|
HAYRİ’YE-ERDAL ENGİN SİNCER YOLDAŞA-MEKTUP
Aramızda olmayışının beşinci yılına giriyoruz. Ancak seni yaklaşık olarak 9 yıldır görmedim. En son konuşmamız ise 2001 yılının sonbaharıydı. O da bir telefon konuşmasıydı.
Çok zaman arada geçti değil mi? Hem de çok!
Seni o son karşılaşmamız gibi arıyorum. Özlüyorum. Sen Avrupa’ya gitmek üzere Şehit Ayhan’a vedalaşmak üzere gelmiştin. Kısa bir sohbet sonrası ben Kürtçe kampına gideceğimi söyledim ve sen de yanıma gelecektin. Çünkü yola çıkmak için daha zaman vardı. Ancak ben Kürtçe kampına geldiğimde senin cihazla konuştuğunu ve bana söylenmesi için gelemeyeceğini ve acil yola çıkmak zorunda kaldığınızı iletmişsin. Selam söylemişsin.
Sana şimdi söyleyeyim mi neden o zaman, aşağıda, senin yanında kalmadığımı? Sen örgüt yönetiminde yer alıyordun, kahrolası feodal gurur mu diyeyim, ya da küçük burjuva kibirliliğimi diyeyim tam ifade edemiyorum ama “bak merkezi bir arkadaş gelmiş yanında ayrılmıyor” sözlerine hedef olmamak için kalmamıştım ve senin yanıma gelmeni bunun için istemiştim.
Ama tarih böylesine gurura dayalı kimi yaklaşımın ne kadar feci yanılttığını bize hep göstermiştir. Ve senden vedalaşmadan sen gitmiştin. Ve ben seni bir daha görmeyecektim.
Biliyor musun güzel yoldaşım, bunun acısını ben hep yaşadım. Halen yaşıyorum. Böyle eski günlerdeki gibi doyasıya sarılmak, kokunu almak ve seninle olmak. Ama olmadı. İşte sen gittin ve bir daha karşılaşmadık.
Ama bu mektubu sadece bunun için sana yazmıyorum. Daha söyleyeceğim o kadar çok konu var ki!
Eski günlerdeki gibi yapacağım. Her bir araya gelişimizde geçmişte olup bitenleri ben kendi cephemden sana sen de kendi cephende bana açıyordun. Şimdi de öyle yapalım. Ama bu kez ben sana rapor vereceğim. Yani ne yaşayıp yaşamadığımı ve nelerin olup bittiğini ben sana yazacağım.
Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Ama senin çok sevdiğin değerli yoldaşlarından kiminin şehit düştüğünü yazmakla başlayacağım.
Sana komutanlık yapan büyük komutan Adil Bilika yoldaş büyük kahramanlıklarla aramızda ayrıldı. Hatırlarsın değil mi o Çırav da ilk kez karşılaştığımızda ve sonrası Gıre Xane de sen bana Adil yoldaşı tanıştırmıştın. Ve Almanca “savaştan müthiş anlayan biridir” demiştin. Güzel yoldaş sonraları bende Adil arkadaşla kalacaktım ve onu çok ama çok sevecektim.
Nuda’yı hatırlıyorsun değil mi o güzel tanrıçayı? O da aramızda ayrıldı. Ve biliyor musun o Botan’a daha doğrusu Gabar’a giderken senin için gittiğini bana söylemişti. Ve diyordu ki “Erdal’a söz vermişim benim Gabar’a gitmem gerekiyor.” Evet, o güzel insan, sevgi dolu, sade, ilkeli, Apocu kız ya da Apocu tanrıça da yok aramızda.
Sonra bilemiyorum hatırlar mısın, o güzel ve narin Kurtalanlı Gülbahar yoldaş vardı. Sen Avrupa da gelirken ona Dola Koke’de “ sen Botan’ın neresinde kaldın” o da “ben Botan da kalmadım, ben Zagros’larda kaldım” demiş sana. Ve sen ona “sende iyi bir Botan kızı çıkar. Botan seni sever. İyi bir Botan kadın komutanı olursun” demişsin. İşte aynı o güzel Gülbahar’ın günlüklerinde bu tartışmalarını okudum. Ve o da senin için mutlaka Gabar’a gidip iyi bir Botan kadın komutanı olacağını yazmış. Ve “Erdal için gideceğim” diye yazmış.
