Ömür bir damla sancıdır, içinde tüketeceği dünya. Ve dünyanın unutacağı ama sevilenden sevilene kalan anılar emaneti. Ömür bir yolculuktur. Yolculuğa sarılırken eriyen zamanın öyküsüdür.
Ve bir öyküyü yaşıyoruz o an. Belki sunumunu kendimizin yazdığı yada oluruna bıraktığımız, detaylarını aklımızda bıraktığımız yada gözlerimize ilişen, derinden etkileyip ruhumuza yapışıp içimizde alevlenen her şey var, öykümüzün üçünde.
Ve bazen yolculuk bir işkence odasıdır bir devrimcinin dediği gibi.
İŞKENCE ODASI
Beni bekleme gelemem anne
Ellerimi bağlayıp götürdüler buradan
Beni ölmüş bil unu anne
Çıkmam imkânsız bu karatanlık odadan
Astılar beni ellerimden acı çekiyorum
Burada her şeyden çok ölümü özlüyorum
Çünkü ölüm kurtuluştur iyi biliyorum
Beni ölmüş bil unut anne
Sevincin teni buruşursa, tutuk soluklar ve alaz sağanağı gibi dolaşırsa kanında o zaman yolcusundur. Ve kemiren bir hüzün çiy damlalarını serpmiştir gözlerine.
Yolculuklar mecburiyetin bir ikramıdır, zorlayan sınavı.
Kayıp ettiğin her şey çözemediklerindir, anlayamadıkların, anımsayamadıkların... Ellerini uzatsan yakalayacağın kadar yakın olsa bile avuçlayamadıkların, sonradan değerinin ayırdına vardıklarındır. Bu yüzden yoklayamadığın istemlerin yakınında bile olsa en uzağında olandır. Ve bunu farkına vardığında yolculuk başlamıştır sende.
Yolculuk öncesi; gözyaşının ırmağından yükselen buhardır nefesin. Ait olduğun, olacakların, kazandıkların ve kaybedeceklerinin kavgasının ortasında kalırsın en ağır sancılar içinde. Bir masal gibidir insan o zaman bir vardır bir yoktur... Ama evel zaman içindedir.
Yolculuk... Hep senden bir şeyler koparır, iade etmesini bileden.
Şimdi yolcusun... Başını pencereye yaslamış yüreğini bir yerlerde bırakarak ilerliyorsun. İşte bu daha fecidir yüreğin sende olsa acısı biraz hafiftir. Uzak olması kovaladıklarının senden biraz daha ırağa gitmesini sağlar. Ve sancı düğümünü köreltir.
Şimdi yolcusun. Önünde ağaçlar kayıp yitiyor. Sisler silsilesi içinde bir coğrafyanın tarihi sızıyor içine ve senin birleşerek ete kemiğe bürünen tarihin, anıların... Yüzlerce kez kendini yaratıp küle eviriyorsun. Heyecan, sabırsızlık, sitemsizlik kıskacında durgun ve dilsizliğinle aslında miskin bir çığlığın yağmurunda ıslanıyorsun. İki ellerini açarak deli gibi ıslanıyorsun, ıslanan kendini seyrediyorsun. Başın pencerede... yolcusun. Yitiyor her şey, yolculukların sana yaşattıkları gibi. Gidiyorsun.
Yolculuklar bir ömrünün, sorgulayıcısı ve itiraflara sürükler.
Defalarca toplar, çıkarır ve böler ve bir nihayete katlar.
Yolculuklarda kırağı düşer yazın güllerine. Bütün güllerin ömrü şaşkın bir kafeste hapis kalır.
İçteki yaralı çocuklar uyanır. Sabrın taşı aşındırır aklın sınırlarını. İki arada bir derede devirdiğin kendine tutunursun.
Her yolculukta yitirdiklerine şahitsin. Belki uzaklaştıkça acıların da ölür. Ama sonuçta ardında kalan her şey acıya eklenmiyor. Bir şeyleri çiğneyerek mesafelere dolanıyorsun. Yolculuklarda en duru sevinçler bile acıları kucaklıyor. Ve her yolculuk kanında süzülen kırgınlıktır, kırgınlığın susayan kırlangıcı.
Bu yüzden yolculuklar kavuşmaya dair de olsa ayrılığa kavuşur, unutmanı emreder bir şeyleri çünkü.
Ama sen yinede bir yokla kendini aradığın her şey çözemediğinden ötürü uzak olan yakınındadır. Sanılarla kundaklayıp talan ettiğin, yüzleşemediğin içinde. Ve kilitlerini açmaya cesaret edemeyen her kalp ilan edilmemiş bir sürgündedir.
Yolculuklar hiç yorulmaz kaçkınlığın ardından, sonuçta yorulacağın, sığınacağın yer yinede içindir.
Çek alnını camlardan, çek ellerini perdelerden.
Bütün biletlerini yırtarak yollara vurma niyetinin. İçinde miskin bir edayla cesur bir secdeye hazırlan. Kayıplara anlam veren bir hüznün olsun, sadakatle vedaların, gözü arkada kalmayan ayrılıkların olsun. Sevilenden sevilene anıların emanet kalsın diye.
Çünkü hayat bir masaldır yolculuklar serüveninde.
Bir varsın bir yoksun.
|
|