|
Adı hiç bir uluslararası yasada, sözleşmede, tarihte yazılmamış olmanın utancı büyük bir öfke nedeni olan topraklar ve insanlar diyarıdır her şeyden önce ve her şeyden çok bu dağlar. Toprağa ve insana ilk ad veren coğrafyanın insanı için, en büyük hakaret olarak algılanıyor isminin bu kadar yasaklı olması. Geçen günlerde Türk basınına yansıyan bir haberin, gerilladaki yankısı derinden sarstı beni. İller Bankası’nın çıkardığı bir ajandadaki haritada “Kürdistan” kavramı geçiyor diye kıyamet koptu Türkiye`de. Nasıl olur da haritalarda ismi geçer Kürdistan`ın? Kuzey Irak, Güneydoğu Anadolu Bölgesi değil miydi, bu coğrafyanın adı? Hangi hain, bölücü, terörist sızması bir devlet kurumunun defterine Kürdistan yazmış diyerek ateş püskürüyordu haber spikerleri. Gazeteler, kan kusturmak gerekir bunlara dercesine çıkarmıştı manşetlere. Bu toprak, adı olmayan, olmaması gereken bir toprak. Bu toprak, ancak başka topraklara yama olur. Kürdistan yoktur, Türkiye`nin Güneydoğu Anadolu`su vardır. Hangi emperyalist güç Ortadoğu haritalarıyla oynayarak, Kürt federasyonu diye bir Kürdistan coğrafyasından söz edebilir? Kürdistan yoktur, Kuzey Irak vardır. Eğer orada birileri bir Kürdistan`dan bahsediyorsa onlar olsa olsa emperyalizmin uşakları ve gafillerdir! Türk devlet okullarında okutulan tarihte hala Kürt yoktur. Kürt diye bir halk yoktur. Güneydoğu Anadolu`da yaşayan dağ Türkleri vardır. İran tarihinde Kürtler dağlı Farslardır. Yani bu coğrafya, bu halk ancak birilerinin ek`i, kuyruğu olabilir. Kendi başına bir ülke, bir halk yoktur. Zaten ‘ben Kürdüm’ dediğinde de ya siyasi literatürde terörist ve bölücüsündür ya da oluşturulmuş literatürde sen ‘kuyruklu Kürt`sündür. Bunu sadece egemen Türk, Fars ve Arap milliyetçilikleri mi söylüyor? Hayır: Bütün dünya aynı şeyi söylüyor ağız birliğiyle. Ortadoğu`nun en geniş ve en zengin coğrafyası isimsizdir Birleşmiş Milletler haritalarında. Ortadoğu`nun, altın hilalin, Mezopotamya`nın en kadim halkı tarihsizdir; adsızdır dünya yazılı tarihinde. Kürtler hiç bir anayasada, hukukta ismi geçmeyen kanun dışı, adsız bir halktır hala. Ad verenler, ad vermek isteyenler ise; hain, bölücü ve teröristtir. Biraz rağbet görse uluslararası konjonktürlerde, bu sefer de işbirlikçi, uşaktır. Bu kanun, çok kanunsuzca uygulanan bir kanundur. Sen kanun dışıysan, adın yoksa, halkın yoksa, ülken yoksa sana her türlü kanunsuzluk mubahtır. Hangi kanun yargılar da, aklar Kürdü? Hangi adalet terazisinde Kürdün hakları tartılır da verilir? Hangi kanun, kürde hangi hakkı verebilir ki? Kürt diye bir şey yok ki hala kanunlarda. Kendisi varsa bile, adı yok k! Peki, adsız olmak nasıl bir duygu? Kaç kişi düşünmüş acaba? Birisinin sizi adsız çağırdığını hiç düşündünüz mu? Ya da birisinin ısrarla sizi başka birisinin adıyla çağırdığını duyduğunuzda neler hissettiniz? Daha önce tanışıp, bir süre sonra tekrar karşılaştığınız birisi, isminizi unutarak, ‘Affedersiniz, adınız neydi?’ dediğinde neler hissettiniz? Hele hele birisinin, isminizi bile bile çarpıttığını, sizi başka bir isimle çağırdığını gördüğünüzde hangi duygular kaplar yüreğinizi, hiç düşündünüz mu? Adsız olmak, kimliksiz olmak, ne olduğunu bilmemek, kim olduğunu bilmemek, başkalarının gözünde adsız olmak nedir? Toplumda birisini hor görmek, hakaret etmek için ne denir? ‘Bu kimdir?’ diye sorarsınız, karşınızdaki yüzünde iğrentili bir ifadeyle “Ha... bu mu? Ne idüğü belirsiz biri” der. “Ne idüğü belirsiz olmak,” nasıl bir hakarettir, düşündünüz mü hiç? Ve bunun karşısında ‘Ben varım. Adım var. Beni tanıyın. Ben, ben olanım. Adım falandır’ diye haykıran insanın çığlığını duydunuz mu? Duyup da sağır oldunuz mu? Bu çığlık çınlattı mı kulaklarınızı? Beyniniz böyle bir sesle zonkladı mı hiç? Eğer bunları duyup hissetmemişseniz, nasıl anlayacaksınız dağlıyı? Deneyin bence: Çok yakından tanıdığınız birisini ısrarla başka isimle çağırın. Adı Mehmet olan birisine ısrarla Mahmut diye seslenin. Size hemen ‘Adım Mehmet’ diyecektir. Siz tekrar tekrar Mahmut demeye devam edin. Önce tartışacaksınız. Pes etmeyin. Israrla Mehmet`e Mahmut demeye devam edin. Sonucunu size söyleyeyim, kavga çıkacaktır. Şimdi kendinizi Kürdün yerine koyun. Türk kardeşimiz, size ısrarla ‘dağlı Türk’ diyor. “Kardeş” diyorsunuz, “Benim adım Kürt” O da, “Ha Kürt kardeşim” diyor. “Galiba anladı” diyorsunuz. Bir bakıyorsunuz, yanındaki başka birisine, “Ha bu mu? Bizim dağlı Türk” diyor. Siz orada müdahale ediyorsunuz, “Ben Kürdüm” diyorsunuz. “Ha... doğru ya” diyor. “Bu sefer kesin anladı” diyorsunuz. Bir bakıyorsunuz, bir televizyon haberinde Kürdistan kavramı geçmiş diye bir devlet defterinde; kıyametler kopuyor. “Anlamamış...” diyorsunuz. Dağ başındasınız. İnşa`da; okulda bir grup gerilla ile beraber televizyon izliyorsunuz. Haberi izleyen gerillaların mırıltıları yükseliyor. Yüz ifadelerine bakıyorsunuz, büyük bir öfke var. Birisi kendini tutamıyor, “Yaw arkadaş, bunlar hangi zamanda yaşıyorlar? Ve bizi ne sanıyorlar? Hala bu tür şeylerle mi uğraşıyorlar? Bir halkla bu kadar alay edilmez ki! Bir halka bu kadar hakaret edilmez ki!” diyor. Duruyor. Yanında oturuyorum. “Bana bak, yoldaş” diyor, “Sen gazeteci değil misin? Yaz bunları. Niye yazmıyor gazeteciler bu hakareti? Yaz. De ki; bu kadar hakaret etmeyin. İnsaflı olun, vicdanlı olun. Bak, çok kızıyoruz. De ki,; bir gerilla bana dedi ki, !sadece bu haber bile benim için kırk sefer harp vesilesidir’. Bilsinler. Ben ki bu halkın bütün çocuklarına yeniden ad verdim. Kanımı döküp de, parmağımı kendi kanıma batırıp Kürt çocuklarının alnına vurdum. ‘Senin adın, Ahmet, Mehmet değil, senin adın Agit, senin adın Zilan, senin adın Gabar, senin adın Berfin dedim’ Sen gazetecisin. Bak, mutlaka yaz: Etrafında gördüğün her dağa, her tepeye, her vadiye, her taşa, her çeşmeye ad verdim ben. Ve bu adı, yüreğimin acısını göz yaşlarımla harmanlayarak kanıma karıştırdım da, öfkemin kalemiyle yazdım dağlara, taşlara, çocukların alınlarına...” diyor. Biraz bekliyor. Sesi titriyor. Dönüp bana bakıyor. Ben adsıza bakıyor… Yıllarca, her duyduğumda yüreğimde zelzeleler yaratan ‘Cihat’ denen adsızlığı biliyorum. Ve kendi kanımla, Renas kanıyla, alnıma yazılmış ‘Jehat’ adının gururunu yaşıyorum. Bütün defterlerden sildim ‘Cihat Demirbağ’ ismini. Yaktım defterleri kendi bedenimin ateşinde. Benim tenimde şimdi Renas Lelikan yazar. Ve bütün defterlere yazdım Renas`ı… Ben onu anlıyorum. O, anladığımı anlıyor. Sesi daha öfkeli çıkıyor. Yankısını bulan bir öfkeyle devam ediyor. “Bu ne cesaret, anlamıyorum. Hala adım mı tartışılıyor? Bak, yaz gazeteci yoldaş; ben ad koyanım. Adımı eylemimden aldım. Bu Türk kardeşlerim bilmezler mi Dede Korkut`u? Unutmuşlar mı kendi tarihlerini, kültürlerini? Ben kendi halkımın, kendi toprağımın ve kendimin Dede Korkut`uyum: Ad koydum her şeye. Adsız hiç bir şey kalmadı bu coğrafyada. Bu coğrafya Kürdistan`dır. Varsın hiç bir yasa yazmasın adını. Hiç bir harita da çizilmesin. Ben adını yazdım: Kanımla yazdım. Ve silinmesin diye nöbetindeyim. Sileceklerse bu ismi, gelsinler, bir daha döksünler kanımı. Dökülen her damla, aktığı her yere, toprağa, taşa, Kürdistan yazacaktır. Ve ben gidersem, yenisi gelecek nöbete. Ben ad koydum kendime. Adım Kürt. Sınandım bütün cehennemi sınavlarda. Kanda sınandım; ateşte. Acıda sınandım; öfkede. İşkencede sınandım Amed zindanlarında;Ah demedim. Demem de… Ad koydum kendime; atadan kalma, anadan kalma. Silinmez bu ad artık. Bu ad benim. Silmek için beni silmek gerekir. Ben silinmem, halkım ben, yeniden doğanım ölümlerden. Bilmez mi kardeşim, kapı komşum? Kız alıp verdiğim, kanımı kanına kattığım kardeşim, bilmez mi bunu? Bak, yaz gazeteci heval, öfkeye boğmasınlar bizi. Gözlerimiz bağlı, ellerimiz kelepçeli, teşhir edildik dünya aleme. Bir adada çarmıha gerildik. Dünyada hiç bir halka, hiç bir halkın uğruna bedenini ateşlerde kül ettiği değerlerine bu kadar hakaret ve küfür edilmedi. Hiç bir halk sırf ‘benim de adım var’ diye, bu kadar kıyamet koparmadı. Yine de alay konusu ediliyorsa toprağımın adı, benim adım; bu, harp vesilesidir, kıyamet vesilesidir böyle biline” diyor. Etrafımızdaki diğer gerillalar sessiz. Ürkütücü bir sessizlik var. Televizyon açık. Spikerler haber sunmaya devam ediyor. Ama sessizlik fırtınasında kaybolup gidiyor sesleri. Onlar konuşuyor, gerilla suskun. Onların sesi gerillanın suskun çığlığında param parça olup kayboluyor. Gerilla suskun. Her şey suskun. Gerillalar hiç bir yere bakmıyorlar. Hepsi başlarını önlerine eğmiş, toprağa bakıyorlar. Suskunca toprakla konuşuyorlar. Toprak, bu sessizlik fırtınasında onları duyan tek yürek gibi duruyor. Onlar toprağın dilini, toprak onların yüreğini anlıyor. Onlar toprağa katmışlar kanlarını, toprağa gömmüşler yüreklerini. Ancak toprak anlıyor onları. Onlar toprağın dili, toprak onların yüreği. Susuyorlar. Toprak suskunluklarını emiyor. Sanki öfkede toprak; kımıldanıyor yerinden, bir kelime çıksa birisinin dudakları arasından, küçücükten mırıldansa biri, patlayacak toprak, ateş düşecek her yere. Onlar toprak… Ama hepimiz ve herkes biliyor ki onlar, daha çok ateşin ve güneşin çocukları. Konuşsalar, toprak ateş