|
Ufkun sönük karanlığında uyanırken titrek yüreğim, sesiz bir çığlıkta ölümün son soluğunda gömülen gözlerimi müjdelemişti. Aralanan kapıdan sızan ışığı göstererek “BAK UMUT DOĞUYOR” ne olurdu hep ilk gördüğüm an gibi güleçliğinle, sadeliğinle ve sevecenliğinle kalsan. Ne olurdu gözlerin hep beni keşfedebilse... demişti.
Işık durmadan ilerleyince savunmasız, yapayanlız kaldığımı gördüm. Yanlızlık korkutmuyordu beni, ama yanlızlık bile beni terk edercesine uzaktan seyre durmuştu. Işığı İstemiyordum; insanlar beni görecek ve tanıyacaklardı. Beni ışıksızlığa mahkum edenler şimdi ışıkla tutsak edeceklerdi. Hep yarım yaradılışlı olduğuma inandırdım.. Gülüşlerimin dudak uçlarından ibaret olduğunu gördüm. Ağzımdan çıkan sözcüklerin acı çekerek kıvrandıklarını hissettim. Benim bana ihtiyacı vardı. Bir bulabilseydim kendimi keşke. Nerede, ne zaman nasıl? Çok zor belki de değil. Ama umut ve umuda duyulan özlem özlemimin içinde sonsuzluğa gömülmek sınırsız düşüncelere dalmak. Bumuydu yoksa....
Dünya bir devri alem, aynı zamanda bir çark. Her yaklaşan canı kemirmekten bıkmayan usanmayan, korkulu labirentleri geçene dek sırat köprüsündeki terleyiş.Kimine pazarlanmış birer yaşam, kimine kendi kurduğu cenneti sunan, kimine ebedi karanlık. Ama hiçbir varlığa bahşedilmemiştir yaşamın kendisi, yani hürce yaşamak. Bu çılgınlık değilki. Mavi küçük sevimli yaratıkları görmüşsündür, yedi gün yaşarlarmış. Belki yedi gün ama yedi asıra bahşederek yaşarlarmış. Neden bende kelebeğin şansının milyonda birine sahip olamayayım? Yakılan ateşte ölmek isterim yeterki bir gün bile olsa özgürlüğün ne demek olduğunu tadayım. Kolay olmasa gerek. Ben kelebek olsam senin papatya olmanı isterim, özgürlüğümün gücünü senden alabilmek için, ben ateş olsam kuru dallardan biri olmanı isterim ateşimi sen tutuşturabilesin diye, ben rüzgar olsam senin bir sonbahar günü ağaçtan düşmemek için çırpınan yaprak olmanı isterim esintimi en çok senin hissedebilmen için, ben bir gül olsam senin beni koklamanı isterim ki hücrelerinde yaşayabileyim ve güzelliğinle kalabileyim. Toprağa hasret kalan küçük bir su birikintisinin sevdasını ağıtlarla dillendirdim ama sesimi hiçbir zaman kapıdan aralanarak sızan ışık duymadı. Belki de hiç duymayacak kim bilebilir ki....
Geçmişteki herşeyi, gelecekteki tüm umutları düşünerek bir çıkış yolu arıyorum. Aslında nerede olduğunu biliyorum desem yalan olmaz herhalde. O kadar çok yakınımdaki yani bedenimden parça sanki. Gizemli bir sır... Hem okyanusların derinliklerinde kaybolan soluksuz mercan, hem göklerin maviliğinde bulutlara sığınmış hırçın şimşek, hemde toprağa bürünen renksiz kefen. Sadece bir şey var geçmişten akıp gitmiyecek ve silinmeyecek; gerçeğin kendisi olan taptaze anılar, dostluklar ve yoldaşlıklar.... bizler batan birer gemide olsak, su yüzüne sızarak konacak bir ufuk çizgisi, toprak kabul etmesede bizleri, onlar yeni canlarda filizlenen çiğ damlaları gibi parlayacak, bizler hayallerde gezinirken takılırsak trafiğe, onlar bizim allı turnalarımız olarak hep uçacaklardır göklerde. İşte odur özgürlük.
Gizliden gizliye dağlarla, ırmaklarla, ağaçlarla, kuşlarla bir avuç toprakla fısıldaşarak konuşuyor dertleşiyor ve hep bir gün diyordu durmadan. Dönüyor dünüyor, secde edercesine semaha duruyordu. Hacı Bektaşı Veli ile Pir Sultan Abdal ile, halay çekiyor Çolemergin yaylalarında, nişan alıyor engin Agirinin kucağında. Selam yolluyor sevdalılara Nurhaktan Munzurun sarı sıcak güneşine. Zaman zaman kıskanıyor Engizekleri ,Allahuekber dağları şafaktan önce uyanmış sırdaşını bekliyor. Ansızın sırlar akıp gidiyor çağlayanlara iki örüklü genç bir gelinin saçlarıyla sarmaç dolaç oluyor alacada, hiç farkında olmadan birine Fırat, diğerine Dicle diye diye kınalı sümbüller oluveriyor ellerinde. Murat sesizce sırasında Karasuyun sesini okşuyor. Çünkü asırlarca uyuyanlar bir çığlıkta uyandılar. İsim verdiler her bir taşa. Onlar tarihti. Ama tarihin ihaneti onlarıda bitirdi. Yazmadı hiçbir yere onları. Onlar doldaşlarının yüreklerine silinmiyen kanlı mürekkeple işlendiler. Birer yaldızlı mendil oldular sevdalıların ellerinde.
