|
Kürdistan Coğrafyası’nın parçalanmışlığı, Kürt nüfusunun farklı devletler tarafından ulusal ve kültürel jenoside tabi tutulmasının yanı sıra, ortak refleks oluşturmada ve ortak değerlerin korunmasında farklı hissiyatlara sahip olmalarına yol açmıştır.
Osmanlı döneminde, daha çok, kendi iç feodal yapısını koruyan kabileci-aşiretsel bağları üzerinden ulusal renklerini de taşıyan bu yapı; Osmanlı’nın hakimiyet ve coğrafik parçalanmışlığının önüne geçmek için, kendisine bağlı ve aynı zamanda İmparatorluğun korunması da “fedailik” yapacak Hamidiye Alayları’nı kurana dek, Kürt Halkı’nın sitemle ciddi ilişkisinden bahsedilemez. Bu yeni durum, bir taraftan “Kürdün bağımsızlık iradesini” kendi elleriyle sömürgecisinin korunmasına feda ederken; diğer açıdan –bir ironi olarak- Kürt feodalitesinin “Devlet” bilinciyle tanıştığı, burjuva milliyetçi hissiyatların boy verdiği bir durumu da açığa çıkardı. Bunun neticesinde, özellikle İstanbul’da kümelenen Kürt feodal-burjuva kesimleri “ulusal” taleplerini açığa çıkaracak ve bu bağlamda siyasal arayışlara girişecektiler.
Feodal-Hilafetçi Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntıları üzerine kurulan, küçük burjuva aydın-asker kesiminin öncülük ettiği ulus-devlet TC’de de, Kürt elitinin yukarda bahsettiğimiz özellik ve arayışları devam etmekteydi. Ki bunun bir sonucu olarak, Şeyh Said İsyanı’ında öncülük görevi üstlenenlerin –Seyyid Abdulkadir gibi- bir çoğu Osmanlı yönetiminde yer almış ama aynı zamanda Kürt Teali Cemiyeti’nin de yönetiminde de bulunmaktaydılar. Yine isyana komutanlık eden “Cephe” komutanları ve Azadi Örgütü’nün birçok üyesi/katılımcısı Hamidiye Alayları kökenlidir.
****** ****** ****** ****** ****** ****** ******
Bu kısa girişten sonra, günümüzde ulusal devrimci aydınlanmanın geliştiği –bir bütünen- Kürdistan Coğrafyası’na baktığımızda; sistemin ulusal uyanışa karşı “bölgeye özgü” müdahale stratejisini benimsediği görülecektir.
Şeyh Said İsyanı’nda ve tarih boyunca Kürt aydınlanmasında/direnişinde merkez rolündeki Amed, 1970’lerle birlikte sosyal-devşirmeci bir akım olan DDKD’nin merkezi yapılmak istendi. Bünyesine kattığı küçük-burjuva Kürt gençliği üzerinden entegrasyon sürecini farklı bir yoldan tamamlamak istiyordu. Denilebilir ki, Amed’de var olan sosyal-şoven örgütler, TC’nin hiçbir yerinde yoktu. “Doğuya yol, su, elektirik, eğitim” gibi sloganlarla, ulusal nedenlerden dolayı geri kalmışlığı gölgeleyen ve sistemin Kürt varlığına yaklaşımını bu denli anlamsızlaştıran yaklaşım, farklı bir versiyonla Kürdün inkarıydı. Bu taleplere indirgenen Kürt realitesinin farklı bölgelerdeki geri kalmışlıkla aynılaştırılacak ve “bilinçli, sistemli” geri kalmışlığı ekonomik nedenlere bağlanacaktı. Bu yöntemle, şehir kültürünün geliştirilmesiyle Kürt burjuvazisi, egemen Türk burjuvazisinin yedeğine alınıyordu. Bu yöntemle, belli bir süre sonra “burjuva devrimciliğinin” tipik özelliği olan “medyatiklik”, yani büyük ketlerde “devrimle uğraşma, kendini gösterme” psikolojisinin TC metropollerine göçmesine neden olacak ve orada kolayca “harcanmalarına” yol açacaktı. Bunda da başarılı oldular. Birçok Kürt genci, Türk örgütlerinin “fedai insan deposu” haline getirilip harcandı. Ulusal varlığı için mücadele etmekten alıkonulan bu “duyarlı” gençlik, Türkiye sosyal-şoven hareketlerinin “devrim kobayı” haline getiriliyordu.
