|
Eğer bir ülkede basın, siyasetin "düşük yoğunluklu" etik değerlerinin sarmalına girmişse, ondan basın ahlak kurallarına uymasını beklemek safça olur.
Türkiye'de, görünen siyasetin ve "şanı cihana değer" belli kesimlerin kirliliklerini örtmeye, yalanlarını doğrulamaya, amaçlarını gerçekleştirmeye kendini adamış geniş yelpazede bir "basın" gerçekliğiyle karşı karşıyayız.
En son Amed katliamında görüldüğü üzere, Türk basınının her eve, her para babasının işyerine, her karanlık işkence odasına, ülkenin geleceğini masanın üzerine serdikleri haritalardan ve üzerine kırmızı çarpı işareti konulmuş halklardan arınarak belirlemeye çalışan "strateji uzmanları" merkezlerine, her tarikat ve cemaata ulaşan bölümü; devletin kurumlarıyla el ele, haki elbiseli hazretlerle gönül gönüle, siyasetçilerle dil birliğine vararak; kah Türkçe'yi sonradan öğrenmiş lakin hala şivesini, içine girdiği cenah kadar düzeltememiş İçişleri Bakanı'nın kendisine katliamı üstlenen TİT(Türk İntikam Tugayı) ile ilgili sorulara verdiği "internet gibi sanal ortam kahramanlığına soyunanlara itibar etmeyiz" sözlerindeki gibi failleri gizlemedeki komikliğe; kah başbakana aynı terörist örgütün hatırlatılmasına verdiği "öyle olmadığı, olayı onların yapmadığı, verilerin PKK'yi işaret ettiği görülüyor" türünden cevaplara; bununla da yetinmeyerek, Kürt Halkı'nın asimilasyonuna (kendisi "entegrasyon" diyor) and içmiş, bir zamanlar TİT'in ruhani babası Türkeş ile aynı evi, aynı sofrayı paylaşmış, aynı faşist fikirlere ortak olmuş ve faşistlikten yargılanmış tescilli Kürt düşmanı, usta kalemşör Taha Akyol yazısına şöyle giriş yapıyordu: "Bir hukukçu olarak, öncelikle suçun unsurları açığa çıkmadan birilerini yargılama doğru olmaz. Ama teknik veriler (emniyetin kendisine, PKK'yi adres göstermesi yönünde verdiği çoook teknik veriler) bombada kullanılan düzeneğin, PKK'nin eylemlerinde kullandığı düzenek olduğunu gösteriyor" gibi gerçek failleri gizleme, Özgürlük Hareketi'ni karalama çabalarının parçası olan psikolojik savaşın gönüllü askerleri olan bir basın gerçekliği yaşamımızın her saniyesinde kendisini hissettiriyor.
Katliamdan bir-iki gün önce, kesilen ağaçları insanlara haber ulaştırmada kullanılmak yerine, insanları katledenlerin sözcülüğüne kullanan gazete sayfalarında çarşaf çarşaf "hain ve sinsi" bir planı, hakim ve savcıları hizaya getirmek için öte, berilerinde bomba patlatan genarellerin ve aynı zamanda "iyi çocukların" babası olan ("Baba ve Piçler" demek daha doğru olur) "demir yumruklu" paşasıyla boşa çıkaran çekirgelerin, vatana ve millete hizmet etmenin gururuyla bübürlenmesine tanık olduk. "Neler yapacağımızı en kısa zamanda herkes görecek" diye yankılanan o tanıdık sesin -resmiyette kabul görmeyen- piç çocukları, babalarının "iyi çocukları" olarak bizim masum çocuklarımızı katlettiler.
Ama ben yine de şu dillerden düşmeyen "düzenek PKK'nin işi" yönlendirmesine dönmek istiyorum. Yani bu düzeneğin patent hakkı PKK'ye mi aittir? TİT gibi, JİTEM vb katil yapılar o düzeneği kullanmıyorlar mı? Bu katil yapılar "patent hakkına" o denli mi bağlıdırlar? Rektörlerinin, başbakan danışmanlarının tescilli bilimsel hırsızlık yaptığı, yazarlarının yabancı yazarların metinlerini çevirerek kendilerine mal ettiği, senaristlerinin yabacı filmlerin senaryosundaki isimleri Mehmet ve Ayşe'ye çevirmekle yetindiği bir ülkenin katil bombacıları kendi "mesleki ahlak değerlerine" bu denli mi bağlı olur?
Türk basını, "başkalarına ait bomba düzeneğini kullanmayan(!)" katilleriyle övünebilir. Lakin o eylemin kendisi insani değerlerden yoksunluktur, hiçbir değeri taşımamanın ispatıdır. Bu hiçlik durumunun da kimleri işaret ettiğini halkımız çok iyi bilmektedir. Özcesi, bu yalanları da tutmadı, katil düzenlerinin yüzünü gizlemeye bütün çabaları yetersiz kalıyor.
Bir ülke düşünün ki, siyasetçisinden basınına, emniyetinden askeriyesine, bilcümle niyet birliğiyle çocuk katili bombacılarını aklamaya çalışsın, kendilerinde olmayan "mesleğin etik değerlerine uyma" kabiliyetini bu katillere mal etme uğraşında olsun.
Kürtlerin vay ki vay haline....
Remzi ZILAN
|