisi en kötü bir biçim de geberdi gitti. Bunu da içeriye yolladık. Yani birisini emperyalizmin bilmem neresinde, karanlıklarında gitti; birisi yerin dibine, birisi de zindana.

Haydi bakalım bunlar gerçekten TC’nin en iyi, sözümona bizi çözmek, bizi böyle çökertmek isteyen adamlarıydılar. Ne olurdu yani, biraz kendi mesleklerinde ciddi olup, değişim-dönüşüme cevap verselerdi. Sayın Mahir Kaynak vardı, eski MİT görevlisi dediler, ben onu ciddiye aldım. Çok da ilgimi çekti. Sınırlı da olsa bir değişim-dönüşüm, ki özde var mı onu da bilemiyorum, ama mühim olan kendini böyle ortaya koyuyor. Sonuçta onun için de; “psikopattır, ahlaksızdır, ordudan kovulmuştur” dediler. Ve bir hain olarak ilan ettiler. Yani şunu demek istiyorum: Bizimle ilişkilere çok dikkat etmek gerekir. Ajan bile olsanız, çok dikkatli olacaksınız, devrimci militan iseniz çok daha dikkatli olacaksınız. Yani sizin burada en büyük silahınız; “ben dikkatsizliğimin kurbanıyım. Ben çoktan dağıtılmış, çözülmüşün tekiyim. Benden adam çıkmaz, ben çoktan ölmüş-bitmişim”. Şimdi savunma tarzınız bu sözcüklerle izah edilebilinir, ama bununla da bir şey kurtarılamaz. Madem öylesin, dağınıksın, çözülmüşün, o zaman sana: “Her şeyi kabul edeceksin. Birey olarak hiçbir haktan, istemden bahsetmeyeceksin. Çünkü sen kendin ölümcül bir hastalık içinde olduğunu söylüyorsun” derler. Tabi burada da bazen; “hayır, bende de bir şeyler var” diye yazan, ertesi gün başka türlü yazıyor. Umut da var, şu da var, bu da var. Tabi çelişki bunlar.

Velhasıl kendinizi ne yapıp edip saklayamıyorsunuz. Saklayamazsınız, çünkü karşınızdaki muhatap, karşınızdaki sorumlu sizi böyle kendi bildiğiniz gibi, kendi olmak istediğiniz gibi bırakmaz. Hatta benden daha önce askeri elbise giyen siz, asıp kesen siz. Tabi ben de biraz ciddi olduğum için; “nedir bu yaptığın, ne yapmak istiyorsun?” diyeceğim. Mesela savaş? Sen değil misin, bu kadar silah patlatan? “Silah patlatmanın ilmi nedir, silah patlatmanın sonucu nedir?” diye soracağım. Gerçekten “savaşta ne elde etmek istiyorsun?”diye soracağım ve bunlar çok doğal. Silah gibi, yani her bir mermisi adamı idama götürür. Vurursun veya vurulursan ölüme götürür. Bunun tartışmasını bile yapmazsan, kimin için, niçin, nasıl, yine nereye götürecek, ne getirecek ne götürecek? Bunları cevaplandıramazsa deli bile silahı eline alamaz. Şimdi bakıyorum, hepiniz yıllardır çeşitli düzeylerde, hem de sorumluluk almış, savaşmışınız, ama savaşın doğru kanunlarına giriş bile yapmak istemiyorsunuz.

Savaşın teorisi, savaşın siyaseti, siyasetin savaşı, ordusu, kuralı, disiplinine anlam bile vermek istemiyor, hatta kaçıyorsunuz. O zaman siz burada da ikiyüzlülük içindesiniz veya kendinizi kandırmışınız. O zaman size derler, “bu tehlikeli aleti niye elinize aldınız? kim size dedi asker olun? kim size dedi dağa çıkın?” Yani bir düğüne, derneğe gidilirken bi-le böyle istemsiz, arzusuz, plansız gidilemez. Hata etmişseniz onu da açığı çıkarın. “Yok ciddiyim” diyorsanız, bunun kura-lına anlam vereceksiniz, bunun başka yolu yok. Yani şu anda savaş teorisi konusunda bu kadar lakayt olmak, savaş pratiğini incelemeye bile yanaşmamak, dehşet verici bir durum. Yıl-lardır doğru-dürüst kendini tanımlayamamak, neye karşı, ne olduğuna dair. Hatta onu da bırakalım, savaş çok dehşet verici bir şey, ona belki hafızalarınız, yüreğiniz yanıt veremez ve-ya Türk generallerinin söylediği gibi “zavallı PKK’li, gel.” Belki o çağrıya göresiniz, ama “haydi yaşamı çözelim” de-sek, hal hareketlerinizden anladığımız kadarıyla, yaşamak istediğiniz anlaşılıyor.

Bazı duygularınız var, ilgileriniz var, ilişkileriniz var; bunları masaya yatırıyoruz, bakıyoruz içinde hiçbir şey yok. Alıştırıldığınız işler aile işleridir, karı-koca işleridir ki, onlar hakkında da kocaman bir kara cahilsiniz. Bırak orduyu, devleti, sizinle ailecilik yapalım. Mevcut düzen sınırları dahilinde bile bir ailecilik tanımını, gücünü gösteremezsiniz. Yani düşünün, sizinle savaşı, orduyu, partiyi bir tarafa bırakıyorum. Yeni yeni yaşama göz açıyorsunuz. Düzen sınırları dahilinde ‘nasıl yaşamalı?’. Yaşamın ekonomik temeli, düzenin hukuki çerçevesi, bir de şu anda işsizlik durumu var. Bilmem işte toplum her türlü derin bir bunalım içinde, her şey bozuluyor, bunlar gerçek. Acaba bu çerçeveye göre sizin bu arzuladığınız yaşam mümkün mü, değil mi? Örneğin bir aile kurabilir misiniz, kuramaz mısınız? Burada bile yanıtınız gerçek dışı.

Aramak, Bulmak, Bilmek, Ayni Zamanda Bir Şeyler Almak İçindir

İlişki tarzınıza baktığımızda kesinlikle lümpenlerin, serserilerin, evden kaçanların, evden kaçan kızların veya erkeklerin, kaçırtmak isteyenlerin ilişki tarzıdır. Onu fazla aşmış değilsiniz. Sorumsuz, başına ne geleceğini kestiremeyen -maceraperestler değil, aslında zincirlerinden boşanmış köleler de diyemeyiz- şaşkınlar. Çünkü bir ilişki etrafındaki tehlikeyi anlayamıyor. Bu konuda mesela kendimi nasıl araştırdığımı size söyleyeyim: Dehşet gibi geliyordu bana ve ben nasıl ilişki kuracağım diyordum. Köyde, köylülerle nasıl ilişki kuracağım diye ödüm kopuyordu. Hele bir devlet kurumunu görünce, benim için dayanılmaz olurdu her şey. Halen de öyledir, arayış içerisindeyim. Halen ne bulup bulmadığıma dair böyle emin olmuş değilim. Ama büyük arıyorum, bulursam büyük bulacağım veya insanca olacak, anlamlı olacak. Bu nereye götürdü beni? Büyük bir dünya savaşına. Nerdeyse bütün dünya ile savaşıyorum, yaşam hakkımı elde etmek içinde de değil, tam bulmak için. Yaşama dair hakkimin olduğunu savunmam. Ama size bakıyorum sahte muallimlerin etkisi altında, sanki yaşamı bulmuş, hakkını elde etmiş de, bazı küçücük engelleri varmış gibi. Bu da, kendini kandırmaktır. Öyle bir olay yok. Ben 50 yaşıma dayanıyorum, ama halen tam bulamadım. Aramızdaki fark ne? Ben büyük arıyor, büyük bulmaya çalışırken -tabi engelleri var, düşmanları var-, aramak, bulmak, bilmek, ayni zamanda bir şeyler almak içindir. Yoksa kocaman bir ömrü boşa çıkartmak için değildir. Bu da bugüne kadar gelen savaşa yol açtı. Bu savaş nedir, biliyor musunuz? Benim arama isteğimin bir sonucudur. Gerçekten gün gün, saat saat her şeyi hatırlıyorum. Arama isteklerim yoğunlaştı, gelişti, örgütleşti, savaş haline geldi ve sonuç; hepinizin bu vahim durumu.

