|
Kim ne derse desin, basın “tarafsız” olamaz. Basın mesleğini icra edenler, içinde bulundukları toplumun kültürel, siyasal ve en önemlisi de ahlaki değer yargılarından etkilenen, bu aidiyetleri taşıyan kişilerdir. Her insanın icra ettiği meslekğe kendinden bir şeyler katma, daha da önemlisi olay ve olgulara kendi penceresinden bakma durumu doğaldır.
Yalnız basın, gündemi izleyen meslek olması özelliğinden dolayı objektiv olmak durumundadır. Çoğu zaman “objektivlik” ile “tarafsızlık” karıştırılırsa da, basının olmazsa olmazlarında biri gündemi “çarpıtmadan” hedef kitleye ulaştırmaktır.
Son günlerde değerli Kürt aydını Mehmed UZUN’un Amed’e yerleşmesi ile birlikte, onun gelişini konu eden yazılı ve görsel medya –medya ile basın kavramının da tam örtüşmediğini belirtelim- hemen sayın UZUN’un “PKK’nin öldürülecekler listesinde bulunduğu” yönünde tamamıyla saptırmacı, psikolojik harp dairesi görevini gören içerikte haber yaptılar.
Şüphesiz ki bu çevreler PKK’yi benimsemeyebilirler; PKK öncülüğündeki Kürtler ile TC Devleti arasındaki savaşta “devlet taraftarı” olabilirler, bu da bir noktada anlaşılırdır ama bu “taraf olma” durumu eğer asli mesleğini icra etmenin dışına çıkıp, savaşın etkin bir tarafı olma haline gelmişse; özcesi her olayda “devleti kollama, PKK’yi yıpratma” düsturuyla hareket ediyorsa, orda “basın mesleği” sorgulanmalıdır.
Yine, son dönemlerde farklı ülkelerin diplomatları ile yapılan basın söyleşilerine baktığımızda, gazeteci sorularından çok, özel sorgu elemanlarının sorularına tanık olmaktayız. Danimarkalı herhangi bir yetkili ile yapılan her basın söyleşisinde ilk soru şu oluyor: “AB tarafından terörist ülke ilan edilen PKK’nin yayın organı ROJ TV’ye nasıl müsamaha gösteriyorsunuz?” Bu vb sorularda, haberi kollama yoktur, tamamiyle ilgili ülkeyi saldırıya geçirme, bulunduğu cepheye ittifaklar arama uğraşılarıdır. Bir basın mensubunun, düşüncesine katılmasa dahi, bir meslektaş kuruluşuna karşı devletleri göreve çağırması “basın etiğinin” ölümüdür. Her kuruluş birbirini eleştirebilir ama bunu yaparken de kendi mesleğinin sınırlarını aşmaması ve kendisini “gündemi izleyenden” çıkarıp “gündemi istediği gibi yansıtan” durumuna getirmemesi gerekir.
Yine ABD’li herhangi bir yetkili ile yapılan her söyleşide “özel istihbarat görevlisi” olan TC’nin basın(!) mensupları, eldeki tüm verilerle ABD yetkililerini sıkıştırma, saldırıya geçirmek için yeterli delil sunma yarışına girmektedirler. “Güney’deki PKK kamplarına karşı ABD saldırısı neden olmuyor? Güney’de PKK çizgisindeki siyasal parti, kültürel dernek vb kurum ve kuruluşlara neden izin veriliyor? PKK yetkilileri neden esir alınıp TC’ye teslim edilmiyor?” gibi, ABD’nin -sözüm ona- PKK’ye karşı saldırıda istekli olmadığını ispatlamaya çalışıyor.
Biz eminiz ki, bu tür sorular, kapalı kapılar ardında ilgili ülkelerin istihbarat görevlileri arasında dahi bu denli saldırganca sorulmuyor. TC basını hemen saldırı istiyor, hemen kan istiyor, hemen “BITTILER” sözünü duymak istiyor… Bu istençlerinden dolayı da asli görevinden uzaklaşıp bir “psikolojik savaş ve istihbarat örgütü” halini almaktadır.
Eğer bir yerde savaşın asıl sorgulayıcısı olması gereken, savaşa karşı en etkin eleştirileri yapması gereken basın çalışanı –ki acıların tanığı olmaları gerekir- elindeki fotoğraf makinasını, kamerayı bir silah haline dönüştürüyorsa, sözlerini de mermi yapıp bu silahlara sürüyorsa, o yerde basından değil, yeni savaşçı profilinden bahsedilmesi gerekir…
Remzi ZILAN |