“UNUTMA BİR SANİYE BİLE OLSA DÖNÜP BİR KAŞIK UCUYLA TADACAKLARDIR YILLARCA OCAKTA PİŞMEYE HAZIR BEKLEYEN EMEK ÇORBASINI. GÜN GELECEK O ANI UNUTMA”
Onlar Botanın Agitleri, Dersimden gelen düğün alayını müjdeliyorlar. Zilanla mem u zinin yüreklerine gömüldüler.
Onlar Garzanda yayla çocuklarıydı. Kemal, Xeyriydiler sipanda aşkı öğrenmişlerdi, Van Gölünün maviliğinde birer siyabend u Xeceydiler.
Onlar Amedin surlarında Newrozdan birer geceydiler. Herbiri birer yıldız oluvermişti parmaklıkların karanlığında Mazlumdu seherde parlayan yıldız ve ardılları birer saman yolu yolcusu zekiyeler berivanlar ve Jiyan olmuşlardı Metina dağlarında.
Munzur yine hırçın. Pülümür dinlemiyor onu. 24 ler bağrında uslanmadı ki bu gönül kan tadı damağınada ve yanık et kokuları Yılan dağından sözülür aşağılara. Hangi yürek dayanırki pişen yavrulara.
Selam sana kutsal göl, bir ilahta sen yarat söksün ışıklarını Gavur dağına belki iman geleki yollar hoş ola.
Yürüyorduk her gün batımında Çarçelladan Zap sularına. Avaşindi öncümüz şirvan küprüsü beklerdi bizi git gide bitmeyen bu yolda sadece gözler konuşurdu konuşurdu... derken uzanırdı bir şerit gibi şêladız avasine. Xerêlerde bir okyanus dalgalanırdı, Demirci Kawanın kenti Ninova olurdu karşımızdaki. Sabah kuşları cıvıldaşırdı Maxmurda yaz kış demeden bitmeyen bir sesle “Teyre bazeme gırtın bırın zındana” uğuldayan demir kuşlar bozardı bu cıvıldaşmaları. Kıskanırdı, minik kuşları boğmak isterdi. Kandillerden esen sevgi yeli korurdu hep onları. Rojhatın, Pervinin, Gulaberin, Kajinin, Rüstemin nefes alışlarındaki sevgiydi. Ölüm utanmıştı. İhanet titriyordu yiğitlerden.
Kandillerin Xinerelerin soğuk kış günlerinde hiçmi vijdan yoktu? 11 özgecanı beyazlara bürünmek mertlikmiydi? Nesimiyi kopardın bizden ya peki diğer çiçekleri neden kırdın ki hani güller kendi dalında güzeldir demiştin.
Ve sen tüm sevgilerim bileşkesiydin benim için tertemiz bir gülüşün yüreğe işlenmesi misali... Şu an yine içimde bir hasret özlemin derinliği ve sonsuzluğu sarmış bütün benliğimi. Herşeyin bana yabancı olduğu bu diyarlarda yine sensiz bir yılı daha geride bıraktım hevalim, bilgem....
Şafağın sesizliğinde güneşe yürüdük adım adım ve öldürülen, kaybolan umutlarımızı yeşerttik yeniden seninle. Ne kadar soğuk tenimizi yaktıysa da inadına güneşin sıcaklığını aradık. Gün geldi çağlayanlar yeşeriverdi ve bugünde büyüdükçe güzelleşen çağlayanlardır yüreğimizde olan. Özlemin tarihsel tablolara sığmaz oldu ve özlemini an be an yaşarken büyüyor yüreğim.
Bizler biliyoruz güneşin yakıcılığını, aydınlığını ve kutsallığını; budur zaten yaşam sevincimiz ,budur çirkinliğe öfkemiz ve yine budur yaşam umudumuz.
Ve bugün yine seni yaşadım hergün olduğu gibi ama bugün bir başka. Çünkü bugün 25 temmuz yani senin gülüşünün yeryüzüne yankılandığı gün ve ben bugün bir anlamda büyük özlemleri taşırken yüreğimde, yüreğim hergün yoldaş yitirilişleriyle titrese de çok şanslı olduğumu da düşündüm. Çünkü seni tanıdım, seninle yaşadım bilgem. İyiki doğdun ve iyi ki tanıdım seni doğum günün kutlu olsun Hevalim...
27.07.2006 Hevidar Munzur |