Birey olarak yaşami araştırırken, ne çıktı karşıma? Toplumsal gerçeklik; birey ve toplum. Toplumu, mesela aileyi anlamaya çalıştıkça, daha o saat düşman ortaya çıktı: Aile düşmanlığı. Düşman taş çatlasa 15 yaşına kadar beni yaşatabilir. Doğru-dürüst daha 15’imi yaşamadan öleceğim gün gibi karşımdayken, düşmanı tanımlamaya çalıştım, düşman ne olabilir? Aile düşmanlığını kabul edeyim mi, etmeyeyim mi? Dağ gibi bir sorundu bu benim için. Çocukluktaki en önemli yıllarımı bu sorunu anlama aldı. Ve sonuçta bildiğiniz gibi büyük bir taktik yaptım: Aile düşmanlığının reddini gerçekleştirdim. Çok zordu. Bunu reddettiğimde, namussuzluğumuzdan tutalım, silikliğimize kadar her şey söylendi. Tek başımaydım tabi. En sonunda düşman ailenin çocuğuyla gizli bir ilişki de kurdum. Sanıyorum bu ilişkiye dayanarak bir çelişkiyi ortadan kaldırdık. Tabi çarpışarak değil, uzlaşarak. Her halde en ciddi toplumsal uzlaşmayı veya halk içindeki bir çelişki de diyebiliriz, akilli bir biçimde aştım. Aksi halde gerçekten daha 15’ime gelmeden beni bitirebilirdi. Yani fiziki olarak bitirmese de, anlayış olarak bitirirdi ve ben anasının, babasının dediğine göre yaşayan basit bir köylü olurdum. Anlaşılmaz bir hedef önünde, buna göre işte kendini 15, yaşatırsa 20, 25 yıl. Sonuç iflas etmiş bir köylülük, işte bu tehlikeyi aştım.

Daha sonra bu toplumsallıkta bir şey daha çıktı. Okuduğum köy Türk, kaldığım köy Kürt, Kürt-Türk, bir de burjuvalar var, işçiler var, Adanası var, Çukurovası var, teri var, yolması var, yanında zengini var; işte bu da sınıfsal çelişkidir. Ulusal-sınıfsal çelişkinin iç içe kendisini dayatması. Ne yapacağım, Kürtlüğü kabul edeyim mi, etmeyeyim mi? Yine burjuvalığı mı kabul edeyim, emekçiliği mi? Bu da ortaokul, lise de tüm günlerimi aldı. Burjuva çocuklarla konuşmak istiyorum. Benim gibi bir zavallı onlarla ne yapabilir ki! İlgi duysam, özensem hiç umut yok. Kürtlük hakeza, burjuva düzeninde ilerlemek için tümüyle inkarı gerektiriyor. En ufacık bir Kürtlük zaten baştan kaybediştir. Ondan sonra zaten objektif koşullar gereği baba ne yapacak? Beni mecbur çalıştıracak. Halen hatırlıyorum, kendi işlerinde beni çalıştırmaktan başka hiçbir seçeneği yoktu. Bir emek savaşıydı o günlerde yaptığımız. Babadan bir on kuruşu bile ben çıkaramıyordum.

Tabi daha sonra bildiğiniz gibi o bir kavgaya da dönüştü. Kavga kural-kaide tanımadı, en son şiddete dönüştü. Hatta el koymalara kadar dönüştü, öyle bir isyanı da patlattık: Köy toplumuna, köy ailesine isyan. Şehre gelip de ne yapacaksın? Hiç bir gücü olmayan bir çocuk, ortaokul yılları, öğretmenler, onlar bize ne yapmak istiyorlardı, zaten onlar da düzen içinde, birer düzen memuru. Hiçbir şey doğru-dürüst öğrenilemez. Yani yaşlar böyle boş boş geçirilmeye çalışıldı. Bu yıllar sadece düzende hepinizin yaşadığı gibi fazla ciddiyeti olmayan, “okulu, sınıfı bitireyim, hele bir de küçük düzen memuru olayım” yaklaşımlarıyla geçti. Bütün umuduyla buna böyle kilitlenmiş bir şey. Okudum, memur da oldum, biraz para da kazanmaya başladım. Tabi bu da bizi tatmin etmedi. İşte orda bizde yenilmeyen bir yan vardı. Bu fazla iç açıcı değildi. Hele daha büyük işler nedir, daha büyük işleri araştıralım, işte devrimciler de çıkmış piyasaya. Kimdir bu devrimciler? Bir de büyük kentte arayalım dedik. Yine çok zavallı, ama sizden farkı şu; ne düzene kolay adapte oluyoruz, ne de yutuluyoruz. Düzen bizi çok horlasa da içimizde yavaş yavaş bir öfkeyi biriktiriyor, onu bir çıkışa doğru götürüyorduk.

Bütün bunlar iğne ucuyla yaşamı araştırmadır. Şimdi siz, en gelişkin teoriye, devrimci teoriye ilgi göstermiyorsunuz. Biz o yıllarda kütüphaneleri adeta yol eylemiştik, kendimize göre bir-iki kelime çıkarmak, bir-iki doğruya ulaşmak istiyorduk istiyorduk. Dikkat edin ne örgüt var, ne imkan var, ne emreden var. İşte gerçeğin araştırıcısı böyle olur. Bu gidişat bana göre değil, aslında paramız da var, fakat paraya göre yaşanılmaz diyorum. Topluma karşı bir yerde suçluluk duygularımız vardı. Geldiğim gerçekliği çözememişim. Karşımdaki devlet pek iç açıcı değil, beni ne yapacağı belli değil. İşte o ortamda böyle araştırıyoruz. Kendi başıma her şeyin çoktan kaybedildiği bir toplum adına ne yapabilirim? Güçsüz, zavallı, aslında nasıl yaşadığım bile anlaşılmaya değer. Yani, en iddiasız, pamuk ipliğine bağlı, hiçbir şeye doğru-dürüst gücü yetmeyen; şimdi düşman bizi marjinalleştirmek istiyor ya, o yıllarda süper bir marjinal yaşam. Her şeyin kenarında, teğetinde, sadece bakabilir, ama hiçbir zaman anlayamaz, içine giremez. Ne yürekte, ne beyinde hiçbir şeyi kendisinin yapamaz. Duyguları da, düşünceleri de en güçsüzü yaşıyor. Tabi burada bir farkımız var. Bu yıllarda sizler ölümcül yanlışlıklara batarken, biz burada ruhu ve beyni satmadık. Güçsüz de olsa bizim olsun, bize göre kalsın dedik. “Onu çalıştırırım, belki bir işe yarar’’dedim. Siz sattınız, yani bir köleden daha beter düzene yamandınız. Onun için iddianız kayboldu. Şimdi neden adam olamıyorsunuz? Çünkü en tehlikeli bir köleliği gönüllüce kabul etmişiniz. Yürek çoktan satılmış. Nerede, ne zaman, kimlere, kaç kuruşa belli değil. Tabi buna daha ailedekini de katabiliriz. Köy ağasına nasıl satıldınız; babaya, anaya, karıya, kocaya bilmem hatta kıza, erkeğe… O toplumun diyalektiğine göre zaten her şey boşa çıkarma temelindedir.

