Çok serin bir hava olmasına rağmen, içinde ki sıcaklıkla sıkıntı yumak halini almış büyüyordu. Kendi eşkâlini bile hatırlamak istemeyecek kadar sıkıntı iklimindeydi.
Çocukken kartpostallar asardı odasının duvarına. Koyun, çobanlı, renkli renkli elbiseli Yörük kadınlar... sanki yazgısını kendisi seçmişti. Sonunda böyle insanların bolca konakladığı duraklara uğramıştı.
Kendi resimlerini neşterledi, kanadı resimleri Hakkan’ın. Azap içindeydi. Kendi celladıydı, kendisine azap çektiren. Başını pencereye dayadı. Kayıp gidiyordu ağaçlar, yollar... evler. Pencereye yanıysan silik gölgesiyle karşılaştı, gözlerinden kaçtı. ‘Tıpkı ömrüm gibi her şey akıp gidiyor’ dedi içinden. ‘ Evet, ömrüm gibi.’
‘Anne bak, su’ dedi. Bir çocuk tiz ve coşkulu sesiyle nehri göstererek. Annesi oralı olmayınca aynı ısrarlı biçimde tekrarladı söylediklerini.
Hakan çocukluğunu hatırladı. Aynısını yapardı annesine, çarşıda sevdiği bir şeyi görünce vitrinlerde. ‘Anne bak ne güzel, al sana bana... ne olursun al sana anneciğim’ derdi.
Bu kez dağınık, güneşten sararmış saçları dağılmış, esmer tenli çocuklar annelerin elbiselerine tutunup korkulu bakışlarıyla kendinden kaçıp gizlenmek için yer aramışlardı. O çocukların kabusuydu gündüzün aydınlığında. Korkulan olmak. Çıkar, kir, riyakarlık bulaşmamış bir çocuğun dünyasında ifrit olmak. Hakanın uykularını bölmüştü korkudan iri iri açılan gözleri çocuğun. Ve çocuk annesinin arkasına saklanarak üstüne üstüne geliyordu hakanın. Minnacık avuçlarından hala kanı damlayan kesik bir kulak ile kökten kesilmiş bir el parmağını uzatıyordu. Sonra hıçkırıkları Hakan’ın uykularını ve gecesini ıslatıyordu. En çok vurgun olduğu çocukluğuydu ama öcü olmuştu yeşil elbiseleriyle bir çocuğa. Sonraki günlerde her yerde o bakışlar hakanın peşindeydi. Her şeyi şimdiden başlayarak bir anıya bırakacaktı.Olmuyordu. Bir anla yürüyen günden geleceğe sürünen, süründüren bir türlü mazinin çerçevesinde durmayan yaşananlara anı demek mümkün olmuyordu. Anısı olmayanın, varsa bağımlı bir biçimde an’dan ayrıştıramayanın, başlangıç yapacak yarını da olamazdı. Bundandı ‘ben yarısız mı olacağım. Tuzağından kurtulamadığım anıların dikenli tellerini aşamayacak mıyım. Ahhh.... ah! Unutabilsem. Benliğimin ana karasında ipini koparan bir uçurtma gibi kopabilsem ve tekrardan yaşamın renkleri gözlerimde canlansa, rahatlardım en azından. Olsun, kaçışın ve avuntunun tuzağında olsaydım da razı olurdum’ diyordu kendine.
Hafızasında bütün detaylarıyla hatırladıklarından kurtulmaya çalışıyordu. Yanında oturan kendisi gibi genç birisiyle sohbet etmek istedi. Eskiden çok soysaldı, şakacı, girişken,serbest ve rahattı. Özellikle son zamanlarda basit bir iletişim, çok zorlandığı işlere dönüşmüştü.
‘merhaba’ dedi önüne bakan gence. Genç nezaket gereği gülerek yanıt verdi. Hakan bir sohbete girişebilirdi artık. Kelimelerinden derin sohbetlere girişme istemiyle dopdoluydu.
‘yolculuk nereye.’
Mérsin’e gidıyor.’ Dedi çok doğal ama bozuk bir türkçeyle. Doğallığı kadar sanki kısa cevaplarla hemen suskunluğun perdesiyle örtünmek istermişçesine bir intiba edindi Hakan. Ve bir soru daha sordu.
-‘Nerelisin’
-‘Asilen şirnexli. Hema cızir de oturiyor. Avim orde.’ Dedi, genç.