Nucan da yok aramızda. O da Beşiri ovasında geçerlerken 2005 yılının 25–26 Ağustos ayında şehit düştü. Sevdiğin bir arkadaştı bilirim. Onun güzel gülüşünü bir daha görmedik çünkü ayrıldı ve gitti uzaklara.
Kurtay yoldaşta yok. Ona gitmemesi için her şey söylendi. Ama o mutlaka kuzeye giderek savaşılmasını söylemişti. Bir de giderken “belki bizi vurabilirler, belki düşebiliriz ama kimse bize boyun eğdiremez ve kimse bunu bizden isteyemez” diyerek gitmişti. Bilirsin Kurtay yoldaş duygusal bir yoldaştı. Ama narin, ama sevecen, ama bağlı ve ölümüne seni severdi. O senin anına bir yazı yazmıştı “Bu Dağlar Erdalsız Olmaz” diye. Ama güzel yoldaşım sen yanlış anlama bu dağlar Kurtay’sızda olmuyor ki!
Sidar arkadaşı bilirsin ama belki yeterince tanımazsın. O yanımızda olan yakışıklı, sıcakkanlı, sevecen, sevimli, alçak gönüllü, güleç genç vardı. İşte Sidar oydu. O zaman bölük komutanıydı. Ancak o genç müthiş gelişmişti. Şehit düşerken Serhat eyalet komutanımızdı.
Viyan arkadaşı tanıyor muydun? Büyük güneyle Süleymaniyeli olan o genç ve güzel bayan yoldaşı. Sen Nuda’yı iyi tanıyorsun. Sen deki bu da Nuda arkadaşın ikizi. O da ayrı bir tanrıça, belki de tanrıçaların tanrıçası. Yazımın içerisinde mutlaka O'na geleceğim.
Sana en çok anlatmak istediğim 2003 yılında ve sonrasında olup bitenlerdir. Parti tarihimizin en karanlık ihanetçi işbirlikçi çeteciliğini yaşadık. Uçurumun kenarından döndük desem abartı olmaz.
Senin katıldığın Temmuz 2003 toplantısı vardı. Ben konuşmalarını sonra da basılan belgelerde okudum. Bu toplantıda sözde sosyal reformculuk geliştirecekler ve bunları yaparken de özelde önderliğe dayanarak daha doğrusu kendilerince önderliği kullanarak yapacaklar. Sözde biz militanlar çok kuru kalmışız, çağın dışında yaşıyoruz ve küresel emperyalist sürecin de artık böyle şeylerin olamayacağını da katarak kendilerince bir çıkış yapacaklar. Dediğim gibi sen Temmuz toplantısında o zaman bazı eleştiriler yapmıştın. Adamlar seni neredeyse Almanların ajanı ilan edecekler.
İşte aynı bu ekip fazla zaman üzerinden gitmeden ortaya çıktı ki tüm reform hikâyeleri partiyi ya tasfiye ederek Amerikalara teslim etmek yâda ele geçirerek Amerikalara uşaklık temelinde pazarlık yaparak satmakmış.
Tabii önceleri görenlerde oldu ama ağırlıklı olarak hepimiz görmedik. Sözde yenilikçi geçiniyorlar, reformcu geçiniyorlar. Bir de ilginç gelecek sana ama bu partinin eskiden en anti demokratik, despotik tüm tipleri birden demokrasi havarisi kesilmesinler mi?
İstersen sana isimlerini vereyim. Ferhat ben buna o çizgi filmlerdeki buldok köpeğine benzeterek tonton diyordum. Yine Ekrem, insanı ve insanlığı sevmeyen Serhat, Kani, yaşamıyla tam bir ahlaksızlık içerisinde yaşayan Ebubekir ve bir sürüsü daha. Ama yanıldığımızda oldu ya da benim yanıldıklarım da oldu. Hâlbuki 1995 yılında senin de yer aldığın o soruşturma raporlarında ne kadar lümpen, Ayaş, ordu bozan ve inançsız olduğunu siz tespit etmiştiniz. Demek ki ben siyasetin inceliklerini iyi takip edememişim ve duygusal yaklaşarak aklı başka bir yana bırakmışım. En azında sonuçta bu böyledir.
