|
Önderlik kadın ve anne tanımlamasını yaparken ısrarla söylüyor, hiç ömür boyunca maaş almamışsa, onun emeğine emek demeyecek miyiz? Artı değer teorisi üzerinden, en son sınır olarak Marksizm’de kalan emek değer teorisi üzerinden cevap veremezsiniz, çünkü sınıf olarak tanım yapılmıştır. Toplumsal üretim derseniz, böyle tanımlayacaksınız. Şimdi sizin komünler var. Herkes yaşama katılıyor. Yönetici de bir emekçidir, komündeki her arkadaş bir emekçidir. Biri biraz bir şeyden fazla anlıyorsa sorun değil, üstünlük kurmadan o da katılır. Öyle yaparsanız toplumsal üretimin bütün güçlerinin demokratik ve özgürlükçü katılımını sağlarsınız. Bir sınıfın daha fazla katılımını değil. Onun için bizde bütün güçler toplumsal emek olarak görülür. Yani bazen arkadaşlar söylüyor, kadın ve gençlik şöyle değil. Toplumda çoğunluk oluşturuyorlar ve bir de iyidir, hoşturlar. O zaman bunlar toplumun öncü gücüdürler, öyle değil. Toplumsal üretim tanımı yaptığımız için sınıfsal üretim gücü üzerinden değil. Onun için sınıfı da daha fazla da kadını da çünkü toplumsal üretimin önemli bir kısmı kadına aittir. Sonra gençliğe, çok önemli bir kısmı gençliğe aittir. Emekçi kesimleri çok önemli bir kısmı aittir. O zaman doğal olarak toplumsal üretim güçlerinin tanımı artıyor. Hatta Lenin’in sınıf tanımı, Önderliğin sınıf tanımına yetmez. Onun aşıldığı boyutlarda sınıfı tanımlayacaksın. Mesela üretim araçlarına göre mi sınıfı tanımlayacaksın yoksa toplumsal iş bölümüne göre mi sınıfı tanımlayacaksın. Artık o sınıfın oluşumu ve aşılması üretim araçları ve iktidara göre mi tanımlayacaksın? Toplumsal özgürlük düzeyine ve toplumsal üretim gücüne göre mi tanımlayacaksın? Yani ben sadece değinmeler yapıyorum. Mesela karın ortadan kaldırılması acaba artı değere hâkim olarak kar ortadan kaldırılır mı? Kaldırılamıyor. Üretim araçlarının mülkiyetini nereye bağlıyacaksınız? Bazıları bireysel mülkiyete diyor, bazıları diyor hayır toplum adına dar bir gruba, yönetime bağlayacaksınız. Bunun adına da parti olsun diyorlar. Ve bunun adını ısrarla savunarak kamulaştırma diyorlar. Bazıları komünizmi biraz uzatıp böyle olsun diyorlar. Önderlik onun için komünizm demedi, komünalizm dedi. Tabii doğru uygulanırsa, komünalizm komünizm mantığını da içerebilir. Ama doğrusu şudur; üretim araçlarını toplumun kararlaşma süreçlerine bağlamak gerekir. Böyle yaparsanız gerçek anlamda mülkiyet ilişkilerini engelleyebilirsiniz. O toplum ondan sonra ne kadar üretiyor, nasıl dağıtıyor, bir tanesine biraz veriyor. Bana bir kitap verilmesi benim o kitabı okumam, hatta o kitabın sahibi olmam hiç sakıncalı değil. Artık bunlar ekonomik tartışmalardır. Ben sadece birkaç değinme yapıyorum.
