|
‘Yüreğim dinamit kuyusu’ diyordu şair. Mavzerli türküler, bir mermi gibi zamanda akıp giden aşklar. Mayın tarlası aşk hikayeleri. Dinamit, mermi, silah, mayın ve patlayıcılar, patlamalar. Filmlerde mermilerin vızıltısı, havan toplarının gümbürtüsü ve mayın çıkarmaya çalışan askerlerin titreyen ellerini görürüz. Heyecanlandırıcı sahnelerdir bunlar. Bir oyun gibi. Gerçek dışı. Ve teröristler. Hep patlattıkları bombalarla, döşedikleri mayınlarla korku imgesi. Peki, televizyonlarının başında bu filmleri izleyen kaç kişi gerçekten bomba görmüş? Kaç çeşit mermi avuçlamış? Kaç mayın tarlasından geçmiştir? Ya da, mayın çıkaran macera içindeki bir asker görüntüsü yerine, kaç kişi ayağında mayın patlayan bir çocuğun hiç inlemeden cebinden çıkardığı serum hortumunu yanındakilere uzatarak, kopan ayağının hemen üstünden bağlanmasını istediğini, isteyebileceğini ve bunu gerçek olabileceğini hayal edebilmiştir? Kaç çeşit havan güllesi tanıyor sunuz? Vanmara`yi duydunuz mu? Ya 14`lük doçka mermisini gördünüz mü hiç? Peki, bir tonluk kazan bombası? Ya da, iki metrelik katyuşa füzesi gördünüz mü? Misket bombasını biliyor musunuz? Bırakın atom bombasını, nükleer ve biyolojik silahları, siz hiç kalaşnikov mermisini avucunuza alıp incelediniz mi? TNT`yi biliyor musunuz? Televizyonlarda çokça duyduğunuz C3`lerin, C4`lerin, tıpkı oyun macunu gibi her şekle girebilen bir çamura benzediğini biliyor muydunuz?
Bunların hepsinin insanların bedenlerini paramparça ettiğini ve bunların filmlerde, hikâyelerde, televizyon ve gazete haberlerinde değil, gerçekten dünyanın her yerinde ama en çok bir yerinde, yaşamın bir parçası haline geldiğini biliyor musunuz? Ben bilmiyordum. Öğrendim. Önce dehşet, sonra korku ve sonra üzüntü ve şimdi de öfkeyle biliyorum. Mayın yerleştirmenin askerlik literatüründe, ‘mayın döşemek ve mayın ekmek’ olduğunu öğrendim. Buğday ekildiğini, mercimek ekildiğini, bağ, bahçe, bostan ekildiğini hatta, ilkokulda kampanyalar ile fidan ekildiğini biliyordum. Ama mayın ekildiğini yeni öğreniyorum. İnsanlar niye mayın eker? Fabrikalar neden bomba üretir? Doçka mermileri bu kadar dehşet verici büyüklükteler? Aklım almıyor. Bir toprak parçası nasıl bu kadar çok miktarda ve çeşitte ölüm araçlarıyla doldurulabilir?
Saddam Hüseyin`in, ‘Kürdistan`dan ordumu çektim ama 20 milyon askerimi bıraktım’ dediği söylenir. 20 milyon asker, yani yirmi milyon mayın. İnsan aklı bazı şeyleri algılayamıyor. 20 milyon mayın! 20 milyon ölüm! 20 milyon dehşet! Sadece Saddam mı? Ya Saddam`ın karşısındaki Iran ordusu? Ya buralara operasyon için gelen Türk ordusu? Ya diğerleri? Toprağın altına mayın yerleştirmiş giden gelen. Çeşit çeşit ölüm. Envai türden dehşet! Ve boş mermi kovanları, patlamamış havan mermileri, kazan bombaları, katyuşa füzeleri. Bunların hepsinin iki saatlik bir yol yürüyüşünde görüp dokunabilirsiniz. Ama sakın basmayın! Patlar, paramparça olursunuz. Yani yaralanırsınız, sakat kalırsınız, canınız yanar, acı çekersiniz. Ve eğer şanslıysanız sizde patlayan mayın ya da bomba, sizi oracıkta bütün acılarınızdan kurtarır. İnsanın kolunun, bacağının kopması ne demektir? Kaç insan kolu, bacağı kopmuş bir halde kendini düşünmüştür? Ne kadar çok soru soruyorum, değil mi? Bu soruları sorduran bir gerçek var her gün gördüğüm, dokunduğum.