Günümüzdeki Amed’in ulusal özgürlükçü iradesi ve Kürdistan Devrimi’ndeki etkinliğini anlamak için sistemin bura üzerindeki sistemin türlü entrikalarını ve bunları boşa çıkaran özgürlük Hareketi’in yaratıcılığını, direnişçiliğini anlam için birer veridir.
Diğer direniş kalesi olan Dersim ise, 1940’lar sonrası sistemli olarak “Kemalist” ideoloji bombardımanına tutulup, totaliter CHP’nin kalesi haline getirilmek istendi. Dersimli Kürdün duvarında artık iki kişinin fotoğrafı asılıydı: Hz Ali ve Atatürk. O duvarlarda Seyyid Rıza’ın yeri yoktu artık.Gerici-dinci kesime karşı Kürt Alevilerini kalkan yapan devlet, halkımıza da şunu tembihliyordu: “Kürt olursan, sonun Dersim İsyanı’nın mezarsız ahalisi gibi olur;benden olup Kemalist laisizmin koruyucusu olmazsan, gericiliğin yemi olursun”. Bu çift taraflı saldırı, Dersim Kürdünü ulusal varlığından uzaklaştırırken, şeriatçılığa karşı da onu kobay haline getiriyordu. Ama ne hikmetse, her şeriatçı-gerici Türk kıpırdanmasında kurban edilip sahip çıkılamayan yine bu kesim oluyordu.
Son dönemlerde ise, Dersim insanının bitirilmesine ve etkin birleştirici/direnişçi gücüne darbe vurmak için ne idüğü belirsiz “Türk Sol” patentli örgütlenmeler mantar gibi ürüyorlar. Sözüm ona, bununla da Devrimci, özgürlükçü Kürt Aydınlanması’nın Dersim’de etkinlik kurmasını engellemeye çalışıyorlar. Dersim ahalisini aile düzeyine varacak şekilde parçalamayı esas alıyorlar. Bu oyunun da geçmiştekiler gibi boşa çıkarılacağı aşikardır. Dersim halkı atalarını çığlığını unutmayacak kadar soylu ve direnişçi bir halktır.
Bir diğer bölgemiz ise Serhat’tır. Van, Ağrı, Iğdır, Bitlis, Erzurum, Kars ve kısmen Bingöl vilayetlerini dahil edebileceğimiz bu bölgemiz, TC’nin kuruluş yıllarında, ulus-devlet tekçiliğine karşı ciddi direnişler sergilemiş bir bölgemizdir. 1. ve 2. Ağrı İsyanlarındaki kahramanca direnişi biliniyor. Yine Geliyé Zilan hala bir ağıttır o günden bize ulaşan. Şeyh Said isyanı’nın nüvelerinin yetiştiği yerdir Erzurum ve Azadi yapılanmasına ev sahipliği yapacak kadar ulusal potansiyeli olan bir yer.
Bu tarihsel gerçekliğine karşın, TC devleti bu bölge için de özel bir “konsept” hazırlamayı göz ardı etmedi. İsyan sonrasında “dini empoze etme alanına dönüşen bu coğrafyamız, günümüzde ise Türk-İslam sentezinin ideologu ve etkin aracı olan “Fettulahçılık” ile boğulmaya çalışılmaktadır. Yine, devşirme Azeri-Acem nüfusunun yoğun olarak yerleştirildiği bu bölgenin demografik ve siyasi yapısı değiştirilmeye çalışılıyor.Bir taraftan Türk-İslam karakterli sağcı-dindar yönelimlere tabi tutulan Serhat halkı, diğer taraftan ulusal varlığına karşı olacak “Türkten çok Türkçü” Acem-Azeri yerleşkesine dönüştürüldü. Çoğu gerici faşist olan bu yapılar, bu yörelerimiz üzerinde –devlet desteğiyle- ciddi etkinlik kurdular. Kürt nüfusunun çoğunun göçe zorlandığı bu bölgemiz, ‘90’lar sonrasında Özgürlük Hareketi’nin tereddütsüz etkinliğiyle belli bir bütünlük, etkinlik düzeyine ulaşmışsa da, henüz sistemin dağıtıcı, etkisizleştirici müdahalesini kırabilmiş değildir.