Bilgiyi biz üretirsek bir sorun olmaz. Ve var olan üretilmiş bilgiyi doğru kullanırsak sorun yaratmaz. Bu yüzden halen söylüyorsunuz. Bilim iktidar ilişkisi aşılmıyor. Bu sebeple iktidara bulaşmış bilim, sendeki çok doğal özellikleri yok sayabiliyor. Bak sen rüya görüyorsun, duyguyu yaşıyorsun vücutsal yapında duygu doğal olarak var. Anatomi ve diğer bilimleri de tartışacağız. Onların bile kuruluşu iktidar sistemine hizmet eder şekilde kurulmuş. Diyorsun ki düşünce nasıl oluşur? Ve sana beynin mutlak hâkimiyetinde bir açıklama yapıyor. Aslında yönetime hizmet eder tarzda açıklıyorlar. Anatomi ise düşüncenin nasıl oluştuğunu yüz yıl önce bulmuş. Ama dile getirmiyor. Bak şu anda genetik bilimlerde öyle ilerlemeler var ki, birçoğunu din sakıncasından dolayı dile getirmiyorlar. İşte bak kuantum fiziğinde müthiş bir gelişme var. İstersek bu gelişmeyi özgürlükçü düşünceleri geliştirmek için kullanırız. Eğer biz geliştirmezsek, başkaları başka şeyler için kullanacaklar. Toplumu daha iyi yönetmek için ezenler ne yapıyor? Bio-iktidarı derinleştirmek için kullanıyorlar. Şu anda neredeyse sömürülmemiş duygumuz kalmamış, içine girilmemiş duygumuz kalmamış. Halen ikisini de bir araya getiremiyoruz. Ezenler de böyle kullanıyor ve bu alanda uzmanlaşıyorlar. Bu nedenle bilgiyi tekrar kendimizin kurması gerekir. Doğal felsefe üzerine bizim dışımızda da çeşitli tartışmalar var. 1970’den bu yana ele alan yazarlar var. Bazıları biraz daha sistemli yapıyorlar, bazıları biraz daha dağınık. Bazı hareketler aynı hemen-hemen bizim gibi düşünüyorlar. Ama paradigmasal olarak Önderlik gibi sistemli ve düzenli değil. Yaşamla bütünleştirip o düzeyde ele alan değil. Mesela Boockhin’in 100/120 sayfalık bir kitabı var. Toplumsal ekolojiye çok ağırlık veriyor. Onun üzerinden felsefesini oturtuyor. Mesela Fatmagül Berktay var. Tavsiye ederim, arkadaşlar okusunlar. Direkt Önderliğin belirttiği bu paradigmasal felsefi bakış açısıyla kadın özgürlüğü ve cinsiyetler üzerine yazıyor. Yani bu felsefeyi uyguluyor. Ayrıca hareket olarak EZLN bize çok yakındır, iktidara karşıdırlar. Kadın özgürlüğünü bizim gibi cinsiyetler özgürlüğünün kaldırılma halkası olarak ele alıyorlar. Mesela demokratik sosyalizmi, yani kamusal sosyalizmi savunuyorlar, felsefi bakış açıları benzerdir. Felsefede evrenin yaratılışına kadar tartışmalar oluyor. Ama bazı şeyleri bilim kanıtlayamıyor, bundan dolayı kategori olarak ayrıdır. Ve hepsine ihtiyaç duyulur, bilimi o nedenle mutlaklaştırmıyorlar. İşte mesela bakalım; ‘Ben evrenin şöyle oluştuğuna inanıyorum,’ şeklinde yorum yapıyorsun. Bu felsefedir ama bilim bunu kanıtlayamıyor. Belki de bilim bunu kaç yıl sonra kanıtlayacak ama bu insanın özgür düşüncesine engel değil ki. Her şey bilimsel olmak zorunda değildir. Düşüncenin bazı kalıplarını bilim açıklayamayabilir. Bu kullanılmaması gerektiğini göstermez. Şimdi doğal felsefeye geçelim, biraz anlatalım. Eleştirilen eski felsefeyi anlattık. Tekrar anlatmakta fayda var, başa dönelim. Tekrar en başa dönüp felsefe nedir diyelim. Acaba tanımı için hangi kavramları