|
Giderek yoğunlaşan savaş koşulları neticesinde paniğe kapılan devlet kurmayları, terörle mücadele toplantısını gerçekleştirdiler. Toplantının ikinci bölümünün 14 Ekim tarihinde yapılacak olmasına karşın, bugünden beliren stratejik söylemler gelişmelerin seyri konusunda önemli bilgiler veriyor.
Kürt realitesini askeri kurumlarla eşleştirmek dışında bir adım atmayan hükümet kanadı ve muhalefet, Aktütün ve Amed'de yaşanan olayların faturasını orduya çıkartarak hem aklanmak, hem de gelecek yerel seçimlere yatırım yapmak istiyor. Tezkerenin de kabul edilmesiyle birlikte, Kürdistan gerçekliği eskiden olduğu gibi şiddet çizgisinde boğdurulmak isteniyor. Ancak bu kadarla da bitmiyor. Otuz yıllık zaman dilimi boyunca sonuç alamadığı imha politikasında ki ısrarını sürdüren ordu, ülke içerisinde de OHAL türü yaptırımlarla katliamlarına dayanak oluşturmaya çalışıyor. Toplumun tüm kesimlerine, 'kırılma noktasındalar', 'bitti bitecekler' şeklinde imaj yaratmakta gayet başarılı olan ordu, peş peşe yaşadığı kırılmalarla suçlu konuma düştü ve yöneltilen eleştirilere ani bir refleks ile, temelsiz ve itibarsız spekülatif söylevlerle karşılık vererek savunma konumuna geçti.
Bunun en iyi örneği, ordunun öne sürdüğü, 'kısıtlı yetkilere sahip oldukları' palavrasıdır. 1991 ve 2006 yıllarında yapılan düzenlemeler sonucunda dahi, hukuka ve insan haklarına aykırılığını adeta haykıran mevcut 'terörle mücadele yasası', bugün için ordunun cazibe merkezini oluşturuyor. Dar yetkilere sahip olmaları nedeniyle, 'terörün' önüne geçemediklerini belirten TSK, yasama, yürütme ve yargı üçlüsünden bir takım yetkiler istiyor. İstenilen yetkilerin arasında; savcı izni gerekmeden arama yapılmasından gözaltına alınılmasına, gözaltı süresinin hat safhada uzatılmasına, birimlere götürülen şahısların avukat hakkının gaspedilmesinden, kısa dönemde ölümlerle ve katliamlarla sonuçlanacak bir sürü talep söz konusu. Bir de tüm bunlara karşın, işkence uygulayan veya ölüme sebebiyet veren devlet görevlilerinin yasal bir zeminde korunmasını öngören değişiklikler bekleniyor.
Vahşete davet çıkartan bu taleplerin, herhangi bir biçimde yasallaşması büyük sonuçlar doğuracaktır. Elbette şöyle bir durum da var; söz konusu dilekler şu an Kürdistan illerinde zaten uygulanıyor. Antihukuki de olsa bu sistem yürürlüktedir. Devletin bu tür bir uygulaması soruna kulak tıkayan, dış ülkelerin dikkatini de çekecektir. Yaşamakta olduğumuz süreç, herşeyi özetlemeye yeterlidir. Siyasiler ve askerlerin masaya koydugu öneriler ve acil eylem planları ülkeyi felakete götürecek türden yaptırımlardır. Terörle Mücadele Yasası, içerik ve nitelik olarak bu tanımdan daha çok 'Barışla Mücadele Yasası' olma durumundadır. Bir an evvel olaylara sorumlu yaklaşılıp gerekli hukuki yaklaşımlar gösterilmelidir.
|