Günay Aslan
Günay AslanAvrupa’nın PKK raporu
Rotînda Yetkîner
Rotînda YetkînerPKK her Kürt için kimliktir, namustur, onurdur.
Mehmet Sögüt
Mehmet SögütYaşarken Roza olabilmek!
Ahmed Aktaş
Ahmed AktaşEz 32 salî me!
Kakşar Oremar
Kakşar OremarLi Îranê Binpêkirina Mafê Mirovan berdewame...
Cemil Bayık
Cemil BayıkRonahiya hêviyê gihiştiye hemû mirovahiyê
Özgür BİLGE
Özgür BİLGE"UTANIRDIK KÜRTLÜKTEN"
Selahattin Erdem
Selahattin Erdemİmralı gerçeği
Ahmet Dere
Ahmet DereHilbijartinên herêmî û kurdên li Ewropayê
Songül Beyazgül
Songül BeyazgülBir ömür: 30 YIL
Erkan Kobanlı
Erkan KobanlıÖcalan karşıtları ne yaparlar!
Mahmut Aslan
Mahmut AslanKürt halkının değerlerine saygı gösterilmelidir!
Teman Dep
Teman DepVeli Küçük-Veli Göçer
Cemo Devrim
Cemo DevrimAteşler içinde Kürdistan
Mihemed ORHAN
Mihemed ORHANMizgêniya Sedsalê
Serbest Rêzan
Serbest RêzanKî Dibêje Başûr bê Deng e?
Mizgîn Bîngol
Mizgîn BîngolCîhan, Obama û tirk
Kasım ENGİN
Kasım ENGİNOmurgasız Bir Kişilik, Mukallit Erdoğan
Fırat Penaber
Fırat PenaberŞiirlerim kadar eski/ kalbim kadar yenisin
Mîr Qasimlo
Mîr QasimloAlastina rastiyên veṣartî (1)
Nurhak Erdal
Nurhak ErdalİKİNCİ 5 KASIM DÖNEMİ
Konuk Yazarlar
Konuk YazarlarDawî nêz dibe, dijmin hartir dibe
Hozan Dîno
Hozan DînoKÜRT MÜZİĞİNİN TARİHSEL DİRENİŞİ
Abdullah Öcalan
Abdullah ÖcalanEn Etkili Birey Herkese Bir Şeyler Verendir
SONGÜL BEYAZGÜL
 SONGÜL BEYAZGÜL ‘Her şehit için bir DTP’li öldürülmeli’
Mahir Deniz
Mahir DenizFELSEFEYE GİRİŞ -17-
Hemîd DILBIHAR
Hemîd DILBIHARŞEVA ÇÛYÎ
Ömer Dilsoz
Ömer DilsozHer însan siwarê hêviyên xwe ye
Ülkem Zeremya
Ülkem ZeremyaEBEDİ KOMUTAN’A
Siyamed Sipan Uğurlu
Siyamed Sipan UğurluNobedarên Azadiyê
Ömer Yüce
Ömer YüceAvusturya’nın Graz kentinde Amara Gençlik Festivali heyecanı başladı.
Halil Uysal
Halil UysalEylül…
Hayri Cewlik
Hayri CewlikBir Newrozun Anlattıkları
RC TEC
RC TECBu Haftaki Oyunumuz : Icindeki Dj
Berfîn Dilav
Berfîn DilavYüreğin Aydın yaşamın Yılmaz dı senin
Umut Özgür
Umut ÖzgürGÜNEŞİN GERÇEK SAHİPLERİ
Sedat İnci
Sedat İnciDağlara nakış ettik izlerimizi
Mehmet Mekin Yıkın
Mehmet Mekin YıkınKürt basını üzerine bir kaç söz
Zana-Qenco
Zana-QencoOPERASYON ve GELİŞMELER
Polat Can
Polat CanGERYANEK DI CÎHANA WÊJEYA NÛJEN YA KURDÎ DE
JÊHAT BÊRTÎ
JÊHAT BÊRTÎAnlatılması zor anlar
Rızgar Azad
Rızgar AzadŞaşırmayın; yanlış yapmayın!
İbrahim Güney
İbrahim GüneyEy TC! Senin gücün Kenan Güzel'e yetebilir mi?
Mehmet Alagöz
Mehmet AlagözUluslaşma ve Sanat
Firaz Baran
Firaz BaranBüyükanıt'ın yaptıkları
Hevîdar Munzur
Hevîdar MunzurTîrêjên Roja me îro ji herdemê geştirin
Argeş Arjin
Argeş ArjinGençlik eyleme, zafere....
Remzi Zilan
Remzi ZilanÖzgürlüğün Dili: ÇIĞLIK !!!
Cudi Arif
Cudi ArifÖzlemin patikalarında

 
Gülüp Yürüyenler...