İşte tüm bu ekip senin şahadetinden hemen sonra çalışmalarına hız verdiler.
Senin şahadetini ben M.’ iken öğrendim. Yer yarıldı ve yerin dibine girdim. O zaman epey sarsıldım. Görev başındaydım. Görevden alınmamı istedim. En azından bir müddetliğine çünkü kafam çalışmaz olmuştu ve ben sinirli ve gergin olmuştum.
Ama sen bilirsin bizde böyle şeylere yer yok. Devrim yürüyor. Devrim yaşıyor. O zaman devrim için halk için çalışmak asli görevdir. Ve asıl bağlılıklarda böyle değil midir?
Bağlı olmuşsun ama çalışmadan ayrılmışsın, bağlı olmuşsun ama örgütten kaçmışsın, bağlı olmuşsun ama güdülerinin eseri olup birini alıp gitmişsin, bağlı olmuşsun ama her yerde senin güçlendirmek için can attığın biricik örgütüne partine laf atmışsın ve orasını burasını çekiştirmişsin, bağlı olmuşsun ama istifa ederek meydanlarda kaçmışsın. Şimdi bunlar olur mu? Ya da sen kabul eder misin?
Senin kabul etmeyeceğini bende bilirim. Ama lakin duygusal yaratıklarız. Senin şahadet haberin geldiğinde yanına gelip sana sarılmayı, son vecibelerimi yerine getirmeyi ve tabutunun altına girerek seni o yüksek Kandil sırtlarına taşımayı isterdim.
Ama bu imkân bana verilmedi. Bir yıl sonra ben tekrar dağa çıktığımda senin ilk defnedildiğin yeri ziyaret ettim. Boylumca toprağına uzandım. Sonra yanına uzandım. Ve sonra yapmamam gereken gözyaşlarımı akıttım. Aynısı sana mermi isabet eden yere gittiğimde de yapmıştım. Gözyaşlarımı görenler biliyordu durumu bunun için kimse yaklaşmamıştı bana. Nede olsa ikimiz arasında olan bir duygu bağıydı.
İşte güzel Hayri yoldaşım, sen aramızdan ayrıldıktan sonra bu yukarıda saydıklarım ve tabii ki saymadıklarım kirli işlerine hız verdiler. Kongra Gel birinci kongresinde tam da onlara yaraşırcasına düzenbazlıklarla çalıştılar. Ben onları o zaman gördüm ve o zaman senin için, halk için ve tabii ki devrim için sert tavır aldım.
Sana bir şey daha söyleyeyim. Bu söyleyeceklerimi yanılmıyorsam bir keresinde mektup olarak ben Cuma arkadaşa ve yeni PKK’ye başvurular yapılırken raporumda yazmıştım.
Adamlar o kadar gözü kara girdiler ki işin içine ben onlara sonra da görmüş yeni yetme Rus mafyozoları olarak değerlendirdim. Adamlar bizi pazarlıyor. Gülme, ciddi söylüyorum adamlar her birimize tabii kimi benim gibi-iradesi zayıf olanlar için-topluca fiyat keserek satmaya kalkışıyorlar. Yani bizi piyasaya sürüyorlar.
Sözde biz devrim için gelmişiz, o kadar şeye inat direnmişiz ve birde bizi pazarlarken fiyatımızdan haberimiz bile yok. Şu trajediye bak! Seni pazarlasınlar ama senin haberin olmasın.
O zaman şunu söylemiştim: “bir köle pazara satılmaya götürülürken en azında fiyatını biliyor, bize fiyatımız dahi söylenmiyor. Demek ki biz kölelerden daha kötü durumdayız.”