Bu konularda benim farkım şu; tek kalmak. Çok ilginç! Herhalde benim kendime göre en önemli yanım; -tabi tek kalma derken sizin gibi boykotçu, bozguncu değil- inanılmaz etkileyiciliğim de vardı. Yani hırçın bir teklik değil. Öğretmenlerim olağanüstü, hemşeriler, köylüler yani bunları idare ediyorduk, şimdiki gibi. Düşmanım bile olsa kendimle ilgilendirtirirdim. Tabi bunlar hep taktik, öz daha farklı. Özüme bir özgürlük alanı tanıyabilmem için etrafımı akıllıca oyalayabiliyordum. Oyalama dediğim, yani kandırma değil, geçimli, ama öyle uydu anlamında bir geçimlilik de değil. Gerçekten anlayabilselerdi, o halimle bile bir şeyler veriyordum. Mesela çocukluk arkadaşlarıma kesinlikle bir şey veriyordum. Hatta o yaşımda, köylülere bir şeyler veriyordum. Okuyordum, haber getiriyordum onlara; şöyle olmuş, böyle olmuş diyordum. Köy ortamında, yılanlar öldürüyor, yardımlaşmaya gidiyorduk. Böyle yardımlaşmaya yatkın bir konumum vardı. Her şeye en başta ben koşardım, ama diğer yandan temel aile tehlikesine karşı da kendimi koruyordum. Dikkat edilirse bütün bunlar devam etti. Anamın kuşkuları gelişti. Daha sonra devlet temsilcilerinin kuşkuları gelişti. Bu kuşkuları kendimi ezdirtmemek temelinde, dikkatli değerlendirdim. Bunlar hepsi önemli, hepsi planlı ve tehlikeyi biraz bertaraf edebilecek bir biçimde yürütüldü.

Şimdi sizin isyanınız hep kırıp-dökmedir ve anında kaybetmedir. Türk Devleti’ni şimdiye kadar nasıl yönlendirdiğimize dikkat edin; işte en son Şemdin olayında bile -sanırım onun macerası giderek daha iyi anlaşılır- onunla Genelkurmay’ı, özel savaş hükümetini oyaladık. Oyalamasaydık kimbilir neler yaparlardı? Ankara’dayken işte o zaman da oyaladık. Halen Demirel’in bir danışmanı var, Cüneyt Arcayürek “yahu bu yılan” diyordu,  “78 ‘de bir karıştı, bir askerimiz potinini kaldırsaydı, yılanı böyle ezerdi. Bize büyük hata yaptırdı, bizi oyaladı’’ diyordu. Bu gazetelere de yansıdı.

Doğrudur, o zaman bu ilişki tarzımla devleti oyaladım. Oyalama da öyle ucuz bir kandırmaca gibi değil, kişilik tarzı. Pilot da vardı, o zaman diyordu: “Yiyelim mi bunu, içelim mi? Kavuralım mı, bilmem ne yapalım mı?’’ Bir de kafesteki kuş diyordu; “kuşu seyredelim mi?’’ Yani bütün yaptığımız, kuşun kafesten çıkma hareketini düzenlemek. Ve gerçekten kuş kafesten çıktığında, hepsi saçını-başını yoldu. Müthiş bir şeydi. Tabi o zamana göre kafesten çıkmak, en büyük savaş adımlarından birisidir. Siz ne yapıyorsunuz? Burada bile kafanızı her gün sağa-sola vurup ezmekten, ezdirmekten başka bir şey yapmıyorsunuz. Burada düşman yok, ama halen gerçekten özgürlük, işte sıkıntı felsefesi, şu-bu, kafasını sağa-sola vurmaktır. Peki siz nasıl düşmanla uğraşacaksınız? Ben Ankara’da, MİT’in tam göbeğinde, -Pilot özel savaş adamıydı, Fatma da MİT’in en güvenilir bir ailesiydi- ortasındaydım. Günün yirmi dört saatinde ikisi beni koltuğuna almıştı. Aslında ilginç bir süreçtir bu. Dedim ya beni kavurarak yemeleri mi iyidir, yoksa bir kınalı keklik gibi, keklikleri çağırıp avlayan bir işbirlikçi yapmaları mı? Beni kendilerine göre bir işbirlikçi yapabilecekler mi, onun çabasındaydılar. Çok yumuşak davrandım. İşte kafesteki keklik ötecek -tarihte de hep öyle olmuş-, keklikleri düşürecek. Yani soy haini ki Kürtlerde bu çok yaygın. Onunla oyaladık, mesela yıllarca “olur mu, olmaz mı?’’, “oldu, olmak üzere’’. Ben saati saatine; “olabilirim, olabilirim’’ diyordum, Fatma’ya filan. Her şeyi bıraktım, “istediğiniz gibi beni kullanabilirsiniz” dedim. Ne zamana kadar? Kafesten kurtuluncaya kadar. Tabi kurtulduktan sonra biz sizin gibi, özgürlüğü çar çur etmeyiz. Ben Fatma’dan, Pilot’tan kurtulduğum zaman dünyalar benim oldu. Siz olsaydınız namus meselesi yapardınız, vay bilmem “erkek böyle olur mu?’’ deyip, kendi sonunuzu getirirdiniz. Farkımıza bakın; aramızda dağlar kadar bir mesafe var. Ama bütün bunlar olmasaydı siz olmazdınız, bu PKK, bu savaş, bu silahlar olmazdı. Ben Ankara’dan çıkmayı becermeseydim, PKK’nin adı bile olur muydu? Diyarbakır’dan çıkmasaydım, buralara gelmeseydim -hep tarihi hamleler var-, hiçbirisini yapmasaydım, siz kimbilir nerde olurdunuz? Ama bunlar bir tarih, hem de çok ilginç bir tarih. Siz devleti ne sanıyorsunuz? Dikkat edin durumunuz acıklı. Yani düşmanın çözülüş olayını, benim mesela düşmanı o çocuk halimle, o yalnızlığımla nasıl aştığımı bile bilemiyorsunuz, ondan sonra komutanlık taslıyorsunuz. Ben sizin bu savaşçılığınıza, kuru bir ekmek bile vermem. Ayıp olmasın yani, çocukken de insanları beslerdim, fakat bu savaşçılığa desen, “bir kuru ekmek ver” fazla hak etmez derim, kendi yaptığım işle kıyasladığımda. Çünkü savaşın bütün imkanlarını siz kullanmıyorsunuz. Hatta zarar veriyorsunuz. Ama sadece örgütü Ankara’dan sağlam çıkarmak için benim yaşadıklarım kabustan da beterdir. Duygular meselesinde de öyle, her gün ölüp ölüp dirilme.