Yazar Adı: JÊHAT BÊRTÎ


Yazarın Tüm Yazıları

Eklenme Tarihi: 16.11.2006 Saat: 01:07

Zagros`un zirvelerinde yaşlı bir gerillanın, Kürdistan`ın kendine has kıyılmış tütününden -doçka kalibreli- bir sigara içmeden, Sierra Maestra`daki Che Guevera`nın içtiği Havana purosunun tadını anlamak, çok fazla mümkün değil. Dağlı olmanın, dağda olmanın insanı nasıl yüceliklere ve özgürlüklere yaklaştırdığını anlayabilmek için dağlı olmak lazım. Hira`daki Muhammed`i, Sina`daki Musa`yı, Sierra Maestra`daki Che`yi, Golgota`daki İsa`yı ya da Kafkas kayalıklarındaki Promote`yi anlayabilmek için bir Kürdün öncelikle; Gabar`daki Agit`i, Gosine`deki Xemgine Çavşin`i, Lelikan`daki Renas`ı, uçurum çiçeği Beritan`ı ve Dersimli anası Bese`yi anlaması gerekir.

Halklar dağlardan yüceldiler, her zaman. Kürtler, hep dağ halkı, dağlılar olarak tanımlandı. Dağ ve Kürt özdeşleşti Mezopotamya`da. Bunu bilmek için tarih bilmek gerekir. Ve bugün, en değerli parçalarımızı özgürlüğe sunulan birer armağan olarak bırakıyoruz, dağların doruklarına. Dağın kutsallığı buradan gelir. Ve dağın laneti...

Bir insanın neyi nasıl gördüğü, nereden ve niçin baktığıyla belirlenir. Dünyaya omuzlarının üzerinden bakan insan, dünyayı ayaklarının altında görür. Oysa, kafası omuzları üzerinden midesine yuvarlanmış insan, dünyayı yenilip tüketilmesi gereken bir çorba kasesi olarak görür. Şaşı körden daha tehlikelidir. Kör, kördür. Görmediğini bilir, adımını ona göre atar, sözünü ona göre söyler. Şaşı, şeşi beş görür, şeşin beş olduğunu söyler. Oysa şeş, şeştir. Sen beş görüyorsun diye, beş olmaz. Şaşı; kapıya yönelir, kapıyı yanlış yerde görür ama yanlış gördüğünü bilmez, kapıdan geçmek yerine pervaza toslar. Kafasını vurur ama aklı basına gelmez. Şaşılık, Türk filmlerindeki körlük gibi olsaydı, kafasını çarptığında gözleri görmeye baslardı. Ama şaşılık zihinsel bir olaysa, her şeyi tersten görme, bir algılama biçimidir.

Hatta söyle diyebiliriz; şaşı olan görmez, gördüğünü sanır. Şaşı, bakar görmez. Bu yüzden Şaşı bakar`dır. Görmek için göz gerek. Bilmek için kafa, anlamak için yürek gerek. Dağı ve dağlıyı görmek için göz de, kafa da hatta yürek de yetmez, ruh gerekir. Kirlenmemiş, kendini satmamış, temiz çocuk saflığında bir ruhu olmayanın dağı anlaması beklenmemelidir, beklenmiyor da. Peki; bilmeyenden, görmeyenden, duymayandan saygı beklenir mi? Ya hürmet? Beklenmez. Peki ne beklenir? Büyük bir cüret! Bugün, dağa küfredenlerin cesaret ve cüretine şaşmamak elde değil. Bu cüret, bakar`ın ot yerken ki kör cesareti gibi bir cürettir ya da halkın deyimiyle cahilin cüreti. Peki, küfür nedir? Ya da lanet? Kutsala karşı duruştur. Lakin, bildiğini sanan cahildir.

Sümer tabletlerinin yazıldığı zamandan bu yana egemenlikli uygarlığın bütün sahipleri ve kapı eşiğinde bir parça kemiğe talim eden bütün bekçileri hep dağlara küfrettiler. Bütün köleci sistemleri çöllerin derinliklerinden ve dağların doruklarından gelen ‘barbarlar' yıktılar. Spartaküs, “Güneş Şehri”ni bir yanardağın zirvesine kurdu. Dağ, her hangi bir mekan değil, bir duruştur. Bir düşünme biçimidir, zihniyettir, ideolojidir dağ.

