Yabancı Yalnızlık--- YİTİKLİĞİN AĞIDI
Gri Perçemi gözlerine düşmüş bir sabahtan arta kalan günlerin hatırı... Ya beni öyle dikkate alarak karşıla, ya fi tarihinden birine benzet, yada tesadüflerin bir adağı sayarak tanı. İstemlerimizin sınırlarını ihlal ederek varlıklarıyla hayatımızı ete kemiğe kavuşturan tüm sonuçlar gibi beni de bir sonuç say, kaderinin eşiğine kadar yanaşan. Küçük mutluluklarla çizdiğim hayallerimle, sahibi olduğum ve avuntularla günün perdesini çektiğim çocukluğumu ver bana diyorum. Acıdan uyuşmuş bir gülümsemeyle derinden nefes alıp, bom boş bakarak gözlerime, parmağını dudaklarına götürüp bir sus işaretiyle anlatmak istediğin neydi, kalbime kor ateşler salmakla?
Suskunluğum, suskunluğunun yaralı şarkısında üşüyor. Yalanların günahlarından, kimliğimi yedi sırrın düğümüne sarmalayıp kaderinin insafına mülteciyim. Sense bana denizlerin gözyaşlarını veriyorsun, dağların kazınmış çığlıklarını, sense bana duvarlarda yılların manasızca sarnıçlara doluşmasına, solgun renkli bakışlarla yanıtlar bırakıp başkaldıran resimlerin ahını veriyorsun. Sen ki dünya bir yana sen bir yana dediğim yanıtım; yabancı yalnızlıkların adresini tarif ediyorsun suskunun kalbine hançerini saplamamakla. Aslında bende sustum. Bütün yanıtların düğümü suskunluğun kendisindedir. Sus, değmez, işitilmez, anlaşılmazın tekisin. Ve beklide nergislerini bırak aslında çoktan gömdüğün kelimelerinin başucuna ve sonra... arkana bakmadan yürü. Bekli de bile bile hançerini sapla kelimelerinin kalbine diyorsun. Can çekişen eller vardı. Sevgiye dokunmayan kalpler... Hep yalanın ırmaklarından ıslanan dudaklar vardı, bütün ırmakları kirleten. Can çekişen eller...Göz altına alınan arzular...Unutmak mı dır insafsız olan, yürek midir istikrar bayrağını elden düşüren. Tapılan bir sevginin yanı başında zehir zemberek sızılar... Soluğum akşamın ensesinde. Bu şehrin ucubeliğine dualar okuyorum çıplak öfkemle, gazapların hiddeti acısın diye. Ölülerle konuşuyorum, kol kola dolaşarak eskinin doyumsuz labirentlerinde onları ışık belleyerek. Tütsü kokusunda yayılıyorlar bulaştığımız mekânlara. Gövdelerine isimlerimizi kazdığımız boynu bükük ağaçların diplerinde dinlenerek artık tenine kırışıkların düştüğüne ve saçlarının ağardığına inandığımız hayallerimizin gençliğini anlatıyoruz birbirimizin dudaklarından kelimeleri aşırarak. Birbirimize gülüyoruz özlemle koklayarak, bizde hiç eskimemiş şakalarımızla gözlerimizden yaş gelinceye değin. Ve çok güldüğümüzden başımıza bir şey gelecek diye korkuya kapılmadan. Her şeyi kendi ellerimizle kusursuz yarattığımız bir esnada kayboldun. Ürkütücü karanlıkların parmakları dürterek beni kendime çağırır, kendi çağıma. Ardında kuru yapraklar ve gözyaşıyla çiçekleri büyüyen, otları yeşeren toprak, şarkılar kalır. Kalabalıklarda birbirimizin gözlerinde acılarımızı anımsamaktan korktuğumuzdan geçiyoruz, saçları ağaran hayallerimizle birbirimizi tanımamazlığa vurarak. Ensesinden kucağına yağmur doluşan geceleri anımsatıyorlar bana, özlem kokulu selamları... Soluğum kesilinceye değin akıttığım gözyaşlarımı ve kelepçelenmiş çaresizliklerimi. Ve yalnızca bizleri ahlarımızı sarlamayarak bizleri anlayan o işkencelik anları.... Bende hiç büyümedin, yaşlanmayan, uyumayan ölüde saymadım seni. Bulutların beyazı değince sarı ışıklarına güneşin ve gülümseyince o huzur veren renkler dalgınlığımda... yıldızlar damlayınca içime ve fışkırınca bir çocuk sevinciyle sabah, orada buldum seni omzumda hala hissettiğim ellerin hayat derslerini değeri tanımsız armağanlar gibi bırakırdı bana. Öyle düşerdim yollara korkusuz ve minnetsiz. Şimdi senden aldığını seni anmadan tüketen hoyrat ve çirkin çığlık müsveddeleri ruhen ne kadar fukara olduğunu görmeden yalancı ve yabancı yalnızlık rolüyle büyüyor. Sen affeder misin bilmem ama ben içimde bir nefret çiçeğini suluyorum gün ışığıyla her sabah. Ve ne kadar acı dudaklarına götürdüğün parmaklarını seyrederken batıyor günler sonra içimin hıçkırığında üşüyor akşam. Diğer elin hala omzumda.
|
|