|
Generaller yine konuştu. Ağızlarında çıkan sadece ve sadece kan oldu.
Biz ağzı salyalı konuşmalarına alıştık. Nede olsa bu zihniyetle ancak salyalı olunur. Sorun şu ya bu generallin iyi niyetli ya da kötü niyetli olması değildir. Karşımızda kurulu bir zihniyet var. O da ranta dayalıdır. Rantın sağlanması için kan kusmaları gerekir. Başka da yapacakları bir şey yoktur.
Dediğimiz gibi bu salyalı duruşu biz yıllar yılıdır bize karşı uygulanan her türlü insanlık dışı vahşeti yaşayarak gördük ve biliyoruz. Ancak ilginç olan ise sivil toplum örgütlerine ve sözde liberal duruşa sahip olanlara da bu kez diş göstermeleriydi.
“Ülkemiz hayati önemdeki sorunlarının çözümü ve çıkarlarının korunmasında dış kaynaklı siyasi ve ekonomik yaptırımlara bağımlı hale getirilmeye çalışılmakta, dayatılan yapısal reformlar yoluyla sürekli baskı ve tehdit altında yıpratılan, sıkıştırılan bir ülke konumuna düşürülmek istenmektedir. Dış fonlarla yönlendirilen sivil toplum örgütü veya kuruluşu görünümlü unsurlar bozucu ve yıkıcı özellikleri ile kendileri güvenlik sorunu olmaktadır.”
Ama nasıl bir cümle değil mi? bu cümlenin içerisinde payını almayan neredeyse yok gibi. Peki, gösterilen refleks nasıl olmuştur? Birkaç aydın dışında adeta el birliği yapmışçasına yukarıdan aşağıya kadar övgülerin ve methiyelerin dizilmesidir.
Örneğin Fikra Bila’nın yazısını okuyunca bu kadar dalkavukluk niye yapılır diye düşünüyor insan? Mehmet Ali Birand’ın yazısını okuyucunca olur da insan bu kadar da omurgasız mı olurmuş sorusunu kendisine sormadan gerçekten edemiyor insan.
Dediğim gibi kimi aydın daha tutarlı değerlendirmelerde de bulunmuş. Üstelik yapılan konuşmaların bir çocuğu siyaset bilimine vursan fauldür. Yani yanlıştır. Sanılıyor ki ne kadar renkli söz peş peşe dizilirse güzel şeyler söylenirmiş.
İlginç değil mi? savaş tam tamlarını burada ilk ağızlardan dinliyoruz ama diğer taraftan da halkların adaletsiz partisinin lideri Kafkaslarda barışı sağlamak için oradan buraya koşuyor. Yanlış anlaşılmasın. Türkiye’nin salt Kafkaslarda değil, öncelikle komşularıyla iyi ilişkiler içerisinde olması ve giderek dünyanın her yeriyle barışçıl, insani, ekonomik, kültürel, siyasal özcesi diplomatik ilişkiler içerisinde olmasını başta biz isteriz.
Ancak Kafkaslarda barış iste, İsrail ile Suriye için arabuluculuk yap, İran ile ABD’nin diyalog yolu ile sorunlarının çözülmesi için uğraştığını söyleyeceksin ve 30 ağustos sahte zafer bayramlarında Kürtlere, demokratlara, sivil toplumculara, liberallere ve hatta çevrecilere kan kusacaksın. Şimdi bu paradoks olmaz mı?
İçi ile dışı bir olmayana bizlerde ikiyüzlü derler. Derler ya eğri otur ama konuşmaların doğru olsun.
İçerde kan kusacaksın ve hatta daha büyük kan akıtmak için hazırlık yapacaksın ama dışa dönükte barış meleği kesileceksin. Demezler mi bu ne lahana bu ne turşu.
Söylemek istediğimiz bu zihniyetle bir yere varılamaz. Yapılması gereken bu zihniyeti aşacak olan çabaların içerisine girmektir.
İnsan üzülüyor. Dünyanın her yeri karışırken adeta daha fazla karıştırmak için kan emmeci zihniyet elinde geleni yapıyor.
Buna dur demek gerekiyor. Dur diyecek olanda Türkiye ve Kürdistan halklarıdır. Yani bu coğrafya da yaşayan tüm renklerdir. Gürcüsü, Lazı, Çerkezi, Kürdü, Arap’ı, Türkü, Abazı, Yezidisi, Alevisi, Süryanisi, Rumu, Ermenisi ve ne kadar böyle güzel renk varsa hepsinin bir araya gelerek salyalı zihniyete dur demesidir.
Televizyonlarda izledik. Bir Eylül Barış Mitingleri salyalı gidişata dur demek için önemli kilometre taşlarıdır. Bir Mayıs’ın ardından Kadıköy ve şimdi üç ayrı yerde Barış Mitingleri.
Gücümüzü küçümsemeyelim. Kendimizi de güçsüz görmeyelim. Her atılan slogan, her haykırılan slogan beraberinde yeni sloganlar ve haykırışları getirecektir. Her bize katılacak olan bir ses akıp gidip sel olacak bir sestir. Her bir sese değer biçmeli ve anlamlandırılmalıdır.
Türkiye demokratik cephesinin elbette bloklaşma tecrübesi vardır. Ancak genelde bloklaşmalar uzun sürmeden dağılmışlardır. Dar, kısır ve verimsiz tartışmalarla hem çok zaman harcanmıştır hem de enerjimizi tüketmiştir. Özcesi giden olan zamana olmuş buda salyalı zihniyetin hâkim olmasına yol açmıştır. Yıllarca zayıf kalışımızın bir önemli nedeni budur.
Artık buna paydos demeli ve tek yumruk olarak Çatı Partisi bünyesinde kenetlenmeliyiz. Her kim ki Türkiye’nin geleceğinin parlak, istikrarlı ve barış içermesini istiyorsa buraya katılmalıdır. Mevla’nın deyimiyle “ gel kim olursan ol gel” işte yeter ki barış ve demokrasi taraftarı ol gel. Diğer tüm sorunlar ayrıntıdır. Ve bunların aşılması zor değildir.
Başkan Apo çözüm felsefemize ilişkin şöyle diyor; “Bizim felsefemiz bir atın gözlerindeki anlamı sezmekten tutalım, bir kuşun sesindeki anlamı çözmeye kadar yaşamı bir bütün olarak algılar. Yaşlı bilgeye büyük saygıdan başlayıp bir ceylan kadar ürkek genç kızın gözlerindeki arayışa yanıt olmaya kadar anlam yüklüdür. Hele hele soykırım beteri bir cinsellik anlayışının sonucu olan çocuk yapımındaki büyük cehaletin insandaki ve hegemonik sistemlerdeki nedenlerini çözmekten tutalım, yaşamın tüm evrim halkalarını kendinde çözmeye çalışan bir bilimi esas alır.”
Evet, eğer yaşam yaşamaya değecekse bunun için tüm anlam gücümüz ile eylem gücümüzü şahlandırmalıyız. Hem de kendimize takılmadan bunu başara bilmeliyiz. |