Bunların hepsini bilinçlice yapmıyorum. Her şey kuşku altında, her şey büyük çözülüş altında. Satın alınacak mıyım, bağlanacak mıyım, satılacak mıyım, çıkabilecek miyim, gücüm yetecek mi, nefesim yetecek mi? Çünkü işte bugün Haki Karer’in şahadeti var. O şahadet şöyle gerçekleşmişti: Haki yürekli, cesaretli bir arkadaşımızdı, benim halimi de en iyi anlayanlardan birisiydi. Gerçekten bir insanilik yoldaşıydı. En çok bize inanandı ve çok cesurca; “Ben bu davanın militanı olacağım’’ dedi ve ben daha yap demeden, o yapmaya çalıştı. Düşman gördü: Haki Karer, bu davanın en özlü, en ikirciksiz, en yaman militanıydı. Pilot da öyle, mesela bizimle dört gün önce Antep’teydi. En büyük toplantımızı 13 Mayıs’ı 14’e bağlayan gece de, Antep'te yaptık, sabaha kadar bir odadaydık, o gördü. Ki o benim Kürdistan seferimdi. Ağrı’dan başladık, Antep’te bitirdik. Zaten ben dedim “Bu toplantıyı bitirdik, artık Ankara’ya gidiyorum, ölsek de gam yemem, tohumlar serpildi mutlaka yeşerir” falan. Dört gün geçmedi, Antep’ten haber geldi. Ben dedim; “Tamam, zaten beklenen de buydu.” Kemal Pir gibileri diyordu: “Bir eylem yapalım, ya ölüm ya kalım”. O konuda “aman hele yapmayalım, yine sağduyuyla şehit cenazemizi sağlam Karadeniz’e götürelim” dedim, götürdük. “Bu başımıza gelen felaket nedir?” daha onu demeden, 3 Haziran’da Pilot’un işte bizi tutuklamaya girişmesi oldu. Darbe olacaktı, 3 Haziran darbesi, 5 Haziran seçimlerinden önce. Bu Namık Kemal Ersun Türkeşçiydi ve düşünün bize karşı düzen dehşete kapılıyor. Üç-beş genç arkadaşız. Ona Karaşi faşist bir darbe düzenleniyor ve Pilot -ordunun adamı aslında- bizi öldürecek mi, otuz yıllık zindana mı çekecek? Onun şaşkınlığını yaşıyor. Darbe olursa belki imha edecek, darbe olmadan da içeri alacak. Yani ‘77’de darbe düşünülüyor ki o zaman bizim adımız bile yoktu. Buna rağmen düzene dehşet veriyordu. İşte Haki ondan onbeş gün sonra sıra bize geldiğinde 3 Haziran’dı. Ben tesadüfen eve gitmedim, yakalanmadım. Kemal Pir yolda yakalandı, Karasuların evinde, ucuz atlattık. Pilot tekrar geldi. Mesela yaptığımız en iyi bir şey, hiç bozuntuya vermemek ve işlere bıraktığımız yerden devam etmek. Taktik neydi o zaman? İşte “kalacağız Ankara’da, tehlikeli olmayız, biz de diğer guruplar gibi ideolojik olguya önem vereceğiz, silahlı kolumuz fazla gelişmez, dergi çıkaracağız, evlilik yapacağız”. “Öyle mi abi!” diyordu. Ben diyordum; “tamamen öyle”. Her gün gidip para harcıyordu, altın alıyordu. Hatta bana kat tuttu, buzdolabı aldı. Allah eksik etmesin, o günlerde onun harcadığı parayı hiç kimse bize harcamazdı. Ve çok da disiplinliydi. “Yeter ki sen emret, her şey hazır” diyordu. “Eylem de hazır” diyordu, “yeter ki, sen emret”. Yüzde yüz kontrolü altına almaydı. “Tamam” dedim, böyle olacak” filan. İşte bir altı ayı da böyle atlattık. Dikkat edilirse dehşet verici bir süreçtir bu. Haki katledilmiş, bizde üç dört tane kirli silah vardı ki cezası en az otuz yıldı, grup biterdi.

Ondan sonra grubun iki özel savaşçısı, Fatma’yla biz, mutlaka özel duygusal ilişki şarttır dedik. Öyle bir taktik veya öyle bir yaklaşımla -ki art niyetlice değil- yöneldik. Yani bir yerde çok ilginç oluyor; “ya ne istiyorsunuz? Ben işte evinizin içinde zavallı bir Kürt köylüsü, Kürt genci, evinizdeyim”. Fatma’nın babası; “biz bunu alıp devletimize adam edecektik” diyordu. Ve gerçek de buydu. Öyle bir adamla biz oraya gittik. Pilot da 24 saat yanımızdaydı. Düzen demek ki o zaman bizi tam kontrole almış. Herhalde karar şu: “Bunu kullanacağız. Bu enayi tümüyle bizim adamımız olacak özelliklere sahip. Biraz da adı duyulmuş. Örgüt işlerinde, Kürt işlerinde kullanılabilinir”. Ölüm kararını bu temelde kaldırdık. Birkaç şahadetle, tutuklamayla, o da çok geçici. Yani dakikası dakikasına takip ediliyoruz. Her gün de hata yaptırmak istiyorlar. “Ölüm emri ver, soygun emri ver”, “dur hele, yarın olmazsa ertesi gün” filan diyorum, böyle beş altı ayı kurtardık. Diyarbakır’a geldiğimde, yine tamam maaşlar geliyor. Fatma öğretmen, gidip maaş alıyor, Pilot’la da randevulaşmışız “üç ay sonra şuada buluşalım” diye. Tamam, yine devletin kontrolü dört-dörtlük. Tabi bildiğiniz gibi aniden efendilerimi terk ettim. Yani değişik bir hikaye. Ondan sonra bu sahalar filan.

Yani şu sonucu öğreneceksiniz; siz nasıl yaklaşıyorsunuz yaşama, ben nasıl? Farkımızı ortaya koymak için. Bunların bilinçli ajan olup olmaması da önemli değil. İki tane burjuva öğe, iki tane halkını çoktan bırakmış, koy vermiş kişilik, kimlik. Onlarla benim savaşıma bakın, sizin örgüt anlayışınıza bakın. Benim burada örgütü yaratma savaşıma bakın; sizin örgütü bozma gerçeğinize bakın. Tabi ki ben örgütlenmenin kıymetini çok iyi bileceğim, siz ise sadece düşmanın bir bozması gibi hareket edeceksiniz.

Fatma o zaman şunu söylüyordu: “Hangi PKK`liyle 24 saat bir arada kalsam, onu bitirmek için bu zaman fazladır bile”, hem de merkezi düzeyde. Fakat benim; “bu hiç birisine benzemiyor” diyordu. Cuma arkadaşımız halen sağdır, birgün benim yaşantımı geldi gördü. “Ya bu nedir, bunu öldürelim” demiş, “hem de derhal”. Hayri Durmuş onlar da; “Nasıl böyle yaparsınız” diyerek karşı çıkmışlar. Ben on yıl tek başıma dayanacağım ki işin göbeğindeyim, ama onlar 24 saat dayanamıyorlar. Tabi her an bir provokasyon ve üzerine gitseler devlet gelip örgütü bitirecek. Şimdi Şemdin de öyle. Yani bütün bunlar birbirleriyle çok bağlantılı. Şemdin astığı astık, bir kelime söyleyeni derhal öldürttüğünü biliyoruz. Bir kız vardı Dirok, diyordu; “ya bu bey gibi, bilmem kızlara ne yapmak istiyor”. Sersem” dedim, “Diyarbakır’da beyliğini kurmuş, sen zavallı bir kızsın, Ankara'dan gitmişsin, tabi ki seni alır bilmem ne de yapar. Adam kendine göre bir beylik kurmuş, ya onun iktidarını tanıyacaksın, karşı çıkarken de, “ben bile cesaret edemiyorum, yani gözünün üstünde kaşın var diyemiyorum Şemdin’e” dedim.“Hatta hizmet ediyorum.” Zavallı tabi, gitti iki ayağını da kaybetti. Tabi biz Şemdin’e gerçekten tek bir laf bile etmedik. Kimdir, nedir? Yani bir olayı tanımak gerekir. Her an “vay şöyle bir davranışı vardı. hoşuma gitmedi”. “Tabi büyük bir kısmı da ucuz askeri oldu. Sonuç; büyük bir felakete götürüyordu ve biz yine tecrübelerimizle, onu yavaş yavaş aştırdık.