Evet, güzel yoldaşım bu bana çok dokunmuştu. Ben kongre sonrası yine M. Alanına gelmiştim. Bu kez öyle olmayacaktı. Yani öyle kölelere yapılan hatta daha geri muamele ne anlama geliyor bu tiplere göstermek gerekiyordu. Ve biz önderliğin militanları olarak düşmanın boğazına bir kemik olarak girip midesine oturup param parça ederken sonra da görmüş yeni yetme Rus mafyacıları gibi aç gözlü, çakal, düşkün, inançsızlara mı bunu yapamayacaktık?
Ben ne kadar bunu yaptım söylemeyeceğim. Ama kendime göre yapacağımı yaptım. Belki partiye göre azdır. Ona da bir şey demeyeceğim. Ama sana bir şey itiraf edeyim mi; bu olaylardan sonra artık köle, uyduruk, sadece yapan, kendi duruşuyla böyle açgözlü çakallara zemin olan yanlarımı yerle bir edeceğime senin üzerine söz verdim. Biliyor musun sana bakarak neredeyse böyle geçmiş süreçlerde içine girdiğim uzlaşmalardan dolayı kendimden nefret ettim. Ve tekrarlıyorum böyle bir duruma düşmeyeceğime dair sana söz verdim. Ve bu sözüm halen geçerliliğini koruyor. Bunu da bilmeni isterdim.
Evet, yoldaş bu sonradan görme yeni yetme Rus tarzı mafyacıların ilk yaptığı diğer çakallık nedir biliyor musun? İlk saldırdıkları PKK’nin temel değerleri oldu.
Bunlar; yoldaşlık, kadına olan özgür ilişki, büyük insani değer için mal mülk ilişkilerinde uzak ve kendini halka karşılıksızca feda etmeydi.
Bu çakallar hemen ilk elden kadını köleleştirdiler. Hepsi kendisine bir kadın ayarladı. Bununla yetinmediler adeta her arkadaşı böyle iğrenç bir ilişkiye zorladılar. Ve böylesine iğrenç ilişkiye girmeyenleri dogmatikle, asosyallikle itham ederek teşhir etmeye kalkıştılar. O zaman senin o 1996 yılında bölüğünde ki yoldaşlara parmaksız Zeki’nin o ahlaksız olan sosyalleşmesine dönük söylediğin “ben Avrupa da büyüdüm. Bu adamın yaptığı soysallıkla alakası yok. Bu düpedüz hayvanlıktır. Ve aldanmayın” deyişine de hatırlıyorum. Ve bizde senin gibi “bu işlerden kaçıp geldik, şimdi bize feodal ve geri ilişkilerimi dayatıyorsunuz” diyerek hep mücadele edecektik.
Ama maalesef güzel yoldaşım çok kadın erkek bunlara kandı. Kafa karışıklığı yaşadı. Ve toplumdaki olan ilişkilerinin daha gerisini yaşadılar. Bir kez yaşadıktan sonra onurları kırıldı, gururları kırıldı. Bir daha özgürlük dağlarına nasıl çıkacaklardı? Ve böyle olanların birçoğu partinin sonradan özel çaba ve müdahalelerine rağmen kurtarılamadılar. Ve koptular. İhaneti seçtiler.
Evet, güzel yoldaş diğer yöneldikleri bir konu ise yoldaşlık ilişkileri oldu. Adeta dinamitlediler. Hasta arkadaşların başka yerlere çıkabilmesi için onlardan daha doğrusu ailelerinden para aldılar. Yine ihtiyaçlarını gidermeyerek inançsızlaştırmayı amaçladılar. Ve en önemlisi de kadro duruşunu teşhir ederek karamsarlık yaymaya çalıştılar. Böyle yaparak yoldaşların birbirlerinden şüphelenmesini hedeflediler.
Ve güzel yoldaş söyleyeyim önemli ölçüde çakallar o süreçte başardılar. Epey zarar verdiler. Bize çok pahalıya mal oldu. Yüzlerce Kürdistan genci bu çakalca yaklaşımı genel parti yaklaşımı sandı ve ayrıldılar. Yani ihanet ettiler.
