Hiçbir savaş sonsuz değildir. Ve elbet bir gün iyi ya da kötü sonuçlanacaktır. Bu da öyle. Ama Amed'deki vahşi katliam, kitle psikolojisini düşündüğümüzde intikam duygularını yaratmakta, hassaslaşmayı beraberinde getirmektedir. Olabilir, böylesi acılı günlerimizde, bedel vermiş legal mücadelemizin kimliği olan DTP'nin yaptığı ateşkes çağrısına katılıp katılmamak konusunda arkadaşların kendilerine göre düşünceleri olabilir. Ama ateşkes çağrısını "ihanete kaymak, direnişsizlik" olarak değerlendirmek, en hafif deyimiyle terbiyesizliktir. Bu nasıl bir cürettir? Bu düşünceyi pervasızca dillendirenler, katliamda bütün ailesini kaybettiği halde "barış olsun, artık yeter, biz yandık başkaları yanmasın" diyen acılı babaya ve elleri öpülesi yüreği yanık barış analarına karşı bu cümleleri klavye başlarında yazdıkları gibi rahat bir şekilde söyleyebilecekler mi, acılı gözlerine bakabilecekler mi? Yarın PKK bu ateşkesi yapabilir de, yapmayabilir de. Sonuçta politika siyah ya da beyaz değil. Ama ateşkesi mücadelede gevşeklik, direnişsizlik olarak algılayan tuhaf anlayışlar da var. Ne yani, yarın böyle bir çağrı yapıldığında hepimiz sokaklardan evlerimize çekilip pembe dizi mi izleyeceğiz? Siyasi bir mücadele veriyoruz, 30 yıllık birikime yaraşır bir penceremiz olmalı.
Bir de şöyle bakalım olaya
28 Haziran 2006 tarihli görüşmesinde Önderlik, çok ilginç ve ciddi bir belirlemede bulundu: “Türkiye’de bir darbecilik geleneği var. Türkiye’de ABD isterse yarın darbe olur. Şu anda ABD bir darbe olmasını istemiyor. Ama olmaz demiyorum, ben kahin değilim. Türkiye’deki bütün darbelerde ABD’nin rolü vardır. 27 Mayıs’ta Adnan Menderes Moskova’ya gitti, bir hafta sonra darbe oldu. 12 Mart ve 12 Eylül’de de benzer süreçler yaşandı. 28 Şubat sürecini dahi Çevik Bir üzerinden ABD yönetti. Şangay Beşlisine, Çin ve Rusya’ya dayanarak darbe yapamazlar. Devlet içindeki çeteler ciddi bir şekilde darbe yapmak istiyor ama ABD istemiyor.” Şimdi ne alakası var konuyla diyebilirsiniz ama kafama takılan bazı noktaları paylaşmak istiyorum müsaadenizle. TC devleti falan diyoruz ama devlet öyle göründüğü gibi homojen değil. PKK’yi sürekli farklı cepheler var iddialarıyla zayıf göstermeye çalışırken, aslında kendileri kırk parçaya bölünmüş durumda. Sıkıştıklarını beş yaşındaki çocuk bile biliyor. ‘Çözüm ama nasıl?’ konusunda bir arayışları var. Geleneksel imha yaklaşımı şimdilik daha ağır basıyor.
Radikal yazarı Avni Özgürel’e TC sınırları içerisinde beş yıl önce yazsaydı “hain” damgasını yemesi kesin olan ama bugün dillendirdiği “tek çözüm Öcalan ile mutabakata varmak” yazısını ona yazdıranlar da var. İşi AB’ye, İran ve Suriye ittifakına ya da ABD’ye ihale etmek isteyenler de var. E durum böyleyken sürece ve olaylara siyah beyaz gözlüklerle bakılamaz. Vahşetin tarihine bakın siz: 12 Eylül... Darbenin yıldönümü... DTP’nin ateşkes çağrısına misilleme gibi 10 saat sonra tansiyonun daha da yükselmesini isteyen, yükseltmeye çalışan, yükselten o provokatif bomba, çocuk kadın demeyen korkunç bir Kürt nefretiyle patladı. O saatlerde ise PKK Koordinatörü Amerikalı Ralston Ankara’ya bir dizi görüşmeler yapmaya geliyor. Atılmak istenen adımlara bir engel de diyebilirsiniz, darbeyi istemeyen ABD’ye “babasına karşı gelen evlat” türünden bir mesaj da diyebilirsiniz, Kürt düşmanı yeni Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’un aynı günlerde Van’daki "mücadelemiz silahlı mücadeledir ve bu örgüt yok edilinceye, kırsalda ve şehirlerde terörist kalmayıncaya kadar devam edilmesinden kimsenin en ufak şüphesi olmasın. Bunun dışında düşünülebilecek diğer bütün hareket tarzları, terör örgütüne taviz vermek demektir" sözleriyle devlet içindeki farklı çözüm arayışları olan kanatlara verdiği gözdağı da diyebilirsiniz. Ama bütün bunlar kesin olan bir şeyi gösteriyor: Çağlayan ırmağın önüne kurulmuş bu baraj artık çatlak. Tümden yıkılmalı da. Dikkat gerekiyor lakin. Duygularımız geleceği düşünemeyecek kadar öfkeyle doluyken, tüm hıncımızla son bir darbeyle patlattığımız bu barajın selleşen suları altında kalabiliriz çünkü. O yüzden ateşkes de dahil siyasal hamlelere siyah beyaz yaklaşmak olmaz. Gri denen bir şey var.
İbrahim Güney |