Motor sesi ve sarsıntıdan Hakanın içinde bir bunaltı dalgası yayıldı, başında ağrılar kıvılcımlandı, rengi bozuluyordu.. Onca zaman ayrılığını dokuyan yerdi Şırnak. Türkçe’nin böyle kullanılması ve bu ses tonu. Ona Dereler(*) civarındaki bir çobanı hatırlattı. Bir olayın çıktığı günün akşamında rastladıkları çobanı sorguya çekmişlerdi. ‘ kimseyi görüp görmediği’ sorulmuştu. ‘Ben Bilmez’...’ben bilmiyor’ Üzerine varıp, dövmüşlerdi. Yumruk, tekme..yumruk, tekme.’ben bilmez’. ‘ Ben bilmez’ diye diye oracıkta canını vermişti, çoban. Şırnaklı genç, yüz biçimiyle, türkçeyi telaffuz etmesiyle aynı o çobandı sanki. Gözlerini yumdu, başındaki ağrılar dönerek çoğalıyordu.Kafasını koltuğa yasladı ve konuşmak istemiyordu artık. Şırnaklı;
-‘ne oldu.hastamidir, rehetsizmidir’
-‘ hayır... hayır. İyiyim. Yolculuk dokunuyor sadece’. Geçiştirmeci bir cevapla. Çektiklerinden kolay kolay arınamayacağını anlamıştı. Çünkü geriden geriye çekilen girdapların tam ortasına sürüklendiğini artık iyice görebiliyordu.
İlk otobüse bindiğinde ön koltuklarda oturan bir kızı, çatışmanın birinde yaralı olarak ele geçen bir militana benzetmişti. Konulduğu hücrede konuşmamak için yemek kaşığıyla bileklerini keserek intihar etmişti.. Çok şaşırmıştı bu benzerliklere. Başını cama doğru çevirdi.’ Ah yolar bitse, varsam evime’ diye geçirdi içinden. Saatlerdir yollardaydı, saatine baktı. Saati çatışmada yaşamını yitiren bir arkadaşına aitti. Ölümden bir gün öncenin akşamı uzun uzun konuşmuşlardı, Cemal ile. ‘ Bu uzak diyarlarda ne işimiz var be Hakan neden ölüyor ve öldürüyoruz. Bir çok şeyi anlamakta güçlük çekiyorum.’ demişti. Hakan ona katılıyordu görüş itibarıyla. O akşam hediye etmişti saatini.. sonraki günün ortasında ‘ bir çok şeyi anlamakta güçlük çekiyorum’ diyen Cemal artık yoktu. Saatini taşımak manevi bir değere sahip çıkmak kadar acıydı onun için.
Ve Nihayet.
Mersine varıyordu. Bu binalar, bu evler. Bu iş yerleri. Doğduğu kente gelmişti. Büyük bir hüzün depreşti içinde. Sanki yüzyıllardır ayrıydı. Ama neden sevinci cılız ve hafifti anlayamadı. Bu kente tekrar geldiğine sevinse mi, üzülse mi bilmiyordu.
Otobüs terminale girdi. İnecekti birazdan, evine gidecekti. Hiç geleceğine inanmadığı gündü bugün. Yavaşladı otobüs, kulaklarına çocuk sesleri, kadın sesi, erkek sesleri geliyordu. Büyük bir kalabalık içindeydi terminal.Ve durdu otobüs. Herkes usulca inmeye başladı. Hakanda koltuk aralığında ilerleyenleri takip etti. Ve ayağı Terminal zeminindeydi.
Annesi, bacısı ve erkek kardeşi onu bekliyorlardı. Kapının hemen önündeydiler. İlkin fark edemedi. Ağlama eşliğinde ‘oğlum’ diyen sesi tanıdı. Kaç kez bu sesten bu lafı duymuştu. Arkasına ani dönüşle kucaklaşması bir oldu. Ve sonra kardeşleriyle... Çantasını bagajdan aldı. İnsan hareketliliğinin içinde annesi ‘ oğlum hele sana bir kez daha bakayım.’ Deyip yine sarılmaya başladı ağlayarak. Hakan farkına varmadan boşalmış ve annesinden daha seslice ağlıyordu. Sırtına elini vuran annesi ‘ Biti Hakanım, bitti oğlum.’ Dedi.’ Artık teskereni de aldın, yeni bir yaşam başlıyor bizim için, senin için.’
Kalabalık meraklıca sarılıp ağlayan anne ve oğula dikmişti bakışlarını. Bu kadar gözün içinde iri ve korkuyla hesap soran o küçük çocuğun gözleriyle karşılaştı. Hakan yüzünün annesinin omzuna gömerken, boğuk ve hıçkırığın iç içe geçtiği bir çığlıkla ‘ askerlik bitti ama acılarım yeni başladı’ annesinin ve kalabalığın duyacağı bir biçimde.
|
|