Şerevdin yaylalarında çocukluğunu yaşamış bir insanın dağ tutkusunu anlayabilmek için kafanızı Avrupa’nın, Avustralya`nın o mülteci kamplarından çıkarıp dünyaya dağlılar ülkesinin insanı gibi bakabilmenizle mümkündür. Hadi diyelim, sürüldük topraklarımızdan. Savrulduk dünyanın dört bir tarafına. Peki, ya yüreğimiz? Yüreğimizden bizi sürgün eden nedir? İnsan, kendi yüreğinden sürülmeye görsün bir defa, yiter gider kimsesizliğin, kimliksizliğin o dipsiz uçurumlarında.

Yüreğiyle gören, yüreğiyle düşünen, yüreğiyle bilen bir toprağın insanı, yüreğinden sürülürse sadece yitik mi olur? Öyle sandık. Acısını duyduk yitikliğin. Yitikliği iyi bilirdik. Her yitiği kendimizden bilirdik. Yitik, acı içinde olan insandır. İnsanın eli kalkmaz, dili varmaz yitiğe. Ya küfürbaz, neye küfreder? Egemenlerin kapısının önünde bekçilik yaptığı sistemi savunacağım diye sürüldüğü toprağına, toprağının kanla kutsanmış özgürlük mekanlarına küfretmek nasıl bir lanettir? Neye ve kime küfredip kime yaranmaya çalışıyoruz? Bu kadar yüreğinden sürülmüşlük içinde kendi bedenine mülteci olmak nasıl bir acıdır? Bilinmez. Nietche, Zerdest`i biraz anladığında “Beden, ruhun mezarıdır” der. Ruhunu yitiren, bedeninin kölesi olur. Beden, hazlarını tatmin etmek için bir parça et ister. Bir parça et verirsin, doymaz. Bu sefer ruhunu ister. İnsan, toprağından sürülebilir. Hatta yüreğinden de sürülebilir. Sürgünlük, bedensel bir olay değildir. yürekten de sürülebilinir. Kendini kaybedebilir, insan. Ama süveydasını kirletmemeli.

Kürtler, sürgün bir halktır. Dünyanın dört bir tarafında mülteci hatta kendi toprağında bile mültecidir. Sürgünlük, büyük bağlılıkları getirir, toprağına. Nasıl ki özgürlüğün değerini en iyi tutsak biliyorsa, toprağın da değerini en iyi sürgün bilir. Yüreğinden sürülmenin acısını bilen birisini biliyorum: Eser Altınok. Sürgündeki ankamız. İçinde kendin olamadığın yüreği yakınca, onun küllerinden ölümsüz bir ‘ben' yarattı, sürgünlükte.

Bir de kendi toprağında, kendine küfreden küfürbazları tanımlamak gerek. Dağda yeşeren, dağla özgürleşen dağ tutkunu bir halkın karşısına geçip dağları bir “çürüme mekanı” olarak tanımlamak nasıl bir yüzsüzlüktür, kendi halkına karşı. Sürgünü yüreğindeki dağ aşkıyla, dağ tutkusuyla bir özgürlük kavgasına dönüştüren bir halkın karşısına geçip dağlara küfrederek kime mesaj veriliyor? Dağlıyı kime hedef gösteriyor? Bir kedisi bile olmayanlar, bu halka gerçekten bir şeyler mi vermek istiyor, yoksa birilerinden emeklilik günlerinde oynaşacağı bir kedi mi istiyor? Ya da birilerine minnet borcunu mu ödemek istiyor?

Muhbir haber verendir. Kime, neyi, niçin haber verdiğin ve karşılığında ne beklediğin muhbirliğinin karakterini belirler. Hepimiz biliriz, Kürtler yasadışı bir halktır. Hiç bir kanun, hiç bir serıat Kürdü kapsamaz. Kürt de, hiç bir kanunu, hiç bir hukuku, hiç bir sınırı tanımaz. Kürt ihlalcidir. İhlalci, ihtilalcidir. Birilerinin koyduğu sınırları aşmak Kürdün işidir. Sınır aşmak, Kürdün kendisiyle buluşma halidir. “Ser xet-Bın xet`ı” bilmeyen, tavuğu birbirine karışanlardan pasaport istemenin yarattığı yürek acısını bilmeyenler, sınır ihlal etmenin özgürlükçülüğünü anlayamazlar. Sınır aşmak, kanun çiğnemek birilerinin gözünden kendini sakınmayı gerektirir. Göz seni görmemeli, kulak duymamalıdır. Sınır koyucular, kanun yapıcılar hep sakınılanlardır. İhlalci ve ihtilalci, sınır koyanın, kanun yapanın körlüğünü, sağırlığını bilir. İşte muhbir, burada kendini göz yapıp, kulak yapıp sunar pazara. Fiyat biçer kendine. Sattığı kimdir ve nedir? Aldığı nedir? Aldığını ne yapar? Sattığı kendisidir. Aldığı karın tokluğudur. Yer, tüketir. Tükettiği kendisidir. Sınırlarla ve kanunlarla barışık olmayanlar; sınır sahiplerine, kanun sahiplerine göz-kulak olanları yani haber verenleri sevmezler. Oysa, sınırlardan sınır ötelerine haber taşıyanları ise dört gözle bekler, can kulağıyla dinlerler.