Fatma MİT'in, Pilot bilmem o zaman ki basit istihbaratın şeyi olarak rol oynuyorsa, Şemdin işte ilan edilmiş ikinci adam, askeri komutan, astığı astık kestik bir adam, bunu nasıl yeneceksin? Ama unutmayın, belki çoğunuz onun basit askeriydiniz. Sizi komutanın yerinde bıraksaydık veya benim bazı tedbirlerim olmasaydı acaba Şemdin sizi nereye götürürdü, bunu anlıyor musunuz? Özellikle Amedli arkadaşlarımız bunu çok iyi düşünmeliler. İşte adamınız ortaya çıktı. Diyeceksiniz ki“bu PKK'nin merkezindeydi, Önderlik bize dayattı”. Hayır, ben bunu böyle dayatmadım. Dikkat edilirse yağmur gibi çözümlemeler gönderiyordum. Zaten en büyük silahımız da çözümlemelerdir. Orda insanı teşhis edeceksin, orda gerçeği göreceksin, savaş vereceksin. Hiç buna dikkat etmiyorsunuz. “Zeki'nin de çözümlemeleri yüksektir” ve hepiniz de boyun eğiyorsunuz. Bir de size biraz yön veriyor. Kıza diyor; “istediğini yaşa”, delikanlıya diyor; “istediğini yaşa”. Hepiniz de kabul ediyorsunuz. Halen Amed yaşam tarzını aşamıyoruz. Ona da talimatlar Genelkurmay`dan geliyor, paralar geliyor, ortam açılmış, bizim Amed delikanlısı veya metropollerden gelen delikanlı, kız maceracılar da -ki böyle iki nohut atsan, avlarsin- o kadar bomboş, o kadar oyuna gelebilecek kişilikler ve öyle de oldu. Benim bütün yapabileceklerim kendime göre savaş tarzımı yine koşturmak, bu işe koşturmak. Hele gel; adam takımıyla geldi buraya, yani ben ters bir söz etseydim, bir bakarsın beni rehine bile alabilirdi. Yine “büyük sensin” dedim, hiç bir şey yapmadım. Biraz ideolojiyle çözüyorum, politikayla çözüyorum onu. Ben Fatma’yı çözerken karşımda devlet vardı, yani görünüşteki kişiye göre Fatma pire kadardı. Bir boğazını tutsaydık veya sert baksaydım, düşer ölürdü de. Ama sert baksaydım yanlış olurdu. Zeki de öyle, “ne yapıyorsun?” desem ölürdü, zaten ölmek üzereydi. Bana her gün tanrı diyordu, “Allahsın sen”. Ölürdü, ama ölseydi taktik bozulurdu, TC`nin oyunları çözülemezdi belki.

O yüzden bakın onunla diyaloglarıma, mükemmeldir, hiçbir tane kusur yoktur ve hepsi iyi yönlendirmiştir onu. Yönlendirme işi belki çok kaybettirdi bize, ama kazandırdığı nedir? Bir yerde hali hazırdaki savaş düzeyidir. Bu da az bir şey mi? Hayır, dost düşman kabul ediyor ki, gerçekten çok önemli. Unutmayın ki siz tek kelimeyle, tepki duyduğunuzda öldürülüyorsunuz ya da basit kuklası oluyorsunuz. Yani düşman çok yönlü mücadele eder, mücadele çok kapsamlı bir olaydır.

Onun için diyorum siz örgüt içinden, örgüt tarihinden, savaştan bir şey anlıyor musunuz? Anlama gücünüz, iradeniz felç olmuş. Eminim ki sağlam kalsaydı o adam, benim bizzat uğraşmam olmasaydı bu PKK gerillasından tek bir kişi kalmazdı. Dürüst olanları zaten ölüme gönderiyordu. Bazılarını kendisi öldürüyordu, vurdumduymazlığa getirerek, bir de alıştırmış mesela bazı çömezleri var. Bazı kızları, erkekleri düşkün yaşama alıştırmış. Geçen gün bir haber aldık, biliyorsunuz bazıları kaçtılar ve şu anda polisin himayesinde karı-kocalık yapıyorlar. Yani geri kalan kız, erkekte öyle olacaktı. MIT’in en iyi veya JITEM`in Diyarbakır Merkezinde halkına karşı savaşan en iyi elemanları. Ve bunlar başlangıçta hepsi gerilla, ama dönüşmemiş, değişmemiş gerilla. Şu an Diyarbakır JITEM merkezinde çalışanlar, Amed’den kaçan itirafçılardır. Kız da var erkek de. Hepsinin evi var şu anda. Hepsi korumaya alınmış, ama her gün halkı vuruyorlar. Sizden gittiler oraya. Şemdin olsaydı, tek bir kişiyi Kürdistan`da bırakmazdı. En son görüyorsunuz; iftirayla, Türk demokratlarını bile imha ettiriyor. Şimdi bunlar ciddi. Ondan sonra da çıkıyorsunuz karşımıza, doğru-dürüst oturamıyorsunuz, salak salak ancak bakıyorsunuz. Her şeyinizi götürecek ve sizi halkınıza karşı, hatta yoldaşlarınıza karşı hem de itirafçı, hem de tetikçi yapacak. Kişiliğiniz bu kadar; kişiliğiniz savaşkan değil, yöntemli değil; kişiliğiniz ne siyasetten, ne örgütten bir-şey anlamıyor. Kupkuru bir kişilik, ağzına ne verirsen, onu yutuyor. Ufak bir taktikle sonunu getiriyor, bunu göremiyor. Ondan sonra da bol bol ağlıyorsunuz: “Vay başımıza gelen”. Zaten en kötüsü de; korkunç soy düşmanı oluyorsunuz, halk düşmanı haline geliyorsunuz. Bunlar ortada, ben iftira etmiyorum.

Tamam bir sürü yoldaşımızı katletti, dolaylı veya direk, birçok kaçışa yol açtı, birçok kişiyi de düşkünleştirdi. Hatta en son Amed operasyonuyla kalan son gerillayı da çözmek istedi. Fakat yine de kurtarılan değerler az değildir. O gerillayı çözmüş olarak kendi baş komutanının yanına gitmek istiyordu. Mesela son açığa çıktığında burada herkes öldürelim diyordu, herkes “mutlaka öldürülmeli” dedi. Öldürmedik de, “yaşamı bağışlayın’’ dedik. Küçük bir name yazmıştı. “Yaşayabilirsin’’ dedik, ‘’suçların çok ağır, bin defa idamı hak etmişsin” de dedik. Tabii tutulabilinir, sorgu derinleştirilebilinir de. O, ayrıntı artik.

Bizimkilerin ciddi bir sorgulama yeteneği de yok. Böyle kaçmamalıydı veya kaçması da benim açımdan çözümlenmişti. Bizimkiler düşmanı azıtırlar. Ben bunu bildiğim için onu kendi içimde çözdüm. “Kaçsa da, kalsa da” diyordum, diğerleri gibi; Şener, Fatma gibi. Onlarla savaşımı ben verdim. Ölseler de, kalsalar da, benim için o kadar önemli değil. Kaçtı, bana göre o da ayarlanmıştı. Ne yapabilirdi şimdi bu adam? “Komutan sıfır” rolünü oynasa veya bu UNITA gibi. TC. bunu göze alamaz, ben bunu iyi biliyorum. İşbirlikçi Kürtlere dayanacak. Barzaniler zaten maceracı, hepsi para, pul peşinde. Bu onlardan daha (Sakık ailesi) vurguncu bir aile. Onlarda biraz Kürtlük var, bunlarda o da yok. Bu diyor; “bütün Kürtleri birleştireceğim”. Daha büyüğe oynuyor. Peki TC. buna nasıl katlanacak? İşbirlikçi politika üretecek, TC. gelip görüşme yapacak. Hédi hédi, yavaş yavaş görüşme yöntemi geliştiriyor. Amerikan elçileriyle, hatta MOSSAD’la da, ilişki kuracak. Adam Kürdistan üzerine büyük pazarlığa yatıyor. Küçük memur değil, küçük ajan değil, iyi bir işbirlikçi, politikacı olmak istiyor. Diğeri Ankara’da böyle. Tabi bunun da tutmayacagini biz çoktan bilmekle de kalmadık, bunun imkanını ortadan kaldırdık. Yıllardır bütün işbirlikçiliğin imkanını biz boşuna ortadan kaldırmadık.

