Adı: Fuat Demirbağ
Kod adı: Renas, Kendal
Ana adı: Mediha
Baba adı: Yadin
Doğum tarihi ve yeri: 10-Mayıs-1974, Elazığ, Palu
Mücadeleye katılım tarihi ve yeri: 3-Mayıs-1992, Elazığ
Şahadet tarihi ve yeri: 8-Ekim-1992 Xakûrkê, Lelikan Tepesi
Bir tuhaf oldum son dönemlerde. Her şeyimi, daha doğrusu birçok şeyimi paylaşabildiğim insanlarla bile bazen iki kelime konuşamaz halde hissediyorum kendimi. Mesela geçen gün içim dolmuştu. Konuşacak o kadar çok şeyim vardı ki konuşamıyordum. En çok konuşmayı sevdiğim, en çok konuşan arkadaşlarımla bile iki kelime konuşamıyordum. Tam konuşacakken susuyordum. Konuşsam dinleyecekti. Biliyorum. Yanı başımda, aslında konuşmasam da beni dinliyordu ve anlıyordu. Konuşmamı bekliyordu, ben de konuşmak istiyordum. Ama bir türlü konuşamıyordum. Sonunda kalkıp gittim yanından. Ve dağ dilinin en resmi, en gizli, en açık, en özel kişilere ve en herkese hitap eden diliyle yazılan kâğıt parçalarına verilen adla bir not yazdım.
Konuşamadığım zamanlar, yazıyorum. Bir kişiye bile söylemeye dilimin varmadığı şeyleri, haber ajanslarına ve gazetelere yazıyorum. Dedim ya, bir tuhaf oldum. Eskiden de çok konuşkan değildim. Ama bir derdim olunca, söyleyecek bir çift sözüm olurdu çoğunlukla. Şimdi en suskun halimle, beni en çok duyanlara bir şeyler kararıyorum. En çok da dünde kaldığı zannedilen yarındakilere yazıyorum.
Yıldız kaplı kubbelerin altında beni dizinde uyuturken, içimden geçen her şeyi, korkularımı, sevinçlerimi, isteklerimi, öfkelerimi paylaşmak istediğim sevgili hevalim, kanımın kardeşi, en çok seninle konuşmak isterdim. Bilirdim, beni sen anlardın. Damarlarımızdaki kan aynı değil miydi?
Beni en çok sen anlardın. Bana yıldız biriktirmeyi öğretmedin mi? Senden başka kim anlayabilirdi beni? Benim, ‘ben’ olacağım dağlara çağıran, sen değil miydin? Beni sen anlayabilirdin. Sen, ben değil miydin? Seni aradığım yerlerde, sen her şey değil miydin? Bulamadığım bedenin, gördüğüm her taşta, baktığım her çiçekte, ufuktaki kızıl güneşte, her gerillanın tebessümünde, içtiğim her çeşmedeki her damla suda, resmini çektiğim kelebeğin kanadında, nereye baksam her şey sen değil miydin? Bu yüzden değil mi ki, hiç konuşmazken hiç kimseyle, herkesle ve her şeyle sohbetlere durdum dağların bilindik ve bilinmedik her köşesinde.
Yine Ekim geldi. Senin ayın. Ekildiğin vakit. Dağlardaki ikinci Ekim zamanım. Herkese, her şeyi hep anlattım. Ama hep suskun kaldım. Hep seninle konuştum. Sana diyeceğim hiçbir şeyi diyemedim. Ekim vakti. Ne zaman, nerede filizleneceğini bilemediğim, bilemeyeceğim iki tohum diye iki sözcük ekeyim dedim. Benimle senin tozlarımızın yıldızlara karıştığı zamanlarda, bütün mesafelerin aşıldığı vakitlerde filizlenir diye.
Koçer çocuğuyuz biliyorsun. Ama işimiz kuzu gütmek oldu çoğu vakit. Yine de Ekim zamanı toprağın bağrına filizlene diye döl bırakmasak biz, biz olamayız. Ekim zamanı, ekim yapmak lazım. En bereketli toprak sınırsızlığın gergefi olan ikiz yüreklerimizdir. Belki de, en çok herkesin attığı tohumlara toprak diye yüreğimizi sermemizdir bizi bu kadar insan kılan.
Sen Lelikan`da hangi toprağa düştün biliyor musun sevgili hevalim? Ve ben, yüreğimi neden Lelikan`ın gün batımı vakti avucuma alıp batan güneşin peşinden savurdum? Neden Lelikan`da toprak oldu yüreğim? Bunu bir sen bilirsin. Senden başka Lelikan`a sevgimi kime diyebilirim?