Diğer bir husus yıllarca halk için mücadele eden militanlar ailelerine muhtaç hale getirilerek bin yılların o mülkiyetçi maddiyatçı kirliliğine bulaştırdılar. Sen bilirsin özel mülkiyetçilik bir kirlenme biçimidir. Birde ilk özel mülkiyetçiliğin özelde kadına dönük yapılmasını da sen benden daha iyi bilirsin. İşte bu kadar kirlenmiş bir gerçekliğe geri dönüş esasta zincirlerinden boşanırcasına insanlığın ahlak ve değerlerinden düşüşü ifade eder. Ve değerli yoldaşım bir kere insan düşüşü görsün artık gidilecek yer batıklıktır. Parti böyle kirliliklere bulaşanlara çok yardım etmek istedi. Ama bir kere AİDS virüsü gibi bulaşmıştı. Artık tedavisi çok zor oluyordu. Bazılar kurtarıldı ama bazıları maalesef kurtarılmadı.
Diğer bir tahribatları kendi çakalca yaşamlarını sürdürebilmeleri için herkesin de onlar gibi olması gerekirdi. Kendileri düşkünce yaşama zaten saplanmışlardı. Böylelerinden beklenecek olan sadece ve sadece hayvanlaşmayı kendine esas alacak olan bireyciliktir. Bireyciliği yaşayan bir insan halk için, ahlak için, insanlık için mücadele edebilir mi? PKK’nin bir büyüklüğü neydi? Kendisini sınırsızca halkına feda etmeydi, insanlığa feda etmeydi. İşte bu düşkün tipler o sefil yaşamları için birçok gencin kafasını çelerek bireyciliğin batıklığına sürüklediler. Ve ne yazık ki birçok gençte böyle bunlardan etkilenerek koptu gitti. Yani savaşı göze almadı. Özgürlük dağlarına bakmaya korkmaya başlamıştı. Dediğim gibi esasta özgürlük dağlarında korkanlar o çakal tayfasıydı. Ve çok bilinçlice kendilerine yaşam alanı açmak için Kürdistan gençlerini dağlardan koparmak için her şeyi yaptılar.
Hayri yoldaş, tüm bunları ben niye söylüyorum diye sorabilirsin?
Ben bu çakallardan söz etmek için konuyu açmadım. Asıl konuya henüz girmedim.
Tüm bu olup bitenler 2004 yılında yaşandı. Birçok militan bu tasfiyeci bozgunculuğa karşı tavır aldı. Hatta kimisi çok sertte karşı durdu. Ama herkes örgütün yükünü hafifletmek için yapmadı. Hatta örgüt kaygılarından dolayı da kimisi yapmadı. Ama yine de çeteciliğe karşı direniş anlamlıydı. Lakin kimisinin dediğim gibi başka hesapları vardı. Kimisinin bundan böyle örgüt ona daha fazla öne alır hesabını yaptı. Kimisinin daha farklı hesapları vardı.
Örgüt 25 Şubatta bu çetelere müdahale etti. Önderlik PKK yeniden inşaa komitesini oluşturdu derken yine belli bir toparlanma yaşanmaya başlandı. PKK’nin o kutsal değerleri tekrar gündeme getirilerek militanlığa çağrı yapıldı. Ve eni sonunda çeteler tasfiye edildi. Ve hepsi topyekûn kaçtılar. Kaçtıkları ilk günden önderliğe ve militanlarına saldırdılar. Nede olsa oyunları tutmadı onlara para sözü verenler icrat görmeyince bu çeteleri ortada bıraktılar. Bu konu uzundur bunun için girmeyeceğim. Adamlar kaçtılar iyi ki kaçtılar ve irinlerini birlikte götürdüler diyeceğim ama bıraktıkları o kadar tahribat var ki saymakla bitmez. Bunlara o Lenin’in meşhur sözünü ancak söyleyebiliriz; “biz batıklıktan çıkarmak için elimizden geleni yapıyoruz ve yaptık ama bu bataklığa gidenler tüm iyi niyetli çabalarımıza rağmen ısrarla bizi de batıklığa götürmek istiyorlarsa o zaman onlarda kurtulmak için bir tekmede biz atarız” benzerinde bir şeylerdi.