İşbirlikçi politikanın zemini kurutuldu. Bu yenisini yapmak istiyor. Bu mümkün mü? Sahibi kabul etmez. Alışmış, yıllardır PKK gerillası üzerinde TC. onu beslemiş. Sanıyor ki, her zaman besleyecek. Hayır beslemez. Korkunç olacak. Neden? Çünkü bunun tek karşılığı, işte diyor ya; “Benim tek savaşim Apo’yla”. Kendisi söylüyor, ben bunları abartmıyorum. Onun yaşamasının tek yolu bu. Türklerde kanundur: Türk egemen sınıflarında savaşı kaybeden komutan, kellesini tepsiye alır, padişahın karşısına çıkar. Özal da öyleydi. Bizimle amansız on yıl savaştı, başaramadı. En sonunda ne dedi: “Siyasal diyalog” Hop! Kellesi gitti. Yani reis-i cumhur bile olsan, kellen gider. Demirel niye günde on tane nutuk atıyor? Yenik düşse, onun da kellesi gidecek. Herkes şaşırıyor; “delikanlılar bile bunun kadar çalışamaz” diyorlar. Dünya şaşırıyor. Ben onun psikolojisini biliyorum: Ölüm psikolojisi. Ordu karşısında göz dolduramazsa, kesin öldürülecek. Mesut da öyle, Ecevit de öyle, şu da öyle, bilmem bu da öyle. Bunun durumu daha acıklı. Tabi orda dediğim gibi işbirlikçi politikacılık yapacak. Barzanilerden güven aldı. Tabi arkasında Siyonizm var, Amerika var, Türkiye var. O da herhalde; “Benim yerim iyi olur” dedi. Barzani kendisine diyor; ‘’Sana güvenlik vereyim”, o “bırak, özgürlüğümü kısıtlıyorsunuz” diyor. Şimdi bunu şöyle çözeceksiniz: Barzani’nin kendisi yüzde yüz, tankın-topun güvenliği altında.(Türk ordusunun, güvenliği altında) Salak darda, özgürlük istiyor; işbirlikçi özgürlük, sınıf sahası istiyor. Burada  bunu bana dayattı.

Bütün bunlarla size sınıf mücadelesini de anlatmaya çalışıyorum. Anlamıyorsunuz. Ben dokunmadım tabi, işbirlikçi sınıfa yer arıyor. Eşekoğlu eşek gitti, bayrak altında put gibi fotoğraf çektirmekten başka bir şey yapıyor mu? Kimisi diyor “keselim”, kimisi diyor “parçalayalım”, kimisi diyor “asalım”. Yani kendi adamları, ama başarısız olduğu için ölümlerden ölüm beğendirtecekler. Savaşın dehşet verici yanlarıdır. Siz halen bu olup-bitenin hikayesini bile anlamak istemiyorsunuz. Ne olacak? Savaş bu kadar müthiş. Bunu şunun için söylüyorum: Yani bunlar benim yaptığım sıradan çalışmalar, öyle ahım-şahım çalışmalar demiyorum. Yaptığımız bir sürü, buna benzer bin bir çalışma var. Moral çalışması, dediğim gibi ekmek çalışması, emniyet çalışması. Bunlar öyle kendiliğinden mi oluyor?

Kendiliğinden yaprak kıpırdamaz bu ülkede. Dediğim gibi fazla politik, hele hele askeri gelişim düzeyiniz yok. Örgüt nedir? Örgüt kavgası nedir? bilmiyorsunuz, hatta sıkılıyorsunuz. Sizin için Kürt’ün bir sigarası var, sigara dumanı var. Zavallı Kürt sigara dumanıyla sınırlandırılmış bir yaşam, bir de karısı-kocası oldu mu, bitmiştir onun için yaşam. Şimdi o da yok zaten. Onu da ben kaldırdım ve burada patlayacaksınız. Patlamayın, dönüştürün kendinizi. Onun için diyorum; “ya dönüştüreceksiniz ya patlayacaksınız”. Çiller geçen gün; -bu sefer de demokrasi için-; “ya olacak ya olacak” diyordu. Tabi genelkurmay da parmağında oynatıyor. Kukla, hiçbir değeri yok. İşte bir kocakarı, ama ciddi bizden öğreniyor. Kadın şoke olmuştu, her şeyinde, bütün kelimelerinde o var; “ya olacak ya olacak”, “ya bitecek ya bitecek”, bilmem "ya şöyle ya şöyle", bu sefer de değişim; “ya değişecek ya değişecek”. Şoke olmuş bir savaş hezeyancısı. Bu slogan aslında bizimdir. “Ya dönüşecek ya dönüşecek” sloganı bizimdir, benimdir. Benim yaşamımın ta kendisidir, düşmana söylettiriyoruz şimdi. Bu işler bu kadar önemli. Daha fazla açmak istemiyorum. Bunlar giriş, yeni gelen arkadaşlarımıza.

Siz savaşı istiyorsunuz, “PKK’liyim” filan diyorsunuz. Ben size bunun özünü biraz anlatmaya çalışıyorum, ipuçlarını veriyorum. Öyle “ilgilenemiyoruz, bilmem anlamaya pek yanaşmıyoruz”. O zaman siz ne hale geleceğinizi kestiriyor musunuz? Bu savaş müthiştir. Şu halime bakın, bütün bu yaptıklarıma rağmen halen nasıl anlama yeteneği bu kadar gelişkin. Örgüte, bilmem her şeye bu kadar koşuyorum, yine yetmiyor diyorum, canavar beni yutabilir diyorum. Siz bir tavuk civcivi, bir koyun kuzusu gibisiniz, yılanınız veya bozkurtunuz gelip kuzu kuzu -koyun da değil- sizi bir çırpıda alacak. Acıklı ama gerçekten ben son zamanlarda sizlerle bu güvercin yavrularını kıyaslıyorum. Yine bazı tavuk civcivlerini ve biraz da bu kuzuları kıyaslıyorum. Bunlar olsa olsa böyle olur, diyorum. Bir de pis kedilerin bazı farelerle oynaması var. Onlara baktığımda acaba diyorum, biz de böyle miyiz, dağdaki gerillamızla düşman, kedinin fareyle oynadığı gibi mi oynuyor? Bunlar aklıma geliyor hep. Ve biraz da gerçek yanı var. Bunları anlayacaksınız. Bizi yutacak, kedi pis veya yılan böyle her gün gelip alıyormuş bir tane yavruyu. Düşmanın da yaptığı bu değil mi? Zaten kendilerini ne hale sokmuşlar, o komandolara bak; “Asacağız, keseceğiz” diyorlar.

Bunlar gerçek. Şimdi civciv olmaktan kendinizi çıkarmanız gerekir. Bu okulda önce bunları öğreneceksiniz. Öyle “ciddiye almadık, anlamak istemiyoruz “derseniz, o zaman kuzu kuzu sizi yiyecekler. Bunun sorumlusu da ben değilim. Bana dayanmayın, tıpkı civcivin anasına güvenmesi gibi. Ana ne yapabilir, yine güvercin yavrusuna ne yapabilir? Yılandır, gelip altına girip yavrusunu alacak. Tek çare; bir an önce kanat çırpmak. Ben diyorum “kanat çırpıncaya kadar sizi burada güvenlik içinde tutarız”. Hızla sizi yediriyorum, yani yedirme tabi yalnız maddi anlamda değil, duygusal, fikirsel, her şeyde, sizi uçurana kadar bekleyeceğiz, tedbirimi almışım. Hatta şahin tarzı diyorum, sizi bir şahin haline getirme sözü de veriyoruz. Fakat akıllı olun, yine yavrulara bakın, kelime hatası bile yapmıyorlar. Yine dün çok acıklı bir hikaye gördüm. Yavru yuvadan çıkmış, öyle yüksek olmadığı için aşağıya inmiş. Gittim baktım -bakıcılarımız da çok kötü, görmezler, vicdanları yok- kafasını hemen hemen delmişti vahşi. Herhalde anasıdır, bilemiyorum. Yani kural hatası işlemiş. Ne kural hatası? Daha kanadın çıkmadan niye yuvadan aşağı iniyorsun

Doğru Gerçeklere Ölümüne Katılın, Yanlışsa Doğrusunu Bulun

Çok vahşi bir cezalandırma, yani yavru bir suç işlemiş. Yavrudur ne bilir yani, inmiş aşağıya, ama ana veya işte onu büyütenler vahşi bir biçimde onu öldüreceklerdi. Zor bela tuttum, artık kurtulur mu, kurtulamaz mı bilmem? Yaşam hakkı vermiyor. Şimdi sizin burada disiplin laçka. Bir güvercin yavrusu bile bunu hayatıyla ödüyor, hem de beyni parçalanarak. Başka bir yerine de vurmuyor. Ya beynini parçalıyor, ya boğazını kesiyor, çok tuhaf. İnsanız, anlayışlıyız diye bu kadar olmaz ki. Burada yavrusunuz, şuraya çıksanız sizi yiyecek, devlet alacak sizi. Zaten alıyor, atılıyorsunuz. Bunlar da ölümcül darbe yemektir. Yani güvercin yavrusu değilsiniz, ama diyelim şahin yavrususunuz. Hiç olmazsa hızla büyüyün büyüyün, kanat çırpın, uçtuğunuz zaman insan bilsin ki, bunlar kolay kolay yem olmayacak. Bu savaşçılık okulu böyledir.