Dağlarda gezerken en çok karşılaştığım şeyler bu ölüm araçları. Bütün bir coğrafya adım adım boş kovan, patlamamış patlayıcılarla dolu. Binlerle, yüz binlerle, milyonlarla ifade edilebilecek ölüm araçları. Çok uzun bir süredir dağlarda olmama rağmen ve binlerce defa karşılaşmama rağmen hala inanamıyorum. Özellikle mayınlar beni hep dehşete düşürüyor. Beklenmedik yerlerdeler. Ne zaman, nerede ve kimde patlayacağı bilinmeyen mayınlar.
Genç bir gerilla tanıyordum. Bir süre ayrı kaldık. Canlılığı ve hareketliliği ile aklımda kalmıştı. Yerinde duramayan bir insandı. Uzun yolculuklara istekliydi. Hep Kuzey`e gitmek istiyordu. Aylarca sürebilecek yolculuklara hazırlanmıştı. Yürümeyi, koşmayı çok seviyordu. Sonra bir gün, onu Maxmur`da bir hastanede gördüm. Ayağında mayın patlamıştı. Bir bacağı kopmuştu. İçeri girer girmez yerinden zıpladı. Ama koşup yanıma gelemedi. Olduğu yerde çöküp kaldı. Yanına gittim. Kucakladım. Üzüntülerimi belirttim. O gülümsedi. ‘İyi ki bende patladı. Yoksa başka bir arkadaşta patlayacaktı,’ dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Mayın var ve patlayacak. Ama başkasında, başkaları zarar görmesin de ne olursa olsun, diyorlar. Hele hele sevdikleri insanlarda patlamasını hiç istemiyorlar. Ama mayınlar var ve patlıyor. Hem onlarda, hem de sevdiklerinde.
Kim koymuş bu mayınları? Bilinmiyor. Bu boş kovanlar kime ait? Bunlardan çıkan mermiler kimleri vurmuş? İnsanı dehşete düşüren bu kazan bombalarını kim atmış? Neden atmış? Bunu taşıyan uçağın pilotu, bu bombanın gücünü bilmiyor mu? Öldürücülüğünü, paramparça ediciliğini bilmiyor mu? Kazan bombası değmiş yerler gördüm. Her birisi toprağın bağrında metrelerce derinlikte ve genişlikte çukurlar açmış. Eski gerillalar kazan bombasının gücünü anlatıyorlar. Bu bombalar sadece değdikleri toprağı parçalamıyor, sadece basıncı bile yüzlerce metrede etkili olabiliyor. Taşı bile yakıp eritebiliyor. Yakınlarına kazan bombası değmiş insanların gözleri, kulak zarları patlıyormuş basınçtan. Bunlar dehşet manzaraları. Düşüncesi bile insanı ürkütüyor. Ve ben bunları her gün görüyorum. Sadece ‘dağdaki teröristleri’ değil, çocukları, kadınları, yaşlıları öldürüyor, sakat bırakıyor bu silahlar.
