Hazan mevsimine girerken yağmurlar da yağmaya başladı. Ve şairin dediği gibi, “Boşuna çırpınma gökyüzü/ Ülkem kadar ağlayamazsın…” diyorum. Evet, gökyüzü boşuna çırpınıyor, çünkü hiç kimse, hiçbir şey ülkem kadar ağlayamaz. Acılar içinde kıvranan ve harabeye çevrilmek istenen bir ülkemiz var bizim. Medeniyete beşiklik etmiş o güzelim ülke, kutsal dinlerde yeryüzünün cenneti sayılmış. Şimdilerde ise, o kutsal ülke yok edilmek isteniyor. Talancıların prova alanına dönmüş. Bin bir çeşit ölüm şekli türetildi. Çocuklarımız, kardeşlerimiz, ağabeylerimiz, babalarımız ve annelerimiz vuruluyor. Kimisi de işkence tezgâhlarında geçiyor. Ne acı!
Hazan mevsimine girerken, ağaçlar yapraklarını döküyor ve savruluyorlar. Sonbaharda savrulan yapraklar hep aklıma halkımı getirir. Biz rüzgârda savrulan sonbahar yapraklarına dönüşmedik mi? Kendi öz topraklarımızda mülteciden de daha beter bir duruma düşmedik mi? Binlerce insanımız o acılı coğrafyada öldürülmedi mi? Dünyanın dört bir yanına savrulmadık mı? Mağaralarda, derelerde toplu kıyımlara uğramadık mı? Gökyüzü bile bizden daha az ağlamadı mı?
Hazan mevsimi hüznü çağrıştırır. Biz ise tepeden tırnağa hüzün kesildik. Acılar çektik ölümüne. Zulme başkaldırdık. Direndik, kabul etmedik tarihi haksızlığı. Hem dursak bile onlar durmuyordu. Kürt kelimesi düşmanla eş tutuldu. Hâlbuki bu cumhuriyet kurulmadan önce Fransız’a, İngiliz’e ilk baş kaldıran bizlerdik. Emperyalizme karşı verilen mücadele İzmir’de ya da Ankara’da başlamadı. Yalan mı oldu her şey…
Atatürk’ün ilk Kürt ileri gelenlerine başvurması boşuna değildi. Baharı müjdeliyordu ve biliyordu Kürtlerin onurlarına düşkün olduklarını. Kürt ileri gelenlerinin ayaklarına kadar gidip yardım istemesi yerinde bir arayıştı. Güney Kürdistan’da Şeyh Mahmude Berzenci’ye yardım talebinde bulunmak için gönderdiği mektup hala arşivlerde durmakta. Ne diyordu: “Sizin gibi fedakar, yurtsever, dindaşlarımın benimle birlikte çalışacaklarına inanıyorum,” ve “Gözlerinizden öpüyorum, efendim,” diyerekten de bitiriyordu mektubunu.
Atatürk Kürtlerin fedakârlığını biliyordu. Onun için ilk Kürtlerden yardım talep etti. Efendim kelimesiyle biten mektuplar gönderdi. Erzurum Kongresi’nce karar verilen bildiri ve tüzüklerden gönderdi Şeyh Mahmude Berzenci’ye. Ve Güney Kürdistan’da İngiliz emperyalizmine karşı büyük bir mücadele veriliyordu.
Atatürk, Kürtlerin kendi kaderlerini tahin hakkını tanıdığını Elcezire Cephesi Komutanı Nihat Paşa’ya bildiriyordu. Ve Kürtlerin mahalli idarelerini kurmaları için aynı komutanlığı görevlendiriyordu. İşte böylece, böylesi yalanlarla hüzün mevsimine doğru koşuyordu halkım. Açılmamıştı henüz gözler. Söylenen her şeye körü körüne inanır olmuştular. Haberleri yoktu dünyanın kalleşliklerinden. Tarih yalan ve entrikalarla Kürtleri hazan mevsimine doğru sürüklüyordu. Şimdi ise ülkemiz kar ile boran içinde. O yüzdendir ki tarih hala bizlerden davacı. Bu topraklar, bu zulme tanık olmamalıydı.
Cumhuriyet kurulmuştu. “Babam gözlerini verdi Urfa önünde/ Üç de kardaşını/ Üç nazlı selvi,/ Ömrüne doymamış üç dağ parçası…” (Ahmed Arif) Cumhuriyet kurulana kadar Maraş’ta, Antep’te hatta Çanakkale’de bile vurulmuştu insanlarımız. Kör, sakat dönülmüştü o cehennem savaşlarında. Yardım talepleri, efendim ile biten mektuplar ve direnişlerimiz yalan olmuştu. İnkâr edilmiştik. On bin yıllık tarihi olan bir halk gömülmek isteniyordu toprağın derinliklerine. Ölümler, zulümler gırla gidiyordu. Baş kaldıranlar ise acımasızca bastırılıyordu. Urfa önünde gözlerini verenler ihanete uğramıştı. Ağrı’daki direniş bastırıldıktan sonra, gömüldüğümüze inanmışlardı. Zulüm de olsa, ölüm de yıllar su gibi akıp gitmişti.
Yıl 1938, tarih yine kanla yazılıyordu Dersim’de. Kadınlarımız namuslarını kudurmuş kurtlara teslim etmemek için kendilerini kayalardan atıyorlardı. Bastırılmıştı zulme karşı verilen direniş. Ve masum çocuklarımızın kanları kurumadan Cemal Gürsel Diyarbakır’a gidip, “Bu memlekette Kürt yoktur, Kürdüm diyenin yüzüne tükürün…” diyordu. M. Esat Bozkurt İzmir’deki konuşmasında, “Bu ülkede Türk olmayanların tek bir hakkı var, o da kölelik hakkı…” diyordu. İsmet Paşa, yıllarca çelik kasalarda saklanan ve bu son yıllarda ortaya çıkan meşhur Kürt Raporu’yla Kürtlerin nasıl bitirileceğine dair raporlar hazırlıyordu. Komandolar ve jandarmalar cirit atıyordu Kürdistan’da. Geçtikleri her yerde yaralı yürekler bırakarak ilerliyorlardı. Son otuz yılda ise halkımızın kutsal mücadelesi bir çığlık gibi çıktı ve dev gibi büyüyüp dört parçaya köklerini saldı. Hüzün durmadı tabii. Kan da durmadı, işkence de. Zulmün kasırgası estiriliyor. Yani kış mevsimindeyiz bu son tarih diliminde. Unutulmasın ki her kışın sonu bahardır. Aydınlıklarla dolu bir gelecek bizleri bekliyor.
85 yıldır hüzün mevsimini yaşıyoruz. Acılar çekiyoruz alabildiğine. Ama durmuyoruz yüreğimizdeki özgürlük aşkıyla. Bu hazan, bu kar ile boran ve bu hüzün mevsimi bitecek. Dağdaki umudun ışıkları bunu söylüyor.
|
|