Ekim zamanı ekin zamanıdır. Toprağa ekilme zamanı. Bereketli ay. Tohum soysa filiz verecektir. Bütün mesele doğru sulanması toprağın. Gerekirse kanla, acıyla ve bir çift sözle sulanması. Vakti geldiğinde filizlenecektir. Biliyorum.
Biz toprağın insan eliyle ilk ekildiği toprakların çocuklarıyız. Bizden iyi kim bilebilir? Hangi ana bizimkinden daha doğurgan? Hangi döl bizimkinden daha bitimsiz ve bereketli? Kaç kıyımdan, kaç talandan geçti de yeniden yeniden filizlendi tohumlarımız? Hangi kavmin çocukları bizden daha fazla düştü toprağa? Ve hangi soy hep daha gür, hep daha başı dik boy verdi en kıraç zamanlarda? İman ettim, biz en çok Ekim`in çocuklarıyız. En bereketli dölleriyiz zaman denen ekicinin elinde ve toprak denen ananın rahminde. Soyumuz kaplamış dünyayı. Soysuzluğa inat, bu soy hep boy veriyor. Bunu en iyi Ekim`in çocukları bilir.
Biliyor musun soyumuzun Rus kışındaki çocukları, bir Ekim vakti devrim ektiler zaman denen toprağa. Bilmedikleri, tohumun ürün olmadığıydı. Onlar ürün sandılar, oysa Ekim tohum zamanıydı. Şimdi toprağın altında yeniden, başka bir zamanda ve başka bir diyarda filizlenecek zamanını bekliyor o tohum. Soyumuzun en güzel Ekim`iydi bu Ekim. Adı bile Ekim olan, bir devrim ektiler. Çocuktular, bilmiyorlardı tohumun ürün olmadığını. Oysa biz Ekim`in ilk çocukları biliyoruz, Ekim vakti ekim yapılır. Onların ektiği tohum Ekim`in en kadim çocuklarının toprağında filiz verecek. Biliyorum. Biliyorsun.
Sevgili hevalim, bize bizim kadar benzeyen bir tohum ekildi toprağa bir Ekim vakti Bolivya`nın bir köyündeki toprağa. Elinde purosu, pırıl pırıl gülüşü, alnında yıldızıyla Dr Aleida`nın babası, bir Ekim zamanı Bolivya`da ekildi toprak denen bereketli anamızın rahmine. Biliyor musun, Bolivya`da ekilen soyumuzun en güzel dölünün kızını Sydney`de görmüştüm. Babasını anlatıyordu. Dinledim. Ve dağlara geldim.
Sevgili hevalim, bir sen bilirsin, ben Dr Aleida`yi en çok Lelikan`da anladım. Ekim vakti ekilen bütün tohumlar, Che gülüşünde gittiler o günden sonra toprak denilen ananın kucağına. Ve Che, ne bereketli bir tohumdu, ne çok ürün verdi dünya denen bu geniş ve bereketli topraklarda. Şimdi her yerde çocuklar Che gülümsüyor. Kara derili, çekik gözlü, sarı saçlı, yüzünde şark çıbanı tebessüm ediyor bütün topraklarda, zaman denen ekicinin en muzip çocuğu olarak.
Ya sana, obamızdan ad alan şebabi zamanlar güzelini ben nasıl anlatayım, yanıbaşında bir bayrak şimdi. Sevgili heval biliyorsun, Beritan`ın naaşını bulup çıkardık. Beritan ne kadar çoğalmış. Kendisi de şaşıyor buna. Beritan`ı çıkaran grupta iki Beritan vardı. Şimdi nereye gitsem karşımda en çok Beritan`ı görüyorum. Dağların güzelleri en çok Beritan adını sevdiler. Beritan koyuyorlar adlarını. Bizim soyumuzun tohumu ekilirken toprağa, soysuzların soyunu kuruttu. Şimdi bu diyarın bütün çocukları Beritan. Hain ihanetinde kuruyup gitti. Dölünü tutmaz bu topraklar ihanetin. Kurur. Bundandır filizlenen bütün çiçekler Beritani gülümser. Dikenler ve karaçalılar utanç içinde.