terk etmeli hangilerini terk etmemeliyiz? Bence yaptığımız tanımlamaların, halen büyük bir çoğunluğu geçerliliğini koruyor. Yani insanı, doğayı, evreni anlama, tanıma çabası, bu konuda bakış açısı oluşturma, kendi deneyimleri üzerinden bir bakış açısı oluşturmak, buna dayalı bilgi deneyimi önemlidir. Ama ek yapacağım şu; Önderlik felsefenin yeni bir sosyal bilim olmasını istiyor. Bakın karıştırmayın, bilim olmasını demiyor. Pozitif bilim demiyor. Sosyal bilim olmasını istiyor. Yani sosyoloji gibi bir bilim olmasını istiyor. İnsanlığın evrenin yorumlama gücüne kavuşturulmasını istiyor. Niye bunu istiyor Önderlik? Toplumun yeniden kuruluşu için, iktidarın yeniden yorumlanıp sınırlandırılması için felsefenin yeniden devreye girmesini istiyor. Bu nedenle sosyal bilim niteliğinde dile getiriyor. Savunmalarda Önderlik şöyle değerlendiriyor: ‘Sosyal bilim olarak felsefe tıpkı doğuş sürecindeki gibi bir rolü günümüzde de oynamalıdır,’ Toplumsallaşmanın başındaki felsefenin, bireyleşmeye, bireyselleşmeye, toplumsallaşmaya çok büyük katkısı olduğunu söyledik. Felsefenin Yunanlıların ilk dönemlerinde bile ilk doğa felsefecileri yolu ile aslında özgürlükçü bir çıkış olduğunu, hatta onların sentezlediği Mısır felsefesinin, Zerdüşt, İbrahim felsefesinin Doğu ve Uzakdoğu felsefelerinin hepsinin sentezi yapılarak Yunanlıların ilk felsefelerinin özgürlükçü olduğundan bahsettik ve bu felsefenin özgürlük arayışını kapsadığını belirttik. Bu felsefenin kendini doğadan ayırmayarak, ben kimim sorusunu sorarak bir arayış gerçekleştirdiğini söyledik. Bu anlamda işte Önderlik o ilk dönemi derken, bunu ifade etmek istiyor. O zaman doğal felsefeyi, doğal diyalektiği, Apocu felsefeyi veya sınıflı felsefenin olmayan yorumlarını böyle tekrar yorumlamalıyız. Felsefeyi bu şekilde sosyal bilim olarak ele almalı, geliştirmeliyiz. Böyle bir bakış açısı edinmeliyiz.
Acaba o halde doğal felsefe daha çok madde ve düşünce ayrımı üzerinde mi uğraşmak zorunda? Yoksa bundan daha önemli soruları olabilir mi? Acaba evrenin oluşumu, doğanın hareketi, bunun içerisinde toplum ve insanın hareketi daha geniş olarak ele alınırsa bu daha doğru olmaz mı? Bunu saptıran özellikler olarak iktidarın özellikleri bunun varlığı oluşturan yanları saptıran yanları aynı oranda toplumsallaştıran, bireyselleştiren ve özgürleştiren yanları, özgürlükten uzaklaştıran yanları, sonra bütün toplumsal süreçlerin güçlerin sınıfların oluşur mu? Özgürlüğe yakınlığı ve özgürlükten uzaklığı şimdi doğa felsefesi, bunu daha fazla ele alsa daha doğru olamaz mı? Önderlik bunu yapıyor. Bunun içerisinde bir bölüm olarak varlık koşulları olarak madde ve düşünceyi tekrar tartışacağız. Önderlik de tartışıyor. Önderlik canlıcılık meselelerini bütün toplumu, bütün maddeleri içerecek şekilde tartışıyor. Sonra bunların çok köklü bir özgürlük yorumunu yapıyor ve varlığın oluşumunu tekrar tartışıyor. O nedenle aslında Önderlikteki tartışma ne olduğumuz, nereden geldiğimiz, kendimizi bilmemizin yöntemi Önderlik felsefesinin temelini oluşturuyor. Önderlik bu konuda yorumlar yapmaya