Öyle anlamadık, bilmem şu-bu demeyin. Bu gerçeklerle alay etmektir ve ben öyle analık-manalık yapmak istemiyorum. Gidin başka yerde ana-baba bulun kendinize. Bizim buradaki tarzımız şahin, kartal tarzıdır. Kaldı ki biz de müthiş merkezimizin başındayız. Geliyorsunuz pis tavuk civcivleri gibi ses çıkarıyorsunuz. Hatta işte dedim ya, her gün disiplini bozuyorsunuz. Kimse bunu kabul eder mi? Hayvan bile kabul etmiyor, biz nasıl kabul edeceğiz. Kaldı ki bizim düşman da, yılanı, kurdu aratmayacak cinsten, çok vahşi. Ve halen anlamadık diyorsanız, o zaman kafanıza bir yumruk vurup, sizi böyle mıhlamak gerekir. Bu kadar disiplini bozan, bu kadar savaş gerçekliğine, hatta yaşam gerçekliğine ters düşeni vururlar, atarlar. Zaten daha sonra da atıyorlar. Yaşıyorsa bile diyor “git”, bir daha da yuvada ona yer vermiyor. Hayretler içinde kaldım ben. Siz her gün disiplini bozuyorsunuz, biz her gün “haydi çocukluk yapma, disiplinli ol!" Bu fazla bir ısrardır, doğru değil, benim için de doğru değil.

Bütün bu konularda dikkatli olmalısınız. Şimdi gerçekler böyle, eğer gerçekler başka türlüyse onu tartışın, bana izah edin, sizin gerçekliğinize ben katılayım; benim dediklerim doğruysa siz katılın. Dürüst olalım, insansınız ne de olsa. Gerçekler müthişse -ben kısmen ipuçlarını verdim size- siz rahat tartışmalısınız, çünkü vaktiniz var, kafanız fazla yorulmamış. Tartışın ve doğru gerçeklere ölümüne katılın, yanlışsa doğrusunu bulun. Biz doğruları dinlemeye hazırız, gerçekten her konuda doğru düşüncelerinizi, yaşamsal olsun, bizi ikna etsin, biz onları esas alalım. Ve sonuçta gördüğünüz gibi dünyada bile etrafı kuşatılmış, ama yaşamakta kararlı bir halkın öncü gurubuyuz. Bunu kesin anlayacaksınız.

Bildiğinizi okursanız, dediğim gibi ana güvercin ne yapıyorsa, öyle yapacağım. Yani toptan yuvadan atılırsınız. Kalmakta ısrar etseniz de, beyninize böyle vururuz, vururyoruz da. Ciddi olun, yaşamı öğreneceksiniz. Ciddi olun, düşmana kolay kolay yem olmayacaksınız. Yeter yani, bizi başka türlü böyle ucuz değerlendirmek, tüm doğa ve yaşam kurallarına aykırıdır. Büyük bir aykırılık temelinde sizi ortaya atmışlar. Zaten herkes sizi yiyor; yani yuvadan, yani ülkenizden atılmışsınız ve her gün şurada burada yeniliyorsunuz. Nedir o? Avrupa’da sizi yiyorlar, metropolde sizi yiyorlar, Kürdistan’da kalanları da yiyorlar. Çobanın ki yaşamak mıdır? Bir eşeği kullanmak gibi onu da kullanıyorlar; gerçekler bu. Gerçekleri göreceğinize, ağlama yöntemleri, bilmem kendinize göre uyduruk, civciv gibi cik cik cik ses çıkarıyorsunuz.

Burası savaş okulu; cik cik sesleriyle hiç savaş anlaşılır mı? Zavallı bela adamlarsınız. Ben burada kendimi ahım şahım dayatmıyorum, ben diyorum biraz akıllı olalım. Biliyorum sıkılıyorsunuz, ama ne yapalım yani. Yılan geliyor, yani şimdi süzülse buraya gelse, ahtapot gibi. Biraz kafanızda canlandırın; kurt veya vahşi başka bir şey üzerinize atladı, atlamak üzere, ne yapacaksın? Ki TC. şu anda ondan az mı tehlikeli? Aksine çok daha tehlikelidir. Çünkü en vurucu tekniğin hepsi elindedir. Ya düşmanı biz düşman olarak görmemeliyiz, yani gidip teslim olmalıyız, bu savaşa girmemeliyiz. Yani gidip şurada burada bir parça ekmek bulduk mu, yeter demeliyiz. Ya da işin içine girdik mi, “düşman var, direniş var, savaş var” dedik mi, gerçekten sonuna kadar gereklerini anlamaktan, özümsemekten başka çare yok deyip gereklerini yapmalıyız. Ağlama yok bu işte.

Civciv gibi ötmeyle mümkün değil, hiçbir şeyi kurtarmazsınız. Bizim en eski arkadaşlarımıza benim yakıştırdığım bebeklik. Mesela Abbas için hep söyledim, politikada ve savaşta bir bebek, ama 45 yaşındaki bebek nasıl olur ki? Acayip olur, çok çirkin olur. Yani 45 yaşında bebek ne olur? Sakalları çıkmış, saçları beyaz olmuş, eti de, kemikleri de böyle çarpılmış, çirkin bir bebek. Dönüşemedi, askeri, siyasi savaş kişiliğine yanıt olamadı, o duruma düştü. Halen de umutluyuz, yani dönüştürelim diyoruz. Düşünün, bu kendini en bilinçli sanandır, böyle bir sürü var. Adlarını vermem iyi değil aslında. Ben size söylemedim mi? Yani ben deli miyim? Bu kadar yetişmeye çalışıyorum ki, bu işin koca bir bebeği gibi kalmayayım, biraz yeterli olayım diye. Çünkü onları şimdi ben yaşatıyorum, sizi de ben yaşatıyorum aslında. Dediğim gibi bıraksak, Şemdin gibileri de çok var ve 24 saatte sonunuzu getirirler. Onun için diyorum dürüstseniz, tutarlıysanız, en azından kendinizi ayakta tutma gücünü kazanmalısınız. Yeter, şimdi ben halen neyinize analık yapayım? Çocukları koru, halkımız da şimdi bebek gibi. O da diyor; “beni koru”. Ben Allah mıyım? Ben gördüğünüz gibi dünyanın en zavallı, en zayıf bir emek savaşçısıyım. Ben hikayeyi size olduğu gibi anlattım. Siz benden tanrılık bekliyorsunuz. Öyle değil. En emekçi, en pratikçi bir insan yürüyüşü olarak kendimi buraya getirdim.

Gerçekler biraz böyle. Bilemem yani, öyle yetersizlik derseniz, eğitim yetersizliği; ben bu kelimeleri duymak bile istemem, çünkü neyin içinde boğuştuğumuz ortada. Yani dikkat ederseniz ailelerinizin, en yakınlarınızın göstermediği ilgiyi size gösteriyoruz, ama esasta biz başından beri yaşayacaksan özgürce, olacaksa yaşam, büyük bir mücadeleye kendini yatıracaksın dedik. Başka ben gözümü bile açamıyorum. Açık, karnım böyle şiş her zaman, ne uyku var, ne bir yemeğin tadı var. Her şeyi ayakta hallediyorum. Savaşçı böyle olur. Başka türlü olsaydı, benim kadar akıllı, benim kadar böyle yaşamı bir kelimesinde, bir çırpıda kavrayan adam yok. Ben de sizin gibi kendimi yormamazlık edebilirdim, ama bu mümkün değil. Şimdi bütün bunlarla sizin yükünüzün dehşetvari olduğunu anlatmak istemiyorum.