Evet, onlar bizi çamura sürüklemeye dursun bir tekmede bizden yediler ve nereyi hak ettilerse oraya gittiler. Yani tarihin çöp sepetine…
Ama güzel yoldaşım bunların ki aynen AİDS virüsü gibiydi. Sınıflı toplumun o kirli özelliklerini yeniden içimizden hortlatarak birçok değerimizi çarçur ettiler. İşte birçok değerli insan aylar sonra da yıllar sonrada kendisini toparlayamadı.
Sözde kimisi bu çetelere karşı direnmişti hem de en ön cephede yer almıştı. Ama ilginç olan o bulaştırılan virüsün kendisini yeniden yeniden kendisini kimi bireylerde üretmesiydi. Çok uğraşıldı, çok konuşuldu, çok tartışıldı ama kimisi kurtarılamadı.
Şimdi söyleyeceklerim senin tuhafına gidebilir. Bu gidenlerin bir kısmı sözde seni sevenlerdi. Benimle konuşurken söz konusu sen olduğunda gözlerinde yaşlar akanlardı. Kimisi memleketlerimizdi yani toplumun diliyle hemşolarımızdı. Ve yine kimisi sözde akraba ve dosttu.
Ama bu nasıl dostluktur ben pek anlamadım. Seni seveceklerini söyleyecekler ama senin tarzından çalışmaya katılmayacaklar.
Seni sevdiklerini söyleyecekler ama ardından başka yaşam arayışlarına girecekler.
Seni sevdiklerini söyleyecekler ama militan çizgiye ve yaşama gelmeyecekler.
Seni sevdiklerini söyleyecekler ama senin gerillaya olan hayranlığından onlarda eser görmeyeceksin.
Seni sevdiklerini söyleyecekler ama her gün parti ve örgütü çekiştirecekler.
Seni sevdiklerini söyleyecekler ama o kadar ağır yükün altına senin tarzından elini koyarak çalışmayacaklar hatta tersinden köstek olacaklar.
Seni sevdiklerini söyleyecekler senden hep uzak olan o mızmız tarzını bırakmayacaklar.
Sayabilirim hem de çok sayıda somut örnekle sayabilirim.
Birde bu çetelerin bu karanlık ilişkilerinden dolayı bizi yani parti suçlayanlar var. Yani niçin tedbir alınmadı diye eleştiri geliştirme hakları elbette vardır. Ama bir noktadan sonra bundan dayatmak olsa olsa kaçışın başka bir yöntemi olduğunu kimse saklayamaz değil mi?
Hâlbuki biz zaten bu çakallara karşı direndik ve artık gündemimizden attık. Ama halen bunlara takılarak siyaset yapmak dediğim gibi öküzün altında buzağı aramak gibi bir şey olur. Hâlbuki senin tarzın eleştirmek ama arifesinde hemen eyleme geçmektir. Yanlışı eleştir gücün yetiyorsa sen düzelt yok gücün yetmiyorsa ortaya konulan doğrular temelinde yürü.
Yok, ne onu ne bunu ama işte bilmem ne olmuş, bilmem şu bu beni rahatsız etmiş diyerek işten gizlice tüymek bize yakışmaz.
Sana asla yakışmaz. Dediğim gibi ilginç olan kimisi bu kadar senden uzak yaklaşıma rağmen halen seni ağzından düşürmüyor. Bu kadar iki yüzlülük olmamalı diye düşünüyorum.
Bilemiyorum sen ne diyorsun?