başlıyor. Mesela kozmos diyor, kuantum diyor. Kozmosla en genel yorumu ele alıyor. Felsefe, teori dâhil en son bilimsel verileri alıyor. Felsefi harmanlamasını yapıyor. Ve biz kimiz sorusuna cevaplar aramaya başlıyor. Verdiği bir cevapta, biz mikro kozmosuz diyor. Evreni anlamak istiyorsanız, en küçük yapı taşı olan insandan anlayabilirsiniz diyor. Yani sorularına cevaplar vermeye başlıyor. Bu anlamda Önderliğin soruları, cevapları idealist ve materyalist felsefeyi kapsayacak şekilde aşıyor. Onun için doğal felsefe daha köklü sorularla uğraşmaya başladı, çünkü zaten bunların bölünmesi, uygulanması yaşanınca daha köklü bir ele alma başladı. Biraz daha özelleştirirsek doğal felsefe de ben kimim sorusuna cevap arıyor. Bu soruyu yeniden tartışmak gerekecek ama vereceğimiz cevaplar değişmelidir. Biz maddeden mi yoksa düşünceden mi geliyoruz? Bizde ruh mu beden mi birincidir? Bu sefer de bunu mu tartışacağız? Hayır! Bu sefer biz nereden geliyoruz sorusuna bazen felsefi, bilimsel, kuantumik, duygusal, sezgisel cevaplar aramaya başlayacağız. Gerçekten biz nereden geliyoruz? Bilmiyorum herkes bu konuda bir şeyler söyleyebilir. Mutlak bir doğru söylemiyorum. Tek hücrenin geliş kaynağı söyleniyor. Hatta tek hücrenin sudan olduğu söyleniyor. Önderlik burada farklı bir diyalektikle açıklıyor. Evrenin oluşumunu varlık yokluk çelişkisi üzerinden açıklıyor. Yani varlık yokluk düalizmini, yani doğal düalizmin üstünlüğünü değil diyor ki en genel anlamıyla varlık yokluk karşısında bir dirençtir. Evreni bu şekilde izah etmeye başlıyor. Biraz daha ben kimim sorusuna götürerek kendini tanıma üzerinden evrenden sonra doğa ile ele almaya başlıyoruz. Yani ilk moleküler yapının nasıl olduğunu, ilk hücrenin nasıl olduğunu, evrenle ilişkisi, hatta evrenin nasıl oluştuğu tartışmaları üzerinden daha yakın bir şekilde bizim doğadan geldiğimizdir. Şimdi doğa felsefesi bunu uzun-uzun yorumluyor. Önderlik diyor ki, insan doğanın akıllı bir uzantısıdır. Bunun için insan doğaya üstün değildir. İnsan doğadan ayrıştığı kadar farklılaşmıştır. Farklılaştığı kadar, yeteneklendiği kadar sorumlulukları vardır. Ve hiçbir şekilde insanla doğa arasındaki çatışma doğru değildir. Özellikle bunun iktidarlaşması hiç doğru değildir. Çünkü insan doğayı içinde taşıyarak gelir. Doğadan özgürlük alır. Daha sonra akıllı bir tür olarak gelişmesiyle de doğaya birçok şey verir. İnsan düşüncesinin doğaya kattığı çeşitlilik çok müthiştir. Bunun aynısı canlı türleri için de geçerlidir. Mesela insanı doğasal bir varlık olarak düşündüğümüzde hiçbir şeyi cansız olarak göremezsiniz. Bu, Önderlikteki cansız madde yoktur anlayışıdır. İlla ki canlı dediğimizin insan gibi etli, canlı, kanlı olması gerekli değildir. Bu bizim yorumumuzdur. Buna göre canlı dediğimiz insan, hayvan, bitki ve mantardır. Şimdi Önderlik diyor ki, öyle bir şey yoktur. Oluşum diyorsanız oluşum, sezgisellik diyorsanız sezgisellik kendi hareket kanunları diyorsanız kendi hareket kanunları şeklinde bütün canlı ve cansız ayrımını yapmadan, bütün doğanın organik bir yapı olduğunu görürsünüz.