Botan Bölgemiz ise, Kürt Halkı’nın ulusal varlığına müdahalenin en az etkili olduğu yerdir, diyebiliriz. Kürdistan Coğrafyası’nın ortasında bulunmasının bunda payı vardır. Yine gerek Osmanlı döneminde olsun –farklı bir örnek olarak Mir Bedirxan’ın Osmanlı’nın değil, halkının yöneticisi olduğunu unutmayalım-, gerekse TC döneminde olsun, egemen devletin yönetim merkezlerine dönüşmeyişi de bunda etkindir. Tabii, en önemli neden Botan Halkı’nın giysilerini, mutfağını, müziğini, konuşma dilini, bir bütünen gündelik yaşamını Kürdi yaşamasının en temel etken olduğunu belirtebiliriz. Kürt dilinin en duru halinin –bunca saldırı ve asimile uğraşlarına ve eğitimden yoksunluğa rağmen- konuşulduğu bu bölgemiz için en olumsuz etken ise, aşiretçi yapısıdır. Bu yapı feodal dönemde Kürt ulusal varlığının korunmasına hizmet etse de –ki aşiretçiliğin içe kapanmacılığı sayesinde olmuştur- günümüzde sistemin uşağı olmuş birçok aşiret ağası eliyle Kürt iradesi ya sistemin hizmetine sunulmak istenmekte veya silahlandırılıp kendi çocuklarını katili haline getirilmektedir.
Eskiden yerel aşiret beyliği, günümüzde sistemin uşağı, halkın kendi ulusal aidiyetine ihanet etmesinin baş aktörü olmaktadır. Bu işbirlikçi yapı dağıtılmadan, Kürt Halkı’nın kendi çocuklarının katili ve ulusal varlığının hainliğinden kurtulması mümkün değildir. Bu durum bir ulus için kara lekedir ve bu lekeyi halkımızın alnına sürenlerin kesin boşa çıkarılması gerekir.
Sınır bölgeleri olan Maraş, Adıyaman, Sivas, Erzincan kısmen Urfa ve Antep vilayetlerine yönelik en çarpıcı saldırı “asimilasyon” olmaktadır. Kültürel varlığa yapılan bu saldırının sonucu olarak, ulusal bilincin dejenere olacağı aşikardır. Yine bu sınır bölgelerindeki faşizmin azgın olmasının nedeni, doğabilecek bir iç savaşta “Kürt Varlığına” karşı KATIL güruhu hazırlamaktır. Saldırmaya, öldürmeye her an hazır bu faşist cenah aynı zamanda sistemin/devletin koruyuculuğunu yapmaktadır.
Sonuç olarak şunu belirtebiliriz: Her bölge için sistemin saldırı yöntemi farklıdır. Temel amaç, ilgili bölgeyi en etkin biçimde etkisizleştirmektir. İlgili bölgeye en rahat nüfuz edecek saldırı yöntemleri devreye sokulmaktadır.
Buna karşın Kürt halkı’nın her yerde ortak refleks göstermesi, ulusal devrimci bilinçle, bütünlüklü hareket etmesi bu saldırıları boşa çıkaracaktır.
Yine saldırılara karşı en iyi savunma ve kazanma yöntemi ANADILINE SAHIP CIKMAKTAN geçtiğini unutmamak gerekir. Ne acıdır ki, tarih boyunca atalarının dilini çocuklarına öğreten Kürt ana ve babalar artık 3-5 yaşındaki torunlarından sömürgecilerin dilini öğrenmek durumunda kalıyorlar. Kendi ulusal varlığı için her türlü zorluğa katlanarak ana dilini günümüze kadar yaşatabilen 80’lik dede ve nenelerimize en büyük saldırıyı torunları olan bizler, hergün gözlerinin içine bakarak ve oradaki acıyı görmeksizin onlara Türkçe öğretiyoruz. “Direnişiniz boşunaydı” dercesine… |