Değerli Hayri yoldaş,
Tabii sana bu kötülük kokan hatta kokuşan şeyleri bilgilendirmek için yazmıyorum. Güzel şeylerde oldu. Dediğim gibi PKK inşa ile birlikte bir toparlanma, canlanma ve hareketlenme gelişti. Ve burada herkesçe çok tanınmayanlar sürece öyle bir katıldılar ki herkesin gönlünde taht kurdular. Bunlardan bir tanesi Nuda yoldaştı. O güzel melek yani. Yine diğer bir altın değerindeki yoldaş Viyan’dı. Gençti ama moralliydi, gençti ama coşkuluydu, gençti ama militancaydı. Sonra yeni PKK’nin kongresi derken birçok örgüt toplantısı ve belki de bunların içerisinde en önemli olanda ve seninde sonuna kadar desteklediğin ve içerisinde yer almak istediğin 1 Haziran hamlesi gerçekleşti. Ve onlarca yüzlerce militan bu uğurda canını verdi. Bak bizim Mahir Dersim yoldaş tam bir öncü komutan oldu. Ve komutanlara yaraşırcasına direnerek şehit düştü. Yine Nucan da öyle fiziki zorluklarına rağmen “benim de ülkemin güzelliklerini görme ve düşmana kinimi kusma hakkım vardır” diyerek kuzeye daha doğrusu Dersim’e giderken yolda yıldızlarla buluştu ve aramızda ayrıldı. O kara sisli hava geçti. Biz yine kendimiz olduk. Direnişçi olduk. Kimsenin üzerimizde pazarlık yapmayacak konumuna kendimizi tekrar getirdik.
Anlayacağın aynı eski günlerde ki gibi militanca yaşam ölçüleri giderek daha fazla egemen olmaya başladı. Ve bir küresel emperyalist senaryo böylelikle militanların görkemli direnişiyle boşa çıkartıldı. Eski günlerde ki gibi derken eski Apocu yaşam ile yeni Apocu düşünceyi buluşturarak Demokratik Komünal Değerler etrafında daha ana yanlı bir toplumu yaratmak için canla başla yüzlerce yoldaş çalışıyor.
Senin her zaman kadına yakın olduğunu bilen biriyim. Senin o 7. Kongre de koyduğun tavır halen geçerliliğini koruyor. Ve bugün halen tüm sorunlar aşılmış olmasa da en azında söylem bazında herkes kadını tanrıçalaştırmak zorundadır. Buda güzel bir şeydir değil mi? Sen daha iyi hatırlarsın o kongre öncesi ve sonrası ortamı. Adeta feodal değerler-özelde o çakal tarafından-o güzelim kadın partisidir dediğimiz partimiz içerisinde ilk kez bu denli kadına karşı kullanılmıştı. Gülmeye diyeceğim ama deli dolu o gülüşlünle cevap vereceğini biliyorum. Aynı o çakallar yıllar sonra timsahın gözyaşlarını dökerek tüm kadınlardan özür diliyorlardı. Ve tabii ki bu özür dileme aynı zamanda sana karşı yapılan bir özür dilemeydi de.
Kadın konusunda her zaman senin gibi olamadım. Olmak istedim ama hep kendime çarptım. Ama senin şahadetinden sonra bu konuda senin gibi olmaya çok özen gösterdiğimi sana itiraf edebilirim. Yer yer kadın yoldaşlarımın yanlışları da olsa sana saygıdan ve onların iradesine saygıdan kadın yoldaşlarımın lehine tavır aldım. Dediğim gibi senden dolayı bunu devam da edeceğim.
Güzel yoldaşım seni yormak istemem, yazıyı kısa tutacaktım ama yine uzadı. Oldum olası senin gibi kendimi net ifadelendirememe sorunum oldu. Sen birkaç çarpıcı sözle kendini ifade ederken bak ben ne kadar uzun yazarak anlatmaya çalışıyorum. Bu bir zayıflıktır onu da bilirim. Bu duruşla bağlantılı bir gerçekliktir onu da bilirim.
Kimisi kıyas yapıyor seninle. Ama ben kendimi seninle kıyaslayamam ki! En azından büyük insan Önder Apo’nun çizgisi temelinde seni takip edebilirim. Takip etmeye çalışırım.
Ve senin iyi bir takipçin olacağıma inanmanı isterim. Bu yönlü epey denemem oldu. Tabii yer yer denemelerim başarısızda oldu. Ama sana layık olmak için kesinlikle ne kadar özveri gerekiyorsa sergileyeceğime dair sana verdiğim ilk sözü yenileyebilirim güzel yoldaşım.