kusacak. toprağa gömmüşler öfkede harmanlanmış ateşlerini. Susuyorlar ve toprağa bakıyorlar. Ben de susuyorum. Ve onlara bakıyorum. Yüzleri toprak. Birisi kaldırıp gözlerini bana bakıyor. Gözlerinde ateş var; güneş ateşi, yıldız ateşi. Bu ateş beni korkutmuyor. Huzur buluyorum gözlerinde. Arındırıcıdır ateş; zulme boğulmuş toprağın bağrında. Suskunluk daha büyük bir suskunlukla bozuluyor. Gözleri ateş olan, önce bakıyor sonra olabildiğince düşük bir sesle, adeta mırıldanarak dişlerinin arasından, “Bu kadar onurumuzla, gururumuzla oynanmamalıdır. Biz ateşlerde, kanla yıkadık Kürdün onurunu, gururunu. Oynamasınlar, yakar. Sen gazetecisin, bunu yazmasan neyi yazacaksın? Bütün gazetecilere söyle, yazsınlar. Apê Musa gibi yazsınlar. Varsın vurulsunlar bir kahpe kurşunla. Karadeniz Burhan gibi yazsınlar, Hafız Akdemir gibi yazsınlar. Varsın arkalarından alçakça kurşun yesinler. Yazsınlar. Bahattin Karakütük gibi sürgünlerde, acılarda tükensinler. Yazsınlar ve herkes bilsin: Biz ad koyduk taşa, toprağa. Dağlara kanımızla yazdık. Nöbetindeyiz ömür billah. Bu adı silmek, harp vesilesidir. Bak, mutlaka yaz gazeteci. Bir gazeteci bunu yazmasa, neyi yazar ki? Aynen böyle yaz; ‘dağlar öfkede’, de. ‘Dağlar sabırlı, kan dökülsün istemiyorlar’. Siz barış diyorsunuz, biz daha fazla barış diyoruz. Siz, sabır diyorsunuz; biz Eyüb`ü kıskandırıyoruz. Bizden fedakarlık isteniyor. Tamam; fedakarlık yapalım. Ama şunu da yaz hevalê min: Bunun ötesi bizi de aşar. Ötesi harp vesilesidir. De ki: bir gerilla, bir çok gerilla çok kızmış. Diğer gerillalar sabır gösterebilir belki, daha da fazla fedakarlık yapabilir ama birileri çok kızmış. ‘Tek başımıza savaş çıkarırız, yanımıza alıp bir kaç kızgın yoldaşımızı’ diyor, de. ‘Güneşten ışık aldık’ diyor. Bak, o kadar söyleyecek çok şeyimiz var ki; bir konuşsak bütün televizyonlarınız, gazeteleriniz susar. Susmasınlar: Yazsınlar. Sen gazetecisin, önce gazetecilere söyle: susmasınlar. Söyle onlara; ben Babaoğlu Nazım`ı tanırdım. O genç yaşında Ferhat`ı bilirdim. Varsın, kurşunlar yağsın üzerlerine. Ateşler yağsın. Cesetleri bile bulunmasın. Ki adları olsun. Bunları yazmayan gazeteci sadece ‘gazeteci’ olur, adsız olur. Ad koyanları yazsınlar ki adları olsun. Adları olsun ki kimlikleri olsun. Yaz hevalê gazeteci, hevalê min; bizimkilere de söyle; Burhan olsunlar, Bahattin olsunlar, Hafız olsunlar, Nazım olsunlar, Ferhat olsunlar, adları olsun. Ve söyle, dilleri Kürdi olsun: Apê Musa gibi yazsınlar. Bak, ben kanımla toprağıma ad koydum ve nöbetimdeyim. Onlar da sekiz sütuna manşet yazsınlar adlarını. Apê Musa ad koydu. Unuttular mı? Duydum, bazıları unutmuş. Sen unutma ve hatırlat: Mürekkep yazmasa, kan yazar bu adı; ateş yazar. Onun için sevgili gazeteci, değerli heval, yaz...” diyor. Diğer gerillalar da bırakmışlar televizyon izlemeyi, bizi dinliyorlar. Hepsi susmuş. Yüzlerinde tuhaf bir ifade var. Bir küçük televizyon haberinin insanları bu kadar öfkelendirebileceğini düşünmemiştim. Herkes sessiz bize bakıyor. Ben ne diyeceğimi bilemiyorum.