Hatta Önderlik evreni insanın nefes alış verişi gibi açılıp kapandığından bahsediyor. Hatta diyor ki, evrende mi nefes alıyor? Burada Önderlik idealist olarak evreni bir insana benzeştirmiyor. Ama canlılık kavramını Önderlik doğasal olarak genişletiyor. Biz tür olarak da farklılaşmaya başladıktan sonra bir tanımlama geliştirmişiz. İnsan türünün gelişimi yaşanmış. Ama uzun süre insan türü ayrışma yaşamasına rağmen, üstünlük kurmamış. Çatışmış, yenilmiş, sel felaketlerine uğramış, hatta insanlar birbirini yemiştir. Zaten bunlar çelişki ve çatışmalardır. Ama iktidar gibi sistemli, bilinçli, bazı üretim araçlarına dayalı yapılmamıştır. Hiçbir zaman mesela sınıfsallaşmaya kadar iktidara dayalı doğa sömürüsü yapılmamıştır. Bu aradaki insan ile doğanın bütün ilişkisi farkındalık ve bir aradalığa dayanır. Bütün türlerde hemen-hemen yaşandığı gibi yani tür olarak ayrışıyor, hatta yetenekleşiyor da. Ama bunu üstünlüğe dönüştürmüyor. Aynı doğa ile ilişki ve kopuş biçimi toplumsallaşmasını geçecek. Bunun daha iyi anlaşılması için burada kadın devreye giriyor. Doğal felsefe zaten kadınsız anlatılamaz. Ana ve etrafındaki toplumsallaşma ilk kendinde farkındalık olmasına rağmen, kendisini hiç doğadan ayırmıyor. Hatta onun bir uzantısı olduğunu bilir, bundan dolayı üstünlük kurma yarışına girmiyor. Bu ilişki biçimi toplumsallaşmasına karakter verir. Yani kadın baştan beri toplumsallaşmada şu ilkeyi oluşturur. Başka türlerden farklı olduğunu anlar, fakat onlara karşı üstünlük ihtiyacı duymaz. Yeteneğinin farkına varma, bunu eşitlikçi, adaletçi, özgürlükçü bir toplum sistemi olarak kurma hâkimdir. Yoksa iktidarcı değildir. Özellikle geldiği kaynakları kurutma değildir. Mesela hiçbir zaman üstünlük sağlamaz. Tesadüf değil, halen Amargi deniliyor. Anaya dönüş, özgürlüğe dönüş, özgürlükle anaya dönüş birdir. Doğaya halen toprak ana denir. Hiç kimse toprak baba demez. Bu tesadüf değildir. O dönemden kalma kavramsallaştırmalardır. Toplumsallaşma da böyle gelişir. O nedenle kadında insanlara üstünlük kurayım düşüncesi yoktur. Herkesi yaşama katma düşüncesi hâkimdir. Bunun organizasyonunu da yapalım demiştir. Buna gönüllü otoriterlik diyorlar. Yani yönetim olgusu doğru ama iktidarcı olmayan bu gönüllü otoriterliktir. Toplum organizasyonunu bununla sağlıyor, bu çok önemlidir. Ekolojik denge kurulmuş, ekolojik ilke işlemiştir. Doğadan gelirken eşitlikçi özgürlükçü gelmiştir. Aynı sistemi kendi içinde de kurmuştur. Bu sistem de dışarıya eşitlik ve özgürlük getirmiş. Zaten ekolojik dengeyi bozduk, sonra sınıfsallaşmayı başlattık, daha sonra bu dışarıya da yansıdı. Aynı ilişki biçiminin çok muazzam şekilde türler arasında da olduğu söyleniyor ve insanın da türlerin evrim sürecinin son halkası olduğu söyleniyor. Bu anlamda üstün bir halka değildir. Son bir halka, akıllı bir halka ve hatta insanın genel olarak türlerin evrim sürecinde toplumsal bir ürün olduğu ve tüm türlere karşı sorumlu olduğu söylenir. Özellikle akıllı olduğundan dolayı söyleniyor. Sömürge üstünlük denilmiyor.
|