Soyumuzdan başka hangi tohum kendini uçurumlara ekmeye cesaret edebilir? Ve hangi döl uçurumların sınırsızlığında bu kadar bereketli olabilir? Yanıbaşında gidip Beritan`ı gördüm. Uçurum bereketinde soyumuzun çiçeklenişini bir sen anlayabilirdin, bir de bizimkiler. Bir Berti misafiri adımızı alıp uçurumlarda çiçek açtı bir Ekim vakti. Sana soyumuzun en güzel, en cesur, en sevgili kızını nasıl anlatayım? Bir sen bilebilirsin. Ondandır ya, o uçurumda yüreğim kabarıp boğazım düğümlendiğinde sevinçten bir tek söz söyleyemedim. Sadece dönüp oradan Lelikan`a baktım. Ekim çocuklarını en çok Ekim`in ufkunda döllenenler anlayabilirler. Ekim`in dili sessizlik. Sana Ekim`in dilinden Beritan`ı anlattım. Bir sen duydun bir de şebabi zamanlar güzeli.
Ve Ekim soyumuzun en acılı vakti, en doğurgan vakti. Dünya denen talandaki ve işgaldeki topraklarımızda bir karış yer bırakılmayan soyumuzun en bereketli, en yiğit ve en güzel dölünün ateş çemberlerinde döllendiği zaman. O günleri hatırlıyorsun, soyumuzun en sevgili çocuğu uygarlık denen zamane Zeuslarının ihanetinde çarmıha gerilmek istendiğinde ateşten halaya durdu soyumuzun en güzelleri.
Hangi tohum ateşte yeşerebilir? Hangi tohum çarmıhta filiz verebilir eğer soyu ateş ve güneş değilse! On bin yıldır ha bire toprağa gömülen, kayalıklarda yüreği aç kartallara yem edilen soyumuzu, hangi döl halaya kaldırabilirdi yüreği tohum volkanı değilse? Ekim`in yangına verildiği kıvılcımın çakma vaktinde hangi toprak bu kadar filiz verebilirdi ateş renginde, eğer ateşin ve güneşin ilk kutsandığı topraklar değilse? Hangi sel söndürebilirdi bu yangını, İştar`ın yürek sevgisinde döllenmiş yüreği sevgi seli çocukları dışında?
Ekim döl zamanımız. Hiçbir yangın yakamaz bizi. Ekim yağmur zamanımız. Yağmur yanmaz, bilen bilir, bilmezler yangına verdi. Ekim`den Şubat`a yanan tohum Newroz`da filiz olur. En çok da Newroz ateşi olur. Ve Newroz ateşi hep Ekim çocuklarının suretinde gülümser yalan ve hile yangınlarına. Bir ben bilirim, bir sen bir de Ekim`in çocukları; O sadece tohum değil, ekicidir de. O ekilmez, eker. Dölü bereketli, soyu ateşten ve güneşten. Hiçbir Ekim yangını yakamaz ekicinin tohumlarını. Tohum soylu, toprak bereketli ve ekici, iyi ekici.
Sevgili hevalim, demiştim ya en suskun zamanlarım. En sessiz sohbetlerimde bir çift söz yüreğimden aktı dilime. Lal zamanlarımdayım. Beni bir Ekim çocukları anlar bir de ekici. Bir Ekim vakti bir not düşeyim dedim Ekim`in yağmur bereketine. Yağmura karışıp toprağa düşecek, rüzgâra karışıp bütün ekilen toprakları dolaşacak, biliyorum. Rus kışına düşecek, Bolivya topraklarına, uçurum kıyılarına, Lelikan`ın gün batımına ve ADA yalnızlığına.
Biliyorsun önce söz vardı, sonra güneş, sonra toprak, sonra tohum, sonra filiz. Ben sözümü söylerim. Gerisi Ekim. Güneş parlak, toprak bereketli, tohum soylu. Yeşerecek. Biliyorum. Sen de biliyorsun. Ekim, hep Newroz`a gebe. Ve Lelikan`ın karşısında Evdal Kovi dağı, sırt üstü uzanmış doğuma hazırlanan gebe anamız. Biliyorsun, dağlar en çok bizi doğurur. Ekim, toprakların döl vakti. Ve dağlar hep doğurgan, her Newroz güneşin ve ateşin çocuklarını doğururlar, hiçbir yangının yakamadığı.
Sevgili hevalim, damarlarımdaki kanımın Lelikan`a akan tohumu, Sevgili Fuat (Renas), biliyorsun, Ekim, ekilme zamanımız. Ve dünyada ekilen bütün tohumlar şimdi Ekim`in anayurdunda, Mezopotamya`da filize duruyor. Dağ, bereketli toprağımız, doğurgan anamız. Biliyorsun, bütün dağlar her Newroz bizi doğurur. Seni, Newroz ateşinin sıcaklığında öpüyor ve sevgili anamız, dağlara emanet ediyorum. O, her gün, yeniden yeniden doğuracaktır seni… Sevgiyle kal…
|
|