Birlikte araziyi dolaştığımız bir gerilla, bu mayınları kimin döşediğini bilmediğini ama, kimlerde patladığını gördüğünü söylüyor. Geçen yıl Xakûrkê`de, Şêxzade boğazının yamaçlarında tanık olduğu bir olayı anlatıyor, “Bahar olunca buralarda rêwas çıkar. Çevre köylerden yaşlı kadın, çocuk, ihtiyar demeden yüzlerce insan buralara rêwas toplamaya gelir. Bütün uyarılarımıza rağmen, araziye dağılıp rêwas topluyorlar. Arazi mayınlı. Bunu onlar da biliyor. Ama ekmek parası deyip vuruyorlar kendilerini mayın tarlalarına. Bir gün çok yakınımızda, kamp yerimizin hemen aşağısında bir patlama sesi işittik. Arkadaşlarla koşarak o tarafa gittik. Her tarafta patlamış TNT kokusu vardı. Yerde bir çocuk oturmuş, eliyle dizlerinin üst kısmını sıkıyor. Dizinin aşağısı yok. Yanına gidince, ‘Heval,’ diyor. ‘Cebimde lastik var. Bir zahmet çıkarıp bağlamayın’” diyor. Cebine bakıyoruz. Bir parça serum hortumu buluyoruz. Onunla ayağının koptuğu yeri biraz üstten bağlıyoruz ki kan dursun. Azalıyor ama durmuyor. Ne yapabileceğimizi tartışıyoruz. 13-14 yaşlarında ya var, ya yok. Bir çocuk. Esmer. Kıvırcık saçlı. Ağlamıyor. İnlemiyor. Sızlanmıyor. Bizim bir şey yapamayacağımızı, sadece doktora ulaşabilmesi için araba yoluna kadar götürmemizi istiyor. Alıp götürüyoruz. Daha sonra öğreniyoruz ki, rêwas toplamaya gelen herkes buraların mayın tarlası olduğunu biliyor. Bu yüzden de ayaklarında patladığında kan kaybından ölmemek için, herkes cebinde bir parça lastik taşıyor. Düşünüyorum da sanki dünyanın bütün patlayıcıları bizim için yapılmış ve patlıyor. Ve dünyanın bütün namluları bize doğrultulmuş. O çocuğu hatırladıkça patlayacak gibi oluyorum,” diyor.
Dağlarda çok tuhaf işlerle uğraşan gerillalar görmüştüm. Dağlıların hareketi o kadar genişlemiş ki, dünyanın birçok yerinde belki de yüzlerce örgütleme yaratmış. Yaşamın bütün alanlarını örgütleyen örgütlemeyi önüne koyan ‘üçüncü alan teorisi’ dedikleri bir perspektifleri var. Bu perspektifte toplumun devlet dışında, devletsiz bir tarzda yaşamın bütün alanlarında kendi kendine yetebilen bir biçimde örgütlendirilmesi hedefleniyor. Dağda görmeyi en son tahmin edebileceğim bir işle uğraşan insanlar görünce nedenini sordum, bana bir sürü şey anlattılar. Ama benim aklımda ayağında mayın patlayan o kıvırcık saçlı, inadına ağlamayan yıldız yürekli çocuk kaldı.
Haw-par adlı bir örgütün olduğunu, alanda gördüğüm ve üzerinde kuru kafa işaretleri olan küçük levhalardan biliyordum. Daha sonra bir gün bu örgütün çalışmalarında yer alan Yaşar`la tanıştım. Bana Hav-Par`ın çalışmalarını anlattı. Üyelerinin çoğu eski gerillalardan oluşan, Birleşmiş Milletler bünyesinde çalışan bir sivil toplum örgütüymüş. Tam ismi, Hawirdor Parastin, yani Çevre Koruma imiş. Birçok projeleri var. Ama şu anda daha çok, meşru savunma bölgelerinde mayın çıkarma, araziyi tehlikeli patlayıcılardan temizleme ile uğraşıyorlar. Araziye dağılmış her türden mayın ve patlayıcıyı bulup etkisiz hale getiriyorlar.