Siz çok iyi kazanabilecek şeyleri -demin eleştirdiğim nedenlerle- bozuyorsunuz; bunun sonu yoktur. Yaşam ve savaş imkanlarını hiç değerlendirmek istemiyorsunuz, bunun anlaşılır yönü yoktur. Son yıllarda hep vurguladığım gibi sizi çok ciddi olmaya, derinden anlayışlı olmaya, subjektif niyetlerinizi, duygularınızı biraz terbiye etmeye, adam gibi “ben bu savaşın neresinden olabilirim?” sorusuna yanıt vermeye, yaşamı da kabul edeceksek, ne kadar özgürdür, ne kadar değerlidir, onu da biraz böyle yanıtlamaya, hiç olmazsa burada bir cevap bulun. Ben; “devre sonunda illa hepiniz mükemmel militan olun” demiyorum. Bazılarınız eve de gidebilirsiniz, ama neden eve gideceğinizi de izah edilir bir biçimde bana anlatacaksınız. Şimdi burada birbirimizi aldatamayız, aldatmamız ölümdür.

Ciddi olmak zorundayız, çünkü tüm dünya “PKK çözülüyor mü, bitiyor mu?”diye beklenti halinde veya “PKK ne zaman kazanacak?” diye milyonlar bizi soru yağmuruna tutmuş. Zafer istiyorlar bizden. Düşman “yarın-öbür gün çözülecek” diyor, halk ise zafer istiyor. İkisinin ortasında ben ve siz. Çözülüyormu muyuz,  zafere doğru mu gidiyoruz? Gelin işin içinden çıkın, ama ikisi de gerçekçi. Halkın zafer istemi de gerçekçi ve yanıt olmak gerekir. Çözülüş meselesi de gerçekçidir. 24 saat kontrolü yitirirsek paldır küldür çözülür gideriz. Müthiş ciddi olacaksınız. Başka seçeneğimiz yok ki. Başka seçeneğimiz yok derken, kimse size yaşamı daraltmak istemez. Dikkat edin, iğne ucu kadar imkanla kazıyıp size bir şeyler veriyoruz. Siz ne sanıyorsunuz? Silah-milah dediniz, komutanınızın durumu ortada. Eğer sizi dört dörtlük bir hain gibi görüp teslim etmediyse, bu büyük bir savaşla olmuştur. Sizin o bütün savaşınızın üzerine kurulan, genelkurmayın ayarladığı kişiliğin teslimiyetçi işbirlikçiliğidir. Bundan çıkaracağınız sonuç; yeniden gerillalaşma, yeniden ordulaşma, yeniden doğru savaş taktiklerini devreye sokmadır. Ve ben kendimi bu konuda gerekirse evire evire, çevire çevire, bilmem ezim ezim ezer- yeniden yoğurur, şekillendiririm. Başka yolu da yoktur.

Yaşam diye dayatılanın da, bir avlanma olduğu ortaya çıkmıştır. Tekmeyi vuracaksınız, asla diyeceksiniz. Doğrusu, herhalde PKK’de biraz geliştiriliyor. En az savaş kadar, aşk teorisini de veya yaklaşımlarını da biz ortaya koymuşuz. İsteyen inceleyebilir, duyabilir ama her şey dediğim gibi bir savaş halinde. Ben ne yapayım yani, bunu ben icat etmedim. Babanız size ülkeyi verdi de, ben mi elinizden aldım? Özgürlük yaşamını toplum size verdi de, ben mi elinizden aldım? Değil.

Her şeyde yokluğun sınırındaydınız, biz sizi oradan aldık. Her konuda iflas ettirilmiştiniz, biz sizi oradan aldık. Burada bir şeyler vermeye çalışıyoruz. Düşmanın olmayın, köleliğin olmayın; bir halkın, bir özgürlüğün, bir insanlığın olun diye burada bir şeyler veriyoruz. Zor geliyorsa ben ne yapayım? Ben mi sizi doğurdum? Ben anama daha on yaşımda söyledim; “ey ana sen en büyük suçu işledin. Beni sağlıklı bir çocuk olarak büyütecek gücün olmadığı halde niye beni doğurdun?” Daha o yaşta bu yanıtı veren kişiyim yani. Yanlış doğmuşsanız; ben ne yapayım? Ha “yaşam hakkımızı kullanma”, evet yaşama saygımız var, işte o da böyle olur. Bunu oportünistlik yaparak boşa çıkarmaya ne gerek var? Ben bu yaştayım bakın, hepinizden daha faal, daha dingin, daha üretken değil miyim? Yoruldum diyor muyum, yapamam diyor muyum?

Hepiniz ölümüne beni kabul etmeye de hazırsınız. Ama ben, bir gün emeğimle olmadan, yaşamı kabul ediyor muyum? Savaşta bile doğru bir iş yapmadan, ben kendimi affediyor muyum? Tüm bunlar göz önüne getirildiğinde zor da olsa yaşam hakkınızı kullanacaksınız. Bu da savaş gerektiriyor. Dolayısıyla bu savaşı da göze alacaksınız. Sloganımız neydi? Her zamankinden daha güçlü, daha iddialı bir biçimde, yaşam için özgürlük için, zafer için savaş!

Parti Önderliği
18 Mayıs 1998


YAZDIR Yazdır     Yorum Ekle Yorum Ekle
(Not: Yorum sadece üyeler tarafından yazılabılınır. Yazılan yorumlar yönetim tarafından onaylanmak için beklemeye alınıyor.)
Yorumlar
Yazan: fedai_01     Tarih : 2008-10-05 13:25:48     Puan :
Hepiniz ölümüne beni kabul etmeye de hazırsınız. Ama ben, bir gün emeğimle olmadan, yaşamı kabul ediyor muyum? Savaşta bile doğru bir iş yapmadan, ben kendimi affediyor muyum? Tüm bunlar göz önüne getirildiğinde zor da olsa yaşam hakkınızı kullanacaksınız. Bu da savaş gerektiriyor. Dolayısıyla bu savaşı da göze alacaksınız. Sloganımız neydi? Her zamankinden daha güçlü, daha iddialı bir biçimde, yaşam için özgürlük için, zafer için savaş!

serok cidden oldukça yaşamın anlamını içeren düşüncelere sahip ve bu düşünceler bizide bilinçlendirmek içindir.okuduğunuz üzre amaç yeni bir ülke değil özgür ve demokratik bir yaşam isteğidir.

 
Seçenekler
   Çıktısını Al
   Arkadaşına Yolla
   Köşe Yazılarına Dön

Arşiv
·En Etkili Birey Herkese Bir Şeyler Verendir
·Beni tartışmak demek; Bir Halk gerçeğini tartışmak demektir
·Beni tartışmak demek; Bir Halk gerçeğini tartışmak demektir
·Rûmeta min, rûmeta gel e!
·Partileşme Mücadelesi ve Parti içi Savaşımın önemi
·Beşdarbûna li ser rastiya partiyê û şer
·Ben Kendi İçimde Bir Orduyum - I -
·Üveyş Ana; Ana Tanrıça Kültürünün soylu sesi!
·CHE, Yeni insanın temsilidir
·15 Şubat Komplosunun Temel Özellikleri

© 2004 Rojaciwan.com
Bütün HaberlerTürkce HaberlerNuceValid robots.txt


English: All the comments, articles and other contents are property of their owners.
German: Die Artikel und Kommentare sowie Foren- und etwaige Chatbeiträge und alle anderen Inhalte sind Eigentum der Autoren.
Turkish: Rojaciwan sitesi özgür bir tartışma platformu olup, sitemizde yayınlanan bütün yazılardan, yorumlardan ve hernevi multimedia dökümanlarından sahipleri sorumludur.


Sayfa Üretimi: 0.534 Saniye
SQL: 26
Rojaciwan Theme by Rojaciwan Webtasarim.