Güzel yoldaşım ben seni kimisine anlatırken şöyle anlatıyorum;
“Hani denilmişti ya ‘ HAKI VERİLMİŞ BİR YAŞAM’,aynen öyle. Anlaşılması gereken muazzam bir disipline sahip oluşuydu. Yine tarzı ve temposu yüksek, yaşama daha ince bakan bu bağlamda da en incelikli yaklaşımları sergilemekten geri durmayan birisiydi. Yaşamda oldukça esprisel duruşu ve adeta her şart altında gülmesini ve güldürmesini bilen, bunu yaptıkça yüzlerine yansıyan gülüşüyle herkese gülücük saçan ve bu gülücükleriyle adeta tüm insanlığı yüzüne takan bir militan olarak, haklı olarak sonrada kimi insan onun herkese yetecek kadar gülücük sahibi olduğunu söylemişlerdir.
Bu gülücüklerine, tebessümüne, mütevazılığine, yaratıcılığına, akıl ve zekâsına birde cıvıl cıvıl olan adeta cıva gibi akan kişiliğini eklerseniz ortaya çıkan tablo; ulaşılması ve yaşanılması gereken bir kişilik çıkar. O yerinde durmayan, çağlayan gibi akan, aktif olmanın ötesinde hyper olan bir insan olarak hep yükseklerde seyir etmiştir. Ve hep böyle de kalacaktır.
‘ERDAL ANILMAZ O ANCAK YAŞANILIR’ derken kastım yukarıda dile getirilenlerdir. Gerçekten Erdal’ı anmak değil onu yaşamak hem de doludizgin yaşamak ancak ona yakışır. O ancak onun gibi yaşandıkça kabul eder insanı. Tersini asla kabul etmezdi ve etmezde. Bu günlerde duyuyoruz kimisi Erdal’a çok bağlı olduğunu söylüyor ancak duruşuyla oldukça ona terste durabiliyor.
Bu olmaz!
Erdal’la arkadaşlık onun gibi Golgatha tepesine çarmıhını Kudüs’ten sırtlayarak yukarıya tırmanmakla olur. Çarmıha gerdirilirken dahi gülümsemesinden bir şey yitirmeden ‘tanrım çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, af et onları’ demesini söyleye bilmekle ancak Erdal’la arkadaş olunur. Aksisi ona tersliği ifade eder.
Şartlarımızda Golgatha’ya çıkmak devrimin tüm yüklerini –tüm sorunlara rağmen-taşımakla olur. Devrimle sonuna kadar yürümekle olur. Tüm zorluklara, inançsızlıklara, saldırılara, bireysel rahatsızlık ve hastalıklara, ayrı görüş ve duruşlara rağmen önderlik çizgisinde daha fazla kenetlenerek yürümekle Erdal’ın arkadaşı, dostu, akrabası ve yoldaşı olunabilir.
Başka da asla! “
İşte güzel yoldaşım Hayri,
Ben yoldaşlarıma seni böyle anlatıyorum. Ama anlatırken bana sorumluluklar düştüğünü de biliyorum. Özelde Golgatha olayı benim için ve seni sevenlerin hepsi için vazgeçilmez bir gerçekliktir.
Golgatha’ya çıkmaya cesaret etmeyenler öncelikle hızla kendilerini gözden geçirmelidir. Kendi adıma ben aynen senin gibi her zaman bir Golgatha yolcusu olmak için elimden gelen tüm gücümle çalışacağım ve ancak bunu başardıkça sana layık olacağım.
Başka da asla.
Ve senin gibi olmadıkça seninde beni çocukluk, gençlik ve militanlık arkadaşın olarak asla kabul etmeyeceğini bilerek yaşayacağım.
Ve diyorum ki; Yaşasın yüce insan Başkan Apo’nun yolunda yürüyen ve Erdallaşarak kendini kanıtlayan yoldaşlara…
YAŞAMAK SENİ
Rüzgârların esintisinde
Nehirlerin çağlayışında
Güneşin ışınlarının tenime sıcak dokunuşunda
Çiseleyen yağmur taneciklerinin yüzümü sıyırışında
Çocukların saf gülüşlerinde
Anaların dokunaklı çığlıklarında
Sevdam diye bildiğim kadınların gözyaşlarında
Ay’ın şavkını toprağa vurduğu
Her anda hep yaşayacağım seni.
|