İlk başta Mayın Arama ve Teknik Birimi olarak örgütlenmişler. Daha çok askeri bir örgütlenme olarak gelişiyor. Ama giderek bir sivil toplum örgütüne dönüşüyor. Elemanları değişiyor. Daha sonra Irak sahasında faaliyet yürüten BM`nin benzer örgütleriyle ilişkilenip uluslararası kurumlarla ortak çalışmaya başlıyorlar. Alandaki Halk Savunma Güçleri (HPG) ve KONGRA GEL, çalışmalarına destek oluyor. Irak`ta hazırlık çalışmalarını yürütüyorlar. Bir taraftan da meşru savunma alanlarında kendilerine yer yapıyorlar. Yerleri Xinêre alanında, yol kenarında Lolan suyunun kenarında. Etrafını, araziden toplayıp etkisiz hale getirdikleri havan mermileriyle çevrilmiş inşaat halindeki kamplarında ziyaret ediyorum kendilerini. Hikâyelerini, amaçlarını, projelerini ve hedeflerini anlatıyorlar.
Çoğu, savaşın en zorlu süreçlerini bizzat yaşamış, hemen hepsi bedenlerinin bir yerinde savaşın izlerini taşıyorlar. Ama en ağır yaraları yüreklerinde taşıyorlar. Savaş karşıtlıkları, sadece bir yaşam felsefesi ve hümanist duygularından kaynaklanmıyor. Onlar savaşı bütün nedenleri, etkileri ve sonuçlarıyla etinde-kemiğinde yaşayan insanlar. Bunun için de savaşın tahribatlarını gidermek için yürütülen çalışmalarda hiç kuskusuz en canla-başla ve en samimi çalışan insanlar. En önemlisi de neyi nasıl anlatacaklarını çok iyi biliyorlar. Onlar, savaşın sessiz kurbanları değil, bir çığlık olmak istiyorlar. Hiç kimsenin haberi olmadan usul usul ve mütevazı çalışıyorlar. Ama bir çığlık gibi duruyorlar. Bir çığlık gibi çalışıyorlar.
Bu topraklara mayın ekilmiş. Bomba atılmış. Mermi sıkılmış. Hala sıkılıyor. Hala bombalanıyor. Ve ekilen mayınlar her gün bir yerlerde gözleri zeytin karası, esmer, kıvırcık saçlı bir çocukta patlıyor. Birileri buna şahit oluyor. Yürekleri patlayacak gibi oluyorlar. Bir şeyler yapmak istiyorlar. Belki de bütün dünyayı mayınlardan temizleyemeyecekler. Ve belki de Hac yolundaki karınca gibi, hacı olamayacaklar. Ama bir kutsal yolculuktur. Yürünmesi lazım. Yollarında mayınlar var. Herkes ekmiş. Ya da kimin ektiği bilinmiyor bu mayınları bu topraklara. Ama şimdi herkes bu topraklarda bu mayınları kimin çıkardığını biliyor. Ve kimde patladığını biliyor. Bunu durdurmaya çalışıyorlar. Bir grup mayın tarlası yürekli ve yürüyüşlü çocuk. Hepsinin ortak adı, Haw-Par. Ve hepsi de kara gözlü, kıvırcık saçlı çocuklar.
Dağlarda kimin ektiği bilinmeyen mayın tarlalarında çocuklar, mayın topluyorlar. Savaşın işlemediği, inadına ağlamayan, tek tedbirleri ceplerinde taşıdıkları lastik parçaları olan Kürt çocukları. Dünyanın bütün fabrikaları onları öldürecek silahlar üretseler de, bütün savaş bezirgânları onların topraklarına mayın ekseler ve bütün silahlar onlara doğrultulsa da onlar, yine de her bahar rêwas toplayacaklar. Ve mayın çıkaracaklar. Ölüm ekilen topraklarda, inadına ağlamayan çocuklar, tebessümle yaşam ekiyorlar. Bu topraklar yaşam diyarı. Elbette yaşam filizlenecek. Ölüm zaten ölmüş buralarda.
Mayın tarlalarında dolaşıyorum. Dünyanın bütün namlularının doğrultulduğu, bütün patlayıcılarının orada patladığı topraklarda yüreğim patlayacak gibi oluyor. Sonra, o çocuğu hatırlıyorum. Gülümsüyorum. Mayın tarlalarında ölümü öldüren çocuk kahkahaları patlıyor… |