Zaman, Kürt için harp zamanıdır. Her şeyi ile kendini var etmenin, kendisine dayatılan inkara ve imhaya karşı direnmenin amansız harp zamanıdır. Kim kimi vuracak? Nasıl vuracak? Ne ile vuracak? Herkesin birbirini kolladığı zamandır. Direnen kimdir? Vuran kimdir? Vurulan kimdir? Vurduran kimdir? Hedef kimdir? Hedeflenen kimdir? Kim kimi niye hedef gösteriyor? Kim ne kazanacak? Kim neyin hesabını yapıyor? Soru sormayan bilmez. Soru soran cevabını da içinde sorar.

Dünya siyaset borsasında Kürdün menkul değeri yükseliş trendinde pahası artıyor diyerek çıkmış meydana tüccar ehli. Türklerin güzel bir deyimi var: “Vatan ana” derler, topraklarına. Birileri bu toprağın en güzel, en özgür parçalarını bu halkın en güzel çocuklarını rant pazarında şu ya da bu biçimde satışa çıkarmış. Satılan ne? Satan kim? Ücret ne? İşgalin, esaretin dört başı mamur olduğu yerde kölenin değeri düşer. Özgürlüğe sevdalı, özgürlük için kavga edenin değeri yükselir. Köle, düşen kendi değerini arttırmak için özgür olanı satar. Sistemin kucağına oturmuş İnsanın değeri her geçen gün düşer. Sistem, değersizleşeni, kullanım değeri kalmayanı tutup çöpe atar. Bunu bilen köle, kendine değer katmak için kendinden olmayanı satarak kendine hep değer verilmesini sağlamaya çalışır.

Son yıllarda Kürdistan`da birilerinin ha bire saldırdığı iki merkez var. Biri, kırk yıllık rüyası dağ olandır. Diğeri de dağdır. Neden dağa bu kadar saldırılıyor? Ve neden dağ bu kadar sahipleniliyor, terk edilmiyor? Dağ, birilerine bu kadar büyük bir umut verirken, birilerini neden bu kadar korkutuyor? Dağ vurulursa, dağ biterse kim ne kazanacak? Ya da şöyle soralım: Dağda nasıl yaşanılıyor? Dağı bu kadar lanetleyenler bunu bilmiyorlar mı?

Şu anda dağdan dünyaya bakıyoruz. Dünya, Zagrosların eteğinde uzanıp gidiyor. Bütün dünyayı buradan rahatlıkla görebiliyoruz. Dağlılar dünyaya biraz yukarıdan bakıyorlar. Bu, onların daha iyi görmelerini sağlıyor. Dağın yüreğinde dağ yüreğiyle hissediyorlar, yaşamı. Yıllarını bu dağlara vermiş, ömrünü halkının özgürlük davasına adamış ‘yaslı' adamlar var, buralarda.

Bugün bir gerilla kampından başka bir gerilla kampına yaptığımız yolculuk esnasında karlara bata çıka, rüzgarın ejderha soluğu gibi insanın yüzünü yalayan soğuğunda iki ‘yaşlı’ adamla karşılaştım. Biri, Amed zindanlarının inatçı çocuğu, işkencecilerin kendisine “Of” dedirtmek için birbirleriyle girdikleri bütün iddiaları kaybettiren, bugünün ‘yaşlı' gerillası. Diğeri ise, Dersim direnişinin “Son Mohikan”ı, Dusseldorf mahkemelerinde Alman yargıçlarına, “Bir köpek bile olsam sizin kapınızda havlamayacağım” diyen ağarmış saçları ve çocuk tebessümüyle yerinde durmayan “Ey Dirok”un şairi.

