Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, ilk kez “demokratik ekolojik toplum paradigması” kavramlarıyla tezini adlandırdığında, bunu soyut bulanları Kürdistan’da son dönemlerde afet kelimesine rahmet okutan sel felaketinin boşa çıkardığını söylemeye gerek yok.
Demokratik cumhuriyet ile devletin demokratikleşmesi gerektiğini vurgulayan Halk Önderliği, AİHM savunmalarında uygarlık çözümlemesiyle iktidar ve erkek egemenlikli sistemin başta kadın olmak üzere doğanın tahakkümünü beraberinde getiren sınıflı toplum uygarlığını deşifre etmekle kalsaydı, sadece devletçi anlayışları eleştiren bir boyutta kalırdı.
Nitekim bu dar çerçevede kalmanın yetersiz olacağını bilen Öcalan, arayışlarını derinleştirerek düşünsel patlamasını demokratik konfederalizm (sivil toplum koordinasyonları) ile gerçekleştirmiştir.
Yani devlet, erkek egemenlikli sistem, iktidar mantığının eleştirisiyle kalmayıp bu sefer eleştirisini etkisiz topluma yöneltti.
Siyasetin belirleyeni, hayatını ilgilendiren bütün konularda örgütlü ve etkili güç olmasını istedi. Bunun yol ve yöntemini teorize etti.
Sivil toplum örgütlenmesinin yanı sıra bunun için gerekli olan bireyin özgür yurttaş niteliğinde olması gerektiğini belirtti.
Özgür yurttaşı haklarını bilmekle kalmayıp görev ve sorumluluklarının da bilincinde olan, bunları yerine getirmekle yükümlü insanlar olarak tarif etti.
Başta yaşam hakkı olmak üzere temel hak ve özgürlüklerine sahip çıkan özgür yurttaşların kendisini pratikleştirdiği meclisleri önerdi.
Şimdi sel felaketi de gösteriyor ki, bütün Kürtler bu meclislerde yer ve görev alarak yaşamın ihtiyaçlarını gideren komite örgütlülüğüyle çalışmalarını derinleştirmeliler.
İntikam mı saygı mı?
Bu zamana kadar üzerinde çok durulmayan, önemsiz bir yeşil gibi algılanan ekoloji kavramının önemini sanırım hepimiz şimdi itiraz edemeyecek bir boyutta kabul etmiş bulunuyoruz.
Ekoloji kaba anlamıyla sadece doğa bilimi demek değildir.
Doğa ile insan ilişkisinin dengesini gözetir.
Rüzgar eken fırtına biçer diye bir söz vardır.
Doğaya nasıl yaklaşırsan o da sana öyle yaklaşır.
İntikamcıdır, ihaneti de affetmez.
Ağaçları kesersen nefessiz bırakır seni mesela. Çölleşirsin, susuz kalırsın ya da suda boğulursun, aç kalırsın, dirhem dirhem biter yaşam vesselam.
Rüzgar eken fırtına biçer diye bir söz vardır.
Doğaya nasıl yaklaşırsan o da sana öyle yaklaşır.
Dosttur, evladını seven ana gibidir.
Saygılı yaklaşırsan ona, meyve verir, ağaçlar toprağı kaptırmaz yağmura, seli önler. Sana yeşil bir battaniye olur, ısıtır. Berrak sularıyla emzirir seni. Toprağın yoldaşlarına ekmek olur. Havanın dostlarına nefes olur.
Hangisini tercih etmeliyiz şimdi? Doğaya ihaneti mi saygıyı mı? Neden bugüne kadar ihanette ısrar edildi? Kazandığını düşünüp de bu kadar büyük kaybeden başka ne olabilir acaba? Hain zaten bunu yaşamaktan başka ne elde edebilir?
Ey kendine insanım diyenler!
Bu ihanete son verip doğayla, kadınla, insanla barışmanın ve saygılı olmanın zamanı geldi geçiyor. Hatta fazlasıyla geciktik bile...
Ekoloji denen bir şey var. Hasankeyf, Munzur, Bergama, Sinop, Karadeniz ve şimdi çamura batmış Kürdistan denen bir şey var. Ozon tabakası delinmiş, suları kirletilmiş, çölleşen bir dünya var.
Bir de ekoloji komitesi denen bir şey var.
Bu komite benim nefesim olacak, çocuklarımızın meyve yerken dallarına sarkıtıp salıncak yaptıkları ağaç olacak, çöllere düşman su olacak, toprağımıza 1’e 10 ekin olacak, grileştirilip bulandırılmamış ve mavisini çalmayı başaramadıkları gökyüzünde ayçiçeği gibi duran güneş olacak...
Hayat olacak hayat...
Örgütlenelim, yaşayalım.
Yaşasın hayat!
|
|