İçlerinden biri bunları konuşan gerillaya bakıyor, sonra da bana… “Yaw heval” diyor. “Sanki Jêhat arkadaş, Dünya Basın Konseyi Başkanı da bütün gazetecilere talimat verecek ve herkes manşetten bunları yazacak. O zaten yazmak için burada değil mi? Bunları yazmayanlara söylemek lazım bunları” diyor.
Diğeri, “ne yapalım, elimizde şimdilik bir O var. Geçen bahar Kuzey sınırındaydı kampımız. Gelen bir grup yeni savaşçı, yanlarında bizim gazeteyi de getirmişti. Baktım, kızdım doğrusu. Tam sayfa spor, tam sayfa ekonomi, neredeyse magazin ve modaya da sayfa ayıracaklar. Gerilla ile ilgili, dağ ile ilgili neredeyse tek satır yok. Oysa ben de bu basının ilk kuruluşunu bilirim. İlk çıkan haftalık gazetemizi hatırlıyorum. Ceketimin içine saklar, gözümün kestiği herkese oturup dağıtırdım’ diyor. Orada başka birisi araya giriyor, ‘Yeni Ülke’ değil, ‘Ülke’ idi adı’ diyor.
‘Ben de dağıttım, Kızıltepe`de polislerden ne dayaklar yemiştim’ diyor. Diğerleri gülümsüyor. Gerçekten de sohbetlerimiz içinde bir çok gerillanın şu ya da bu biçimde özgür basın çalışmalarına katıldıklarını görüyorum. Konuşan, konuşmasına kaldığı yerden devam ediyor, “Ne yapalım, sesimizi ulaştıramıyoruz. Tutmuşuz heval Jêhat`ı, ona anlatacağız kendimizi. Nasrettin Hoca`nın dediği gibi ‘Duyanlar, duymayanlara söylesin’” diyor. Ortam biraz yumuşuyor. İçlerinden biri, “Hele bizim televizyonu açın” diyor. Kanal değiştiriliyor. Roj TV açılıyor. Haber bülteni başlıyor. Haber sunucusu, “Kürdistan ve dünyadan derlediğimiz haberlerle tekrar karsınızdayız” diyor. Herkes susup televizyonu dinliyor. Kürdistan`dan haberler veriliyor. Önce bir çatışma haberi, ardından HPG açıklaması ve onun ardından serhildan haberleri. Kürtler Kürdistan`da ayakta. Gerilla Kürdistan`dan haberleri dinliyor. “Kuzey Kürdistan`da yine operasyon var” diyor bir gerilla. “Acaba şehit var mı?” diyor. Bu bahar Kuzey`e geçenlerin çoğunu tanıyorlar. Biri şehit düşse, mutlaka biri onu tanıyor. Adını duysalar, kendi kanları akmış gibi sararıyor yüzleri. Bir hüzün, bir öfke kaplıyor yüzlerini. Kürdistan`da yine toprağa karışıyor kanları. Ve bir tepe, bir vadi, bir çeşme ad alıyor. Artık toprağın adı var. Ad konmuştur ve yazılmıştır kanla. Ne kadar silinmek istense, daha fazla kan akar ve daha fazla ad alır toprak. Gerilla, ad koymayı çok seviyor. Her şeye ad koyuyor. Önce kendinden başlıyor. Hiç bir gerillanın adı doğarken aldığı ad değil. Hepsinin adı, gerilla adı. Birisi toprağa düşecek, kanı akacak toprağa, toprağa ad verecek. Yeni bir gerilla gelecek dağa ve ad alacak kendine. Çoğu toprağın adını alıyorlar: Adı Dersim, adı Garzan, adı Amed, adı Cudi, adı Rênas, adı Gabar, adı Serhat, adı Botan, adı Zagros, adı Zilan, adı Beritan, adı Besê, adı Berfin, adı Nergiz, adı Toprak, adı Welat... adı KÛRDÊ, adı KÛRDISTAN. Ad koyuyorlar. Ve nöbet tutuyorlar sabırla, sevgiyle. Toprak öfkesiyle, toprak bilinciyle, toprak sabrıyla, toprak sevgisiyle... Adları Toprak, adları Çiçek, adları Sevgi, adları Hêvî... |