Haber sordular. “Her zamanki gibi yine küfür var” dedim. Güldüler. “Hadi gel, beraber bir fotoğraf çekelim, bu karın içinde. Hem yarın bayram. Haberleştiklerine selamlarımızı söyle.” dediler. “Küfür” dedim. Güldüler. “İt ürür, kervan yürür Jehat arkadaş, bos ver.” dediler. Güldüler. ‘Yaşlı' çocuklar gibi şakalaşıp geçtiler. Arkalarından baktım. Küfür edenleri düşündüm. “Acaba, şu anda, şimdi neredeler? Ne yapıyorlar?” diye sordum yanımdaki arkadaşa. Döndüm, gülme sesleri kulağıma gelen iki yaşlı adama baktım. Ben de güldüm. Dağlılar, hep gülümsüyorlar. Küfürbazlar ise kızgın. Bu iyi. İnsan, gülebilen varlıktır. Artık gülemeyenlere acıyorum.

Dağlardan başlamıştık. Buralarda manga duvarları kum torbalarından, taştan, ağaçtan, kayadan, naylondan yapılıyor; zengin bir mimarisi var, dağların. Duvarlar farklı farklı ama bir şey dikkatinizi çekiyor. Hemen her duvarda Che`nin ağzında Havana purosu ve göz bebeklerine kadar bütün yüzünün büyük bir gülümsemeyle kaplı olduğu o güzel fotoğrafları asılıdır. Che burada tişörtünüzü süsleyen bir fotoğraf ya da bir içki markası değil, bir Sierra Maestra`lı yani dağlı, puro içen, gülen bir adam.

Dağlılar, hep buluşuyor, Zagroslardan Sierra Maestralara kadar. Ve hep gülümsüyorlar. Gülmek ya da gülümsemek, sevmek ve sevilmektir. Mutlu ve umutlu olmaktır. Sevgisiz, mutsuz ve umutsuz olanlar ise gülenleri bir yerlere haber veriyorlar. Hedef gösteriyorlar. Dağlı ve yaşlı bir adama soruyorum, “Niye?” diyorum. Bu sefer gülümsemiyor dağlı. Acılı bir yüz ifadesiyle, “Yazık!” diyor. “Umutlarını kaybetmişler. Yani her şeylerini. O yüzden acı çekiyorlar. Keşke, onlar da gülebilseydi.” “Ama...” diyorum. “Küfür” diyorum. “Hedef gösterme, saldırı” diyorum. Yüzündeki acı daha da derinleşiyor. “Çaresizlik” diyor. “Merhametli ol. Merhametini yitirirsen, artık umutlu olamazsın.” Bir sigara sarıyor. Uzatırken, “Bayramlık, ona göre iç. Biliyorsun, porselen tabaklarda İsviçre çikolatalarımız yok bizim. Biz, bayramımızı bununla kutlayalım.” diyor. Sigarayı yakıyorum. Bir nefes çekiyorum. Karşımda oturan dağlıya bakıyorum. Gülümsüyorum. “Ne yazıyorsun?” diyor. “Gazeteler için bir yazı.” diyorum. “Dağdakilerin selamı var, diye yaz. Ayrıca bayramlarını da kutla.” diyor... Gülümsüyoruz..

YAZDIR Yazdır     Yorum Ekle Yorum Ekle
(Not: Yorum sadece üyeler tarafından yazılabılınır. Yazılan yorumlar yönetim tarafından onaylanmak için beklemeye alınıyor.)
 
Seçenekler
   Çıktısını Al
   Arkadaşına Yolla
   Köşe Yazılarına Dön

Arşiv
·Anlatılması zor anlar
·Dağı Resmetmek
·Anlamak soru sorabilmektir
·Bir Aborjin hikâyesi…
·Newroz gelsin...
·Unutmak mı?
·Ya Che ya da hiç! Ya gerilla ya da hiç!
·Zagros'ta 'Wanmara'nın intikamı...
·Toprak ananın çiçek çocukları...
·Bu Yazıya Siz Ad Koyun!

© 2004 Rojaciwan.com
Bütün HaberlerTürkce HaberlerNuceValid robots.txt


English: All the comments, articles and other contents are property of their owners.
German: Die Artikel und Kommentare sowie Foren- und etwaige Chatbeiträge und alle anderen Inhalte sind Eigentum der Autoren.
Turkish: Rojaciwan sitesi özgür bir tartışma platformu olup, sitemizde yayınlanan bütün yazılardan, yorumlardan ve hernevi multimedia dökümanlarından sahipleri sorumludur.


Sayfa Üretimi: 0.093 Saniye
SQL: 26
Rojaciwan Theme